20 Eylül 2009 Pazar

Jean-Luc Godard (20.09.2009, Taraf Pazar)


Godard hakkında yazı yazmak onu anlamak kadar zor ve çetrefilli. Jean-Luc Godard bir ikon kırıcıydı. Var olan düzene ki bu o zamanlar hüküm süren sinema düzeniydi karşı çıktı. Basmakalıp olan her şeye karşıydı. Süregelen kuralları hiçe saydı, kendi düşüncelerini, kimi zaman pratiklerini kural yaptı. Bu anlamda bir anarşistti Jean-Luc Godard. Yapmak istediği şey çok basitti, iyi film yapmak istiyordu. Ama bunu o hep anlatılan o zamanda dahi klasikleşmiş yöntemleri takip ederek yapmadı, kendininkileri yarattı ve onları kullandı. Peşinden gelenler de bu yöntemleri kural kabul etti böylece sinema yükseldi, yüceldi.
Kendi gibi ikon kırıcı olan fikir arkadaşları, aynı zamanda Cahiers du Cinema’nın sivri kalemleri François Truffaut, Jacques Rivette, Eric Rohmer ve Claude Chabrol ile birlikte bu yıl 50. yaşını kutlayan Yeni Dalga akımının temsilcilerinden biri oldu. Bu beşli her ne kadar kimi zaman farklı yollarda ilerleseler de hedefleri aynıydı; Tüm dünyaya herkesin film yönetebileceğini göstermek! 1950’li yılların sonunda eşzamanlı çektikleri filmlerle bunu herkese göstermek istediler, göstermekle de kalmayıp kanıtladırlar. Sinema tarihçisi James Monaco’nun deyimiyle “sinema tarihinin belki de en büyük estetik kopuşu” başta Godard olmak üzere tüm Yeni Dalgacılar sayesinde ve onlar tarafından gerçekleşti.
Nasıl mı yaptılar bunu? Öncelikle kapalı mekânlarda kurulan setlerden dışarı attılar kendilerini. Stüdyonun suni ışıklarına huzur veren ılık Paris güneşini tercih ettiler. Yeni yeni gelişen sinema teknolojisinin nimetlerinde faydalanmaktan da geri durmadılar; daha önceleri yalnızca belgesel çekimlerinde kullanılan taşınabilir ve eskilerine nazaran daha hafif kameralar ile aydınlatma araçlarını kullandılar film çekerken. Özgürdü onlar, filmleri kadar özgür! Modası geçmiş soyutlama ve avangard anlayışını tamamen farklı bir düzleme taşıdırlar ve sonra kendi sinema yıldızlarını yarattılar. Dönemin popüler sinema yıldızları yerine kendi yarattıkları yıldızlara rol verdiler filmlerinde. Ve bu yıldızları da yakın çevrelerinden seçtiler. Kimisinin en yakın arkadaşı, kimisinin karısı, kimisinin de sevgilisiydi filmin başrolündeki.
Godard’ın olmazsa olmazı güzeller güzeli eşi Anna Karina’ydı örneğin. Kışkırtıcı ama aynı zamanda masum esmer Karina, o yıllarda büyük aşk yaşadığı Godard’ın Küçük Asker/Le Petit Soldat (1960), Kadın Kadındır/ Une Femme Est Une Femme (1961) Hayatını Yaşamak/Vivre sa vie (1962) filmlerinde rol aldı ve bu filmlerin her birinin birer klasik olmasına katkıda bulundu. Godard filmlerinin bir diğer üyesi de Jean-Paul Belmondo’ydu. Yeni Dalga deyince ilk akla gelen efsanelerinden biri olan İtalyan asıllı Fransız oyuncu Jean-Paul Belmondo da tıpkı Anna Karina gibi Godard filmleriyle sinemaseverlerinin gönüllerinde yer etmiş yıldızlardan biridir. Başta Serseri Aşıklar/À bout de souffle (1960), Çılgın Pierrot/Pierrot le fou (1965) olmak üzere birçok Godard filminde rol alan Belmondo, adını Yeni Dalga akımı ile duyuran sinemanın yaşayan efsanelerinden biridir.
SAGA FİLMDEN BAYRAM HEDİYESİ
Sonunda beklenen oldu ve sinemanın en büyük ustalarından Godard’ın tarihe geçmiş üç filmi Çılgın Pierrot, Kadın Kadındır ve Alfa Kenti’ni içeren ‘box-set’ raflardaki yerini aldı. ‘Sinemaya tutkunum’ diyenlerin arşivinin bir parçası olması gereken bu filmler Saga Film etiketiyle yayınlandı.
KADIN KADINDIR
Paris’teki bir kulüpte gündüzleri striptiz dansçısı olarak çalışan Angela (Anna Karina), aynı evi paylaştığı Émile Récamier'e (Jean-Claude Brialy) aşıktır ve ısrarla ondan bir bebek yapmak istediğini söyler. Ancak kendisine karşı pek fazla ilgili gözükmeyen Émile böyler bir ilişki için pek istekli görünmez. Çevresindekiler Angela'ya Madam Récamier diye hitap etse de Émile angela ile evlenmek konusunda olumlu düşünmemektedir. Ayrıca ikili bebek meselesi yüzünden sürekli kavga eder. Bu aşkın üçüncü kişisi olan ortak arkadaşları Alfred (Jean-Paul Belmondo) Angela'ya aşıktır ve sürekli olarak ona kur yapar. Émile'den umduğunu bulamayan Angela Alfred'le yatar ancak dayanamayıp tekrar Émile'e döner. Birbirleri olmadan yapamayacaklarını anlatan Angela ve Emile, bebek yapmaya karar verirler.
1960’lı yılların en başarılı aşk hikâyesinden biri olan bu filmin ilginç mizansenlerden biri, çiftin birbirlerine küsüp konuşmadıkları bir anda evdeki kitaplıktan aldıkları birkaç kitabın başlıklarından seçtikleri sözcükleri göstererek birbirlerine laf çaktırmalarıdır.
Filmin final sahnesi de en az film kadar etkileyicidir; Charles Aznavour’un etkileyici şarkısı Tu te laisse aller’in hemen ardından başlayan sahnede Emile yatakta sereserpe yatan Angela’ya döner ve şöyle der: “Angela sen iğrenç birisin”. Bunun üzerine Angela’nın verdiği cevap hayli düşündürücüdür: “Hayır,” der Angela “Ben iğrenç değilim. Ben bir kadınım…”
Bana kalırsa bu film, Godard’ın cesaretinin bir örneğidir. Ancak 1970’lerde yaygın olacak bir yaşam tarzını, bu filmle 10 yıl öncesinden haber veren Godard, aşkın ve çelişkinin gündelik yaşamın dokusunun bir parçası olduğunu anlatır bize.
Müzikal türünün içinde geçen bu etkili aşk filmi hakkında Godard, “filmin müzikal bir film olmadığını ancak bir müzikal düşüncesi olduğunu” söylüyor: “…Ben bu temayı Yeni-Gerçekçi bir müzikalin çerçevesi içinde tasarladım. Tam bir çelişki, ama filmde beni ilgilendiren tam da budur. Bu bir hata olabilir, ama çekici bir hatadır ve bu da dünyadaki en doğal şey olduğu halde absürd bir tarzda bebek isteyen bir kadınla ilgili olan temaya uyar.”
ÇILGIN PIERROT
ABD’li cinayet ve macera romanları yazarı Lionel White’ın Obsession adlı romanından uyarlanan Çılgın Pierrot/Pierrot la fou, gösterime girdiği 1965’te Venedik Film Festivali’nden Altın Aslan ödülü ile ayrılmış, başrol oyuncusu Jean-Paul Belmondo ise filmdeki Ferdinand Griffon rolüyle BAFTA ödülüne aday gösterilmiştir. Godard’ın onuncu filmi olan Çılgın Pierrot’nun Paris’ten Fransa’nın güneyine doğru kaçan iki sevgilinin trajik hikâyesini konu alır.
Ferdinand Griffon (Jean-Paul Belmondo),kötü giden bir evliliği olan ve işini henüz kaybetmiş mutsuz bir adamdır. Paris’te katıldığı bir parti sonrası Ferdinand, karısı ve çocuklarını terk ederek eski sevgilisi ve çocuklarının bakıcısı olan Marianne Renoir ile kaçar. İkili Marianne’in evine girdiklerinde dehşet verici bir manzara ile karşılaşırlar; onları bir ceset beklemektedir. Ferdinand’ın, Cezayir'li birtakım gansterlerin Marianne'ın peşinde olduğunu anlaması uzun sürmeyecektir. Ölen adamın arabasını alarak Paris'i terk eden ikili, suç ve heyecan dolu yolculuk sonrası Fransız Rivierası’na ulaşırlar. Filmin ismi, Marianne’in yol boyunca Ferdinand'ı kızdırmak pahasına ona hep "Pierrot" adıyla hitap etmesinden gelmektedir. Bu sırada Ferdinand Marianne 'nın kendisini içine sürüklediği macerayı anlamaz veya anlamak istemez. Sürekli kitap okuyan, günlük tutan çılgın aşık Ferdinand’tan sıkılan Marianne aşkı için her şeyini geride bırakan sevgilisini terk ederek daha önce kendisinden erkek kardeşi olarak söz ettiği erkek arkadaşı ile kaçar. Onları bulan Ferdinand iki sevgiliyi vurur sonra da vücuduna sardığı dinamit lokumlarını patlatarak intihar eder.
Diğer birçok Godard filmi gibi Çılgın Pierrot’da oyuncular, ‘oyuncu kameraya bakmamalı’ kuralını hiçe sayarak defalarca kameraya bakarlar. Bunun yanı sıra filmin farklı kurgu yapısı oldukça belirgin olan Godard imzasını gözler önüne serer; Pierrot’nun partideki kadının yüzüne pasta fırlatma sahnesi ve hemen peşinden bir anda görünen havai fişek sahnesi buna bir örnektir. Filmde yer alan parlak mavi, kırmızı ve sarı renkler de 1950’lerde başlayan ve 1960’larda milyonları peşinden sürükleyen bir akım haline gelen Pop Art kültürünü hatırlatan öğeleridir. Godard, 1965’te verdiği bir röportajında filmle ilgili şunları söyler: “…bu tamamen spontan bir filmdir. Çekimler başlamadan önceki iki günde kaygılıydım. Elimde hiçbir şey yoktu, hiçbir şey. Ah, evet Obsession adında bir kitabım vardı ve belirli sayıda mekânım. Ama en baştan filmin deniz kıyısında geçeceğini biliyordum.”
ALPHAVILLE
Ustanın bilim-kurgu ve film noir (kara film) tarzlarını bir araya getirdiği Alphaville’in çekimleri, 1965 yılının kış aylarında Paris’in gri ve soğuk sokaklarında gerçekleştirildi. Çılgın Pierrot’nun çekimlerinden beş ay önce tamamlanan film, Lemmy Caution (Eddie Constantine) adındaki özel dedektifin tuhaf bir şehir olan Alphaville’deki hikâyesini anlatır. Caution’ı daha önce hiç bilmediği bu şehre sürükleyen birkaç neden vardır. Gizemli şehir Alphaville’in kurucusu Profesör Van Braun’u öldürmek isteyen Caution, bir yandan da şehri yönetem süper bilgisayar Alpha-60’ı da yok etmek amacındadır. Alphaville’in kendi dünyasından çok farklı bir dünya olduğunu anlayan Caution’ın, insanların beynindeki tüm duyguların silinerek aşkın lağvedildiği, duyguların ölümle cezalandırıldığı bu şehirdeki tek yardımcısı Van Braun’un kızı Natasha’dır (Anna Karina). Caution, aşkın ne demek olduğunu dahi bilmeyen güzel Natasha’ya âşık olacaktır. Natasha sayesinde Alpha-60’ın idare merkezine kadar ulaşan Caution, Van Braun’un asıl amacının tüm dünyayı fethetmek olduğunu anlayınca dehşete kapılır.
Cocteau’nun sinemasal şiir olarak da tanımlanabilecek 1950 yapımı Orphée’sine birçok açıdan paralellik gösterir Alphaville; Leammy Caution, Natasha’yı tıpkı Orpheus’un Eur ydice’i çıkardığı gibi karanlık kentin dışına çıkarır, her iki filmin başkahramanları bir adamın peşindedir, Orphée Cégeste’yi bulmaya çalışırken Caution Harry Dickonson’ın izini sürer. Ve Truffaut’nun bir ay sonra çekeceği Fahrenheit 451 gibi Alphaville de asıl korkunç olanın gelecek değil içinde yaşadığımız şimdiki zamanın olduğunu anlamamızı sağlar.

Sanatın başkenti Londra (Taraf Pazar, 13.09.2009)


“Ne kadar masalsı, özgür ve değişken görünseler de, sonunda Londra Limanı’nda demir atmayan hemen hemen hiçbir gemi yoktur denizlerde” diye başlıyor söze Virginia Woolf, Londra rıhtımlarını anlatırken. Şehir merkezinin dışında olan devasa limanın ne kadar itici olduğundan bahseder, yan yana dizilmiş, depoların, buharlı yük gemilerinin, vinçlerin “yapış yapış çamur olmuş zemin üzerinde sıkış sıkış” durduklarından bahseder ve bu görüntüyü ‘dünyanın en iç karartıcı görüntüsü’ olarak tanımlar. Thames nehri boyunca ilerledikçe o hırpani yıkık dökük görüntü yerini bir anda uçsuz bucaksız bir ihtişama bırakır. Yapılar eskidir, yıpranmışlardır ancak bu eskilik hali onlara ayrı bir anlam katar. Yaşanmışlıklar, acılar, savaşlar, salgın hastalıklar, yangınlar hele hele o yangınlar gözlerimizin önünde belirir bir anda. Bu sırada Londra üstten bakan, küstah edasıyla sizleri bekliyordur. Çekicidir, çekici olduğu kadar da asildir. Soğuktur Londra, bakışları soğuktur ama yine de kendine çeker sizi, âşık eder ve bir daha kurtulamazsınız ondan. Ondan ayrıldığınız gün dahi aklınızdadır ve hep orada kalacaktır.
Bir zamanların güneş batmayan imparatorluğunun güneşe hasret başkenti Londra, sanat, moda, ihtişam ve toleransın da başkentidir.
Londra sanatın başkentidir, zira dünyanın en etkileyici tiyatrolarına ve sanat galerine ev sahipliği yapmaktadır. Çoğu için Londra’yı cazip kılan tiyatrodur. 1963’ten bu yana şehrin dört bir yanına serpiştirilmiş irili ufaklı 43 adet salonda sahnelenen yüzlerce müzikal ve tiyatro gösterisine ev sahipliği yapan National Theatre, yıllık 54 milyon sterlinlik cirosuyla Londralıların kalıtımsallaşmış sanat geleneğinin bir kanıtıdır. Şehirde faaliyet gösteren iki özel tiyatro, Royal Shakespeare Company ve Shakespeare’s Globe Theatre da gerek Shakespeare’in gerekse diğer ustaların eserleri tiyatroseverlerle buluşturulur. Operaseverler için de birçok farklı seçenek barındırır Londra. Örneğin yalnızca İngilizce eserlerin sahnelendiği English National Opera ve Royal Opera House bu seçeneklerin sahnelendiği yerlerdir. Royal Opera House ayrıca baleye de ev sahipliği yaparken klasik müzik konserleri şehrin merkezindeki parkların yanı sıra meşhur Royal Albert Hall’da da Londralılara müzik ziyafeti sunmaya devam eder tüm yıl boyunca.
Müzeler ve sanat galerilerine gelince...Dünyanın dört bir yanından tarihi eserleri kendi bünyesine toplamayı başarmış, hatta bu özelliği ile ziyaretçilerini haset içinde bırakan British Museum’un yanı sıra, dünyanın sayılı bilim müzeleri arasında gösterilen Natural History Museum ve Science Museum Londra deyince ilk akla gelen müzelerdir. Dünyanın en büyük dekoratif sanatlar ve tasarım müzesi olan Victoria and Albert Museum, popüler kültürün gücünün en gerçek örneği olan Madam Tussauds müze cenneti Londra’nın en çok ziyaret edilen müzeleri arasında gösterilir. Sanat galerileri konusunda da Londra oldukça zengin bir şehirdir. Kentteki gerek çağdaş gerekse klasik sanatlara ait örnekler sunan belli başlı sanat galerileri arasında dünyaca ünlü National Gallery ve kardeş kurumlar Tate Britain ile Tate Modern sayılabilir. 1824’te kurulan National Gallery, 13. yüzyıl ile 19. yüzyıl arasında tamamlanan 2 bin 300 esere ev sahipliği yapar. Şehrin merkezi olan Trafalgar Square’de yer alan National Gallery bir bakıma Paris’teki Louvre ve Madrid’teki Museo del Prado’nun Britanya’daki karşılığı niteliğindedir. Kentin güneyinde yer alan Saatchi Gallery ise çağdaş sanatın en çarpıcı örneklerini sanatseverlerle buluşturur. Galeri’de çoğunlukla Britanya’nın marjinal sanatçıları Damien Hirst ve Tracey Emin’in başını çektiği Young British Artist olarak bilinen grubun eserleri sergilenir.
Londra toleransın başkentidir. Dünyanın dört bir yanından insanlar, Araplar, Afrikalılar, Çinliler, Hintliler Tayvanlılar ve Tayvanlılar gibi binlerce insan kendi dillerinden ve kültürlerinden kopmadan ama beraber yaşamanın sınırlarını da bilerek hayatlarına devam ederler. Londra sokaklarında gezerken ana vatanının Britanya olmadığına bahse girebileceğiniz binlerce farklı yüzle karşılaşırsınız. Ancak hepsi Londralıdır işte ve burada yaşamaktan memnun oldukları her hallerinden bellidir.
Londra zarafetin başkentidir. Soğuk ve mesafeli olarak bilinen ki bu bir gerçektir, İngilizler gibi Londralılar da sosyal ilişkilerinde oldukça kibardır. Otobüsten inerken şoföre teşekkür eden insanları sanırım sadece bu ülkede görebilirsiniz ya da sırayı hiçe sayarak o meşhur kırmızı iki katlı otobüse binmek için çabalayan bir insana bu ülkede rastlamanız oldukça zordur. İngilizlerin her cümlenin başında ya da sonunda ‘teşekkür ederim’ ve ‘lütfen’ kelimelerini sarf etmeleri kimilerine göre aşırı gelse de buna zamanla alışırsınız.
Ayrıca Londra, New York, Paris ve Milano gibi modanın başkentidir. Dünyanın dört bir yanından modacılar her yıl düzenlenen Londra Moda Haftası’nda tasarımlarını sergilemek için tüm yıl ter dökerler. Londra Moda Haftası’nda yer almak bir saygınlık ibaresidir.

HUZUR VEREN PARKLAR
Okuduğum bir kitapta “Londra’yı gezerken acele etmenize gerek yoktur çünkü şehrin tümünü keşfetmeniz imkânsızdır” yazıyordu. Bu cümlede ne demek istendiğini Londra’ya gidince daha iyi anlarsınız. Turistlerin ilgisini çeken, ve kartpostallardan gayet iyi bildiğiniz saat kulesi Big Ben, hemen yanındaki Parlemento Binası, Thames nehri kıyısındaki dönme dolap London Eye’ı gezip hemen ardından aslında çok da uzakta olmayan, açılır kapanır köprü Tower Bridge’e gitmeniz nereden baksanız bir gününüzü alacaktır. İlla ki turistik bir tur atacağım diyenler buralarda zaman kaybedebilirler ancak Londra havasını solumak isteyenler, o kocaman caddelerden kurtulup sokak aralarına dalmalılar. Asıl Londra birbirinden enfes biraların içildiği, uzun uzun sohbetlerin yapıldığı publarda, caddenin keşmekeşinden uzak, dingin sokaklarda ve hemen hemen her adım başında karşınıza çıkan yemyeşil çimlerle örtülü parklardadır. Hepsi kraliçenin özel mülkü olan bu parkların kuşkusuz en ünlüsü olan Hyde Park’in yapay ama huzuru temsil eden gölü Serpentine’de bir tekne turu yapmadan dönerseniz Londra turunuz eksik kalır. J. M. Barrie’nin gölün tam ortasındaki Kayıp Gençlerin Adası olarak hayal ettiği adacık ve nehrin öte yanındaki Peter Pan’ın heykeli bu eşsiz gezintide size eşlik eder. 249 hektarlık alanı kaplayan Hyde Park’ın başka bir özelliği de parkın Marble Arch köşesinde yer alan Speaker’s Corner’ıdır. Speaker’s Corner adından da anlaşılacağı gibi çok eski yıllardan beri konuşacak bir şeyleri olan insanların her Pazar sabahı gelip burada toplanan kalabalık karşısında kendilerini ifade ettikleri yerdir.
Londra’nın bir başka parkı ise St. James Parkı’dır. Britanya’nın en eski parkı olan St. James’in hikâyesi de oldukça ilginç: Kral II. Charles, Fransa’da sürgündeyken hayran kaldığı bahçelerin bir benzerini ülkesinde de görmek ister. Bunun için de sarayın hemen yanı başında bulunan ve o yıllarda cüzamlı hastalara hizmet veren bir bakımevi olan alanı seçer. Bakımevini yıktırır ve yerine bu zarif parkı yaptırır.
PICCADILLY’DEN SOHO’YA
Londra’da mutlaka gece gezilmesi gereken bir mekân varsa orası Piccadilly Circus’tır. Neon ışıklarının himayesinde bulunan cadde New York’un ünlü Times meydanına nazire yaparcasına Londralıları ve Londra’yı ziyarete gelen turistleri kendine çeker. Meydanın simgesi olan Eros heykeli Londra fotoğrafları albümlerinin olmazsa olmazıdır. Bu heykel, II. Dünya Savaşı sırasında Surrey’e götürülmüş, 1963’te yeniden eski yerine dikilmiştir. Piccadilly’deki yoğunluk Leicester’da nasıl bir kalabalıkla karşılaşacağınız hakkında ipucu verir. Bir başka merkez olan Leicester Square West End tiyatrolarının bir araya toplandığı ve tiyatro biletlerinin yarı fiyatına satıldığı gişeleriyle ünlüdür. Sokak sanatçılarıyla ünlü bu mekân özellikle gençlerin uğrak yerleri arasında sayılabilir.
Londra’nın en kozmopolit semtlerinden biri de Soho’dur. Bir zamanlar fahişeler ve seks dükkânlarının merkezi olan Soho şimdilerde değişen çehresiyle turistlerin olmasa da Londralıların sıklıkla ziyaret ettiği bir yerdir. Avrupa’nın çeşitli yerlerinden göç eden göçmenlerin yerleştiği bu semt, son olarak Çinli göçmenlerin yerleşmesiyle kültürlerin kaynaştığı bir yer olmuştur. Soho, komşu semti Covent Garden ile birlikte bir zamanlar Londra’nın en tehlikeli semtleri arasında gösterilirmiş. Manastır anlamına gelen Covent Garden, keşişlerin sorumluluğu altıda bir bölgeyken 17. yüzyılda yazarların ve sanatçıların sıklıkla uğradığı pub ve cafeleriyle bohem bir kimliğe bürünür. Şimdilerde semtin tam ortasında yer alan pazar yeri ise 19. yüzyılın en işlek ticaret merkezleri arasında gösterilirdi.
Londra bir solukta gezilip anlatabilecek bir şehir değil. 1665’te 110 bin Londralının ölümüne neden olan veba salgını ve ertesi yıl şehrin yüzde 80’ini küle çeviren yangın felaketi şehrin ortaçağ ruhunu yerle bir etse de cazibesini yok etmeyi başaramamış, bunu dünyanın en pahalı şehirlerinden biri olan Londra’yı gezerken daha iyi anlıyoruz. Yılda yaklaşık 10 milyon kişinin ziyaret ettiği bu şehir, hava kirliliğine, tıkalı trafiğine ve hatta uluslar arası keşmekeşliğine rağmen bizi ve yılda 10 milyondan fazla insanı kendine çekmeye devam ediyor. Uzun yıllar da devam edecek gibi görünüyor.

17 Eylül 2009 Perşembe

Kendinizi bulacağınız bir sergi Taraf Gazetesi Etraf dergisi; 18.09.2009)


BERFİN VARIŞLI
Sanat, nihayet uzun süren yaz uykusundan uyandı. Sinema salonları peşi sıra gösterime giren filmlerle şenlendi, tiyatrolar sahnelenecek oyunlarına konsantre oldu, galeriler birbirinden ilginç sergilerle kapılarını aralamaya başladı. Türkiye’nin en önemli sanat galerilerinden biri olan Milli Reasürans Sanat Galerisi de boş durmadı, yurt içi ve yurt dışında yaptığı başarılı çalışmalarıyla göğsümüzü kabartan Gül Ilgaz’ın ilk kişisel sergisi ile bu sezona merhaba dedi.
Avrupa’nın çeşitli sergilerinin yanı sıra 2003 yılında 50. Uluslararası Venedik Bienali’nde gerçekleştirilen “In Limbo” sergisinde eserleri yer alan Gül Ilgaz, 3 ekime kadar ziyaret edilebilecek olan Parçalı Bulutlu adlı sergisinde son 10 yıldır devam ettirdiği geleneği bozmayarak ancak genişletip geliştirerek aile ilişkilerini irdelemeye devam ediyor. Yapıtlarında kendi yaşanmışlıklarına yer veren Ilgaz, kendi deneyimlerinden çıkanların da izleyici ile belli bir ortak paydada buluşabiliyor olmasının onu motive eden etkenlerden biri olduğunu söylüyor.
Uçsuz bucaksız deniz, bembeyaz bulutlar, geçmişten kalan, yaşanmışlıklara şahitlik ettiği besbelli, yıpranmış kumaşlar bu sergide ilk göze çarpan nesneler. Çalışmalar, bir yandan uçsuz bucaksız özgürlük duygusuyla şımartırken bizi diğer taraftan da çaresizlik, keder, yalnızlık ve imkânsızlık duygularıyla kendimizi kapana sıkışmış gibi hissetmemizi sağlıyor, çırpındırıyor bizi. Sergiyi gezerken bir an durup çalışmalarda yer alan her bir nesnenin anlamını sorguladığımızı fark ediyoruz.
Bir anlamda hayatın şiirini yazıyor Ilgaz, çok iyi tanıdığımızı sandığımız ama hiç tanımadığımız ‘bizi’ anlatıyor bize, ‘ucunu açık bıraktığı’ ve herkesin kendi payına bir şeyler çıkardığı eserleriyle. Zaman zaman hepimizin yaşadığı iç karmaşayı anlattığı eserlerinde Batı sanatından esintiler de var, Türk minyatür sanatının incelikleri de…Her ikisini başarıyla harmanlıyor.
Yaşadığımız dünya parçalı bulutlu, buna kimsenin söyleyecek bir sözü olduğunu sanmıyorum ve Gül Ilgaz bunu bir kez daha bu sergi ile ispatlıyor.

Öncelikle neden “Parçalı Bulutlu”?
Kişisel bir sergi yapma düşüncesi doğduğunda, geçmiş işlerimi gözden geçirdim. Şimdiye kadar yapmış olduğum çalışmalarımın çoğunda bulut imgesinin sıkça kullanılmış olduğunu gördüm. Bulutlu gökyüzü üzerine düşündüğümde, “ Parçalı-Bulutlu” bu serginin başlığı olarak netleşti. Çünkü hayata dair bir sergi olacaktı bu sergi ve hayat-hayatımız parçalı bulutluydu. Yani zaman zaman güneşli, zaman zaman da bulutlu… Ayrıca biçim olarak çalışmalarım farklı parçaların bir araya gelmesinden oluşuyordu yani parçalıydı.

Serginin ana fikri nedir? Neyi anlatmak istiyorsunuz bu sergide?
Serginin ana fikri izleyenlerle tamamlanacak; her izleyici kendi fikrini çıkaracak bu sergiden. Benim ucunu açık bıraktıklarımı kendi yaşantılarıyla tamamlayacak.

Çarşaf Katlama ve Solo adlı çalışmalarınızın arasındaki ilişkiyi anlatabilir misiniz?
Çarşaf katlama gündelik hayatımızda ait, sade, basit bir oyun gibi… Genellikle anne-kız yapılan bir ev işi. Karşılıklı bir itiş kakış gibi görünmekle birlikte, bir güven ve işbirliği ilişkisi. Tıpkı anne-kız ilişkisinde olduğu gibi. Solo’da ise; bu işi tek başına yapmaya kalkışanı yani yapamayanı görüyoruz. Kızı veya annesi yanında olmayanı anlatmaya çalışan bir çalışma. Dolayısı ile ikisi tek bir iş olarak da görülebilir.

Kucak çalışmanız hayli ilginç. Bu çalışmadan da bahseder misiniz bize? Burada anlatılan tema özgürlük mü?
Kucak; hem fırlatma, özgürlüğe bırakma hem de bundan duyulan kaygı gibi… Bu kaygı özgürlüğe bıraktığımız kişinin, o ihtiyaç duyduğunda yanında olamayacağımız, artık onu kucaklayamayacağımız ve tutamayacağımız kaygısı.

Sergideki belki de en ilginç eserlerden biri otoportrenizi Atena’nın Bergama Tapınağı’nın duvarındaki rölyefin duvarına eklemlediğiniz çalışmanız. Burada kendinizi dişi bir savaşçı olarak betimliyorsunuz. Bu savaş kime, neye karşı?
Bu savaş olmaktan çok bir mücadele. Hepimiz hatta tüm canlılar doğduğumuz andan itibaren hayatta kalma mücadelesine başlıyoruz ve bu mücadele hayat boyu sürüyor. Mücadele ettiğimiz şeyler;aynı zamanda bizi yapan, oluşturan unsurlar.Ailemize,okuduğumuz okullara,kurumlara, bize empoze edilen şeylere;belki de kısaca bizi biz olarak var olmaktan alıkoyan her şeye karşı olan mücadelemiz.

Bundan sonraki çalışmalarınızla ilgili ipuçları verebilir misiniz?
Bundan sonraki çalışmalarımda fotoğrafı daha çok nesnelerle bir arada kullanmayı düşünüyorum. Ama bu işler pek önceden tasarlamaya gelmiyor.

28 Ağustos 2009 Cuma

YAKINLIK'a dair...(Mustafa Ulusoy söyleşisi Taraf Pazar, 09.08.09)




Sessiz sedasız işini yapanlardan Mustafa Ulusoy, hem de layıkıyla yapanlardan… Şimdiye dek Nietzsche ve Babaannem, Yakınlık, Ay Terapisi ve İnsanın Temel Acıları üçlemesinin iki kitabı Aynalar Koridorunda Aşk ile Giderken Bana Bir Şeyler Söyle adlı iki romanı kaleme aldı. Kitapları elden ele dolaşırken o mesleği olan psikiyatristliğe ve bir yandan da televizyondaki sinema programına devam ediyor, sanki bu kitapları hiç o yazmamış gibi… Bizce yazılarını bu meslekte yaşadığı deneyimlerle besledi. İyi ki de yaptı, iyi ki de yazdı Ulusoy. Yazarla haziran ayında dördüncü kez okurlarıyla buluşan Yakınlık adlı deneme kitabı üzerine konuştuk…
Yakınlık‘ın sayfalarını karıştırırken Mustafa Ulusoy’a ait bir günlüğü okuyor gibi hissettim. Yazılanların hepsi yaşanmışlıklarınızla dolu sanki… Yanılıyor muyum?
Yaşadıklarımız, duygusal ve düşünsel boyutlarıyla belleğimize nakşolarak içimize dolar. Bu, muhteşem bir şeydir. Böylece çoğalırız. Yazmaya başlayınca, bellek kıpırdanmaya başlar. İçerde sıkışıp kalmış, yaşantılar yeniden gün yüzüne çıkmak, bir başka biçimde yeniden varoluş sahnesinde olmak ister. Bu sadece yazmaya özgü değildir elbet. Her türlü uğraşının içine geçmiş yaşantılar şu veya bu şekilde sızar. Hiçbir şey yok olmak istemez çünkü. Tüm varoluş, sonsuzluğun peşindedir. Sonsuzluk da varoluşun. O da bizi hiç bırakmaz. Elimizden tutar. Bizeyardım eder.Yazarken bellekteki yaşantılar yeniden yoruma tâbi tutulur, yeniden hikâyeleştirilir. Yazıya dökülmüş bu hikâye, yeni haliyle yeniden belleğe kodlanır. Bu böyle devam eder, ölene dek. Yazdıklarımız, yaşadıklarımızdan kurtulamaz yani.
”Bu dünya sonsuz değildir. Sadece sonsuzluğun kazanıldığı yerdir” diyorsunuz yakınlık kavramını açıklarken. Bunu biraz daha açar mısınız?Bu dünyanın insana yetmeyeceğine inanıyorum. Beklentilerimiz, ihtiyaçlarımız, arzularımız, sevgilerimiz, ilişkilerimiz, aşklarımız, bağlılıklarımız dünyanın ötesine uzanır. Sonsuzluğa uzanır. İnsan olarak müthiş bir potansiyelimiz var, sonsuz bir potansiyel bu. İçten içe çok iyi biliriz ki, burası sadece bir uğrak yeri. Bu dünyayı sanki sonsuz bir yermiş gibi vehmetmeye başladığımızda bu sonsuz potansiyeli de dar ve sıkışık bu dünyaya hapsetmiş oluyoruz. Dünya bir hücreye dönüşüyor. Keşke bakışımızı bu dünyadan taşan bir sonsuzluğa çevirebilsek demek istemiştim.
Kitabın bir bölümünde “narsist bir kişiliğe sahip olan” çağdaşlık ve moderniteyi özdeşleştirmişssiniz ve “postmodernite modernitenin depresyona girmiş halidir” demişsiniz. Moderniteyi ve postmoderniteyi bu şekilde tanımlamanızın tepki çekeceğini düşünüyor musunuz?
Tepki çekeceğini düşünmedim. Modernitenin narsistik bir özden teşekkül ettiği veya narsist bir organizasyon olduğu, çoğu sosyal bilimcinin hemfikir olduğu bir husus. Postmoderniteyi depresif bir durum olarak görmek de umut vaat ediyor. Çünkü narsistik kişiliğin ancak depresyonda iken içgörü kazanması ve değişim arzusu duymasının mümkün olduğu psikiyatristlerce genel kabul gören bir görüştür. Depresyonda olmak kötü değil, aksine olumlu yönde değişim için zorlayıcı, tetikleyici bir etkiye haizdir yani.İnsanlık bu depresyondan nasıl kurtulur?Narsistik, büyüklenmeci taraflarımızı varoluşsal bir acizliğin kabülü ile iyileştirmek bana önemli bir çıkış yolu olarak görünüyor.Varoluşsal acizliğimizi sık sık kişilik yetersizliği veya acizliği ile karıştırıyoruz. Bir insanın eliyle bir vuruşta duvarı yıkamaması onun varoluşsal acizliğini gösterir, kişilik zayıflığını değil. Kişiliklerimiz ne kadar güçlü olursa olsun, biz varoluşsal anlamda zayıf varlıklarız. Narsistik kültür varoluşsal zayıflığımızı, acizliğimizi kabul etmemizi zorlaştırdı. Zayıflık ve acizliği toptan olumsuzladı çünkü. Varoluşsal zayıflığımızla savaşmaya itti bizi ve bizi daha çok hastalandırdı. Aslında ontolojik düzeyde zayıflığımızı kabul etmemiz kişiliğimizi daha da güçlendirir.
Kitabınızda içinde yaşadığımız çağı “narsistik arzu çağı” olarak açıklıyorsunuz. Neden?
İnsan varoluşsal acizliğini ve zayıflığı inkâr ederek kendini yüceltmiştir. Mutlak Olan’dan koparıp yücelttiğimizde kendimizi sakatlarız. Kendimizi gerçeğin kendisi sandığımızda ne kendimizin ne de başkasının hakikatini görebiliriz. Bu çağ bizi kendimizi tanrılaştırmaya teşvik eden bir çağdır ve bu yüzden narsistiktir. Kendini yücelten insan; elinde avucunda olan biricik arzularını da yüceltir. Yani tanrılaştırılan ikinci husus arzuların doyumudur. Postmodern çağ, nihilizmin en son durağıdır. Nihilizmin son durağı da arzuların doyumudur. Nihilizm her şeyi hiçleştirebilir ama arzuların doyumunu asla. Tersine, arzuların doyumunu tanrısallaştırır. Hiçbir nihilistin bir lokma bir hırka hayat sürdüğünü görmedim. Bu yüzden, bu çağı hem narsistik hem de arzu çağı olarak tanımlamak uygun görünüyor.
Kahkaha davranışını anlattığınız bölümde şunları söylüyorsunuz: “Kahkaha ani bir üstünlük duygusunun dile getirilmesidir. Yutma organı olan boğazdan çıkarılan kahkaha sesi, bu özelliğiyle bize bir ipucu verir. Yutulmak istenen aslında öteki insandır. Ya da ötekinin çaresizliği.” Bu çok olumsuz bir bakış açısı değil mi?
İnsan insanın ya yurdudur ya da kurdu. Burada kahkahanın bir üstünlük aracı olarak kullanması anlamını kastettim. Adamın elinde silah vardır. Düşmanını yakalar, ayağı ile itekler, karşısındakinin aciz durumda olmasından narsistik bir haz alarak kahkaha atar. Kahkaha burada, karşıdakinin acziyetinin, kendinin de gücünün simgesidir. Halbuki adamın gücü vehmidir. Güçlü olan, adamın kendisi değil silahıdır aslında. Bunu fark etmez o an. Doğu kültüründe kahkaha değil tebessüm egemendir. Adamın elinde silah vardır. Düşmanını yakalar. Onu esir eder. İşkence etmez. Merhamet eder. Yedirir içirir ve ona tebessüm eder. Düşmanı bile olsa onun zayıflığından narsistik bir haz almaz.
Bize mutluluğun tarifini yapar mısınız? Sizce insan nasıl mutlu olur?
Mutlu olma hırsını bir kenara bırakmak birincil koşuldur kanaatimce. Bu dünyada tam bir mutluluğa erişebileceğimizi zannetmiyorum. Çünkü dünya arızalı bir yerdir. Çünkü dünya eksiktir. Bir tarafı eksiktir. Gölgelidir. Engellidir. Nihayetinde öldüğümüz bir hayatı yaşıyoruz hepimiz.Sahip olabileceğimiz en yüksek mutluluğa ya da tercih edeceğim kelime ile huzura ise ancak “razı olmak” ile ulaşabiliriz gibi geliyor bana. Neden razı olmak? Her şeyden. Verilenden, verilmeyenden, verilip de alınan her şeyden razı olmak. Kolay gibi görünse de razı olma haliyle hallenmek çok zor ulaşılabilir bir varolma düzeyidir. Narsistik arzu çağının insanları olarak hayatı kontrol altında tutmaya meyilli benliklerimiz için razı olmak oldukça yabancı ve ters bir kavramdır.Öte yandan razı olmak kendini bırakmak değildir. Olana değil olmuş olana razı olup, değiştirebileceklerimizi değiştirmek için yapılabileceklere odaklanabilmektir. Örneğin kanser hastalığına razı olmak demek, kendini bırakıp “ne yapayım, kanser oldum” deyip tedaviden kaçınmak değildir. Kanser olmuş olmaklığa razı olmak, niye başıma geldi diye isyan etmemektir. Bunu yapabildiğimizde umudumuzu muhafaza ederiz. İsyan umudun, iradenin, gayretin düşmanıdır. Olmuş olana razı olmak, değişmek ve değiştirmek için bizi canlı ve diri tutar.
BERFİN VARIŞLI

21 Temmuz 2009 Salı

Bavyera’nın kalbi:MÜNİH (TARAF Pazar, 19/07/2009)


Bavyera’nın kalbi:MÜNİH

Bir kenti ilginç kılan özellikler vardır. Şehrin mimarisinden, havasını soluyan halkına ve kültürüne bir bütün olan bu özellikler şehrin katmanını oluşturur. Kimi zaman bu özelliğin adı Gaudi’dir, Mimar Sinan’dır, Sen’dir, Tuna’dır, kimi zaman da Lenin’dir.
Münih de Avrupa’nın en özel şehirlerinden biri. Bir kere Bavyera’nın başkenti. Münih’i Bavyera’sız, Bavyera’yı da Münih’siz düşünmek imkânsız. Bu kentin de simgesi Kral Ludwig. Kentin her yanında Ludwig’in ihtişamını, görkemli yapıtlarını izlemek ve Ludwig imzasını, damgasını, gölgesini ve belki de varlığını hissetmek mümkün.
Kimilerinin dediği gibi Kral Ludwig bir deli miydi bilinmez ancak şehirdeki etkisi hâlâ hissediliyor. Biz herkesin yaptığının tersini yapalım ve şehrin içine girmeden önce çevreyi, mis gibi çiçek çimen kokan Bavyera’yı gezelim. Filmlere konu olan Ludwig şatolarıyla ünlü bir kraldı kuşkusuz. 18 yaşında tahta geçen Wagner hayranı bu genç adamın “zevk sahibi” olduğunu söylersek yanılmış sayılmayız. Neuschwanstein Şatosu bu zevke örnek gösterilebilir. Küçüklü büyüklü birçok kulesi olan, altı katlı, 19. yüzyılın en görkemli şatoları arasında gösterilen bu devasa şatoda annesiyle beraber yaşayan Ludwig, burada yalnızca dört ay yaşamış, henüz şatonun inşası bitmeden hayata gözlerini yummuştur. Ludwig’in intiharının ardından hanedan üyeleri şatonun yapımını durdurup, inşası tamamlanan odaları müzeye dönüştürmüştür.Avrupa’nın en görkemli şatolarından biri olan bu muhteşem şatoyu görmek isteyenler için Münih tren istasyondan her gün turlar düzenleniyor. Neuschwanstein’a bir gün ayırmanızı öneririm.
Şehrin Neuschwanstein kadar olmasa da biraz dışında olan bir başka tarihî yapı Nymphenburg Sarayı.
Kışları Residenz’da ikamet eden Wittelsbach Ailesi’nin yazlık olarak kullandığı bu saray, iç mekânından ziyade ancak bir saatte gezilebilecek bahçesiyle ün salmıştır. Ludwig’in Münih’in en güzel kadınlarının portrelerinin sergilendiği Ludwig’in Güzellik Galerisi burada bulunmakta. Galeride, Romy Schneider’in 1950 yılında canlandırdığı ve Ludwig’in bir zamanlar nişanlı olduğu Elisabeth’in kardeşi olan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun imparatoriçesi Sissi’nin de bir tablosu var.
Münih şehir merkezine girdiğinizde Almanya’da hissetmiyorsunuz kendinizi. Sanki orası Almanya değil başka bir yer, farklı bir kültür, farklı bir yaşam, farklı bir tarz. Münih Almanya değil, Münih Bavyera. Bavyera kültürüne yavaş yavaş aşinâ oldukça Münih’in içinize işleyen Bavyera kokusunu fark etmek zor olmuyor. İnsanlar bile farklı burada; soğuk, katı bildiğimiz Almanlara nazaran daha mı sıcaklar ne? Sokaktakilerin, daha ziyade yaşlı insanların kendilerini Alman olarak değil Bavyeralı olarak tanıtmaları Almanlardan biraz da olsa farklı olduklarını kendilerinin de kabul ettiğini gösteriyor. Kendilerine özgü bir kültürleri var. Bu şehir sıcak, insanlar sıcak… Öyle ki şehri gezerken aklınıza ne Hitler geliyor ne de 1972’de Olimpiyat Stadı’nda yaşanan zulüm. Hitler’i anlamak için yolunuzu biraz uzatıp Dachau’ya gitmeniz gerekiyor. Sanki Hitler bu şehre hiç gelmemiş ve binlerce insanı öldürmemiş, 1972 yılı hiç yaşanmamış, Olimpiyat Stadı’na kan bulaşmamış gibi…
KEŞİŞLER YURDU
Münih’in kuruluşu 12. yüzyıla dayanıyor. Ortaçağ’da Nürnberg, Augsburg, Regensburg önde gelen kentlerken, bugünün eyalet başkenti, birkaç Benedikten keşişi ve birkaç köylüye ev sahipliği yapan küçük bir yerleşim birimiydi. Kentin Almancadaki adı München, ‘keşişler yurdu’ anlamına gelirmiş. Avusturya sınırı boyunca uzanan, Bavyera Alpleri’nin 50 km kadar kuzeyinde yer alan bu eski şehrin, gürül gürül akan İsar Irmağı’nın hemen yanında kurulması da tesadüf olmasa gerek. Gölleri, yemyeşil doğası ve verimli toprakları Münih’in tarihsel öneminin nedenini fısıldıyor ziyaretçilere.
Münih’in en büyük avantajlarından biri yürüyerek dolaşılabilecek bir şehir olması. Almanya’nın Berlin ve Hamburg’dan sonraki üçüncü en büyük kenti denildiğine bakmayın siz, aslında Münih, gezilip görülebilecek her yerin birbirine birkaç adım mesafede olduğu düzenli bir şehir. Düzen ve intizamıyla meşhur Alman kültürü işte burada kendini gösteriyor. Metrosu, tramvayı, treni ile toplu taşıma son derece kolay ve ucuz. Tren demişken, Münih’i Almanya’nın diğer şehirlerine bağlayan tren istasyonu kentin tam göbeğinde bulunuyor.
MARIENPLATZ’DAN RESİDENZ’A
Her şehrin bir merkezi vardır, Münih’inki de Marienplatz’dır. Marienplatz, şehrin kurulduğu yıldan beri her zaman şehrin kalbi olma özelliğini korumaktadır. 19. yüzyılın başlarında bir buğday tarlası olan bu meydan, şimdilerde cıvıl cıvıl kafeleri, restoranları ve barlarıyla her yaştan insanın uğrak yeri olmuştur. Meydanda arz-ı endam eden Meryem Sütunu kentin yıllar boyu savaş verdiği vebadan kurtulması şerefine I. Maximilian tarafından 1638’de dikilmiştir.Marienplatz’ın doğusuna doğru yürüdüğünüzde tarihî kalıntı izlenimi veren bir yapı göreceksiniz. Gotik mimarinin en iyi örneklerinden biri olan bu yapı Almanların Althus Rathaus dediği eski belediye sarayından başkası değildir. Althus Rathaus, günümüzde üst kattaki bir tören salonunun dışında hizmet vermez ve belediye işleri yeni belediye sarayında görülür. Yeni belediye sarayı Marienplatz’ın simgelerinden biridir. 19. yüzyılın Neo-Gotik mimarisinin tipik bir örneği olan bu dev yapı, mağrur ve iddialıdır. 80 metrelik kulesi ve kulenin üzerinde bulunan her gün saat 11.00’da çanların çalmasıyla hareket eden heykelcikleriyle şehre ayrı bir hava katar.
Marienplatz’ın bir özelliği de kentin simgelerinden biri olan Meryem Ana Kilisesi’nin burada olmasıdır. Yeşil kubbe biçimli ikiz kuleleriyle Münih deyince ilk akla gelen yerlerden biri olan Meryem Ana Kilisesi, kentin silüetini kaplar ve sert çizgileri ve sadeliğiyle dikkat çeker. İrili ufaklı birçok kiliseye ev sahipliği yapan kentin bir diğer önemli kilisesi Alter Peter’dır. Kentin tarihiyle eşdeğer olan bu kilise, Gotik cenneti Münih’in en önemli dinî mekânlarından biridir. Şehrin silüetinde Meryem Ana Kilisesi’nin kubbelerine komşu olan kulesinin manzarası ise tarif edilemez.
Müzelere gelince… Kentin en önemli müzesi Deutsches Museum. Almanya’nın en büyük bilim ve teknoloji koleksiyonlarından birine sahip olan bu müze hem yetişkinlerin hem de çocukların ilgisini çekecek cinsten bir yer olma özelliğini koruyor. Kentin bir başka müzesi olan Bayerisches Nationalmuseum adından da anlaşılacağı gibi Bavyera tarihini öğrenmek isteyenler için ideal bir mekân. Birer sanat müzesi olan Pinakothek der Moderne, Alte Pinakothek ve Neue Pinakothek de mutlaka görülmesi gereken müzelerdir.
Almanya’nın Charlie Chaplin’i olarak bilinen Karl Valentine’in İsartor adıyla bilinen bölgede yer alan müzesi sinemaseverlerin kaçırmaması gereken bir müze. Sessiz sinemanın efsanelerinden biri olan Valentine’in kostümlerinden kullandığı şapkalarına, kitaplarından filmlerinde kullanılan kameraya kadar birçok farklı eşyaya ev sahipliği yapan müze, ustayı daha da yakından tanımak isteyenlerin ziyaret etmesi gereken mekânların başında geliyor.

Berfin Varışlı

Efsanevi bir çizer:ALEX RAYMOND TARAF Pazar, 19/07/2009)

Efsanevi bir çizer:ALEX RAYMOND

Baytekin/Flash Gordon, Avcı Baytekin/Jungle Jim, Gizli Ajan X-9/Ajan X-9 ve Dedektif Nick/Rip Kirby gibi birçok çizgi romana hayat veren Alex Raymond efsanesi bugün de yaşıyor

Herhangi bir türün kitlelerce benimsenip yaygınlık kazanabilmesi için yaman, etkileyici bir sanatçının ortaya çıkması lazımdır.
Talât Güreli

alex_raymondTakvimler 6 Eylül 1956’yı gösteriyordu. İlk başta her şey olağan bir gün gibi başladı. İki arkadaş arabalarına atladılar. Çok da hızlı gitmiyorlardı. Yan tarafta oturan Stan, biraz huzursuzdu, çünkü o an şoför koltuğunda oturan yakın dostu, arkadaşı ve meslektaşı Alex yakın zamanda üç trafik kazası atlatmıştı. Eşiyle sorunları olduğunu, ondan boşanmak istediğini ancak eşinin bu boşanma işine yanaşmadığını da biliyordu. Bir de yepyeni bir kadın vardı hayatında Alex’in. Tüm bunlar kafasını epey bir karıştırmış olmalıydı. Bir aya sığan üç trafik kazasının nedeni arkadaşının içinden çıkılmaz durumu muydu? Stan, o gece, bundan sonra yaşadıklarını hatırlamıyor.
Ertesi gün tüm dünya, başta New York Times olmak üzere hemen hemen tüm gazetelerin koca puntolarla attığı şu manşetle sarsıldı: Ünlü çizer elim bir trafik kazasında hayata gözlerini yumdu. Kazada hayatını kaybeden kişi dünyaca ünlü çizgi romancı Alex Raymond’dı. Yağışlı bir gündü, 40 km hızla giderlerken Alex, anlık bir dalgınlıkla direksiyon hâkimiyetini kaybetmiş ve bir ağaca çarpmıştı. Yan koltukta oturan Stan ise kazadan yaralı kurtulmuştu. İlk bakışta bu her gün haberlerde duyduğumuz, gazetelerden okuduğumuz ‘sıradan’ bir trafik kazası gibi görünüyordu.
KARİYERE İLK ADIM
Türkçeye Genç Kız Kalbi olarak çevirilen The Heart of Juliet Jones’un yaratıcısı Stan Darke kazadan yıllar sonra yaptığı bir söyleşide o günü şu sözlerle anlatıyor: “Yakın dostum Alex’in çözemediği, altından kalkamadığı sorunları olduğunu biliyordum. Alex dalgındı, kendinde değil gibiydi. Her zamanki Alex’ten çok farklıydı o günlerde. ‘Bu bir intihar mıydı’ sorusu bugün bile içimi kemiriyor.”
2 Ekim 1909’da New York New Rochelle’de doğan Alex Raymond, henüz 20’li yaşlarda genç bir çizerken Kings Features adındaki bir tür karikatüristler birliği olan va yazılı basına çizgi roman dağıtımıyla ilgilenen şirketin düzenlediği yarışmada birinci seçilir. Yarışmadan önce birçok dergide isimsiz yayımlanan çizgi romanlarıyla adını pek duyuramayan Raymond’a kazandığı birincilik beklemediği birçok kapı açar. 1930’lu yılların başında Tillie the Toiler çizgi romanını hazırlayan Russ Westover’ın asistanlığını yapmaya başlayan Raymond, başarı basamaklarını hızla tırmanacak ve dünyaca tanınan bir çizer olacaktır. Ve o gün gelir, 1933’ün sonlarına doğru Raymond, bir bilim kurgu çizgi roman kahramanı olan Flash Gordon’a hayat verir. Türkiye’de Gökler Hakimi Baytekin adıyla yayımlanan bu karakter, Raymond’a şöhretin ve paranın kapılarını da birer birer açacaktır. Raymond, Flash Gordon’ın hemen ardından, bu sefer çok farklı bir temada, bir ormanda geçen serüveni Avcı Baytekin/Jungle Jim’e hayat verecektir ve bu iki çizgi roman, 1934 yılının 7 Ocak günü yayınlanan New York World gazetesinin Pazar ilavesinde Alex Raymond imzasıyla bir anda tüm dikkatleri üzerine çekecektir.
alexraymondGelen tepkiler olumludur ve yazılı basın Raymond’ın çizgilerini yayımlamak için peşi sıra ustanın kapısını çalmaya başlar. Alex Raymond, çaylak günlerini çoktan geride bırakmış ve aranan bir çizgi romancı olmuştur. Ancak bu şöhret onu hiçbir zaman şımartmaz ve daha çok çalışmaya sevk eder. Kahramanlarına göre farklı bir üslup yaratan Raymond’ı, çizgi roman tarihçisi Talât Güreli şöyle anlatıyor: “Alex Raymond devamlı çizgi üslubunu değiştiren bir ressamdı. Bir üslupta durmuyor, devamlı yeni arayışlar peşinde koşuyordu. Fakat performans (istikrar) ve çizgi lezzeti her zaman birinci plandaydı.”
Raymond, bilim kurgu ve orman maceralarından sonra 1935 yılında Gizli Ajan X-9/Secret Agent X-9 ile gazete ve dergilerdeki yerini alır. Bir diğer usta olan Dashiell Hammett’ın senaryosunu yazdığı Gizli Ajan X-9 da Raymond’ın yüzünü kara çıkartmaz ve ününü perçinler.
‘SANATÇILARIN SANATÇISI’
Çalışkanlığı sayesinde neredeyse bir çizgi roman makinesi gibi uğraş veren Raymond, bütün siparişlere yetişebilmek için iyi yetişmiş, yetenekli çizerlerden oluşan bir ekip kurar. Lakabı ‘sanatçıların sanatçısı’ olan Raymond, aynı zamanda en çok taklit edilen veya ‘ilham alınan’ çizgi romancı olmaya başlar. Disney Stüdyoları’nın illüstratörü Carl Barks, Raymond’ın çağdaşı diğer çizerler üzerindeki etkisini şu sözlerle açıklıyor: “Alex, zanaat ile duyguları birleştirmekte ustaydı ve bu marifeti onu diğer çizerlerden sıyırıp en tepeye taşıdı.”
Artık Raymond istediğini başarmış ve hedefe ulaşmıştır. Kazandığı paranın büyük bir kısmını çocukluğundan beri tutkunu olduğu otomobillere yatıran Raymond’ın hız tutkusunun yaşamına mal olacağını kimse o yıllarda kestiremez.
Ansızın patlak veren İkinci Dünya Savaşı onun tüm planlarını altüst eder ve Alex Raymond 1944’te kendini askeri üniforma giymiş, Deniz Kuvvetleri’ne bağlı bir birliğin içinde bulur. Artık çizgiler Raymond’ın değil ekip arkadaşlarının parmaklarının ucundadır. Tıpkı Raymond gibi, kahramanları da savaşın karanlık yüzünden etkilenir. Örneğin Baytekin, ekip arkadaşı bilimadamı Zarkov ile dünyadan gelen bir mesajla her şeyi bırakıp geri döner ve tıpkı yaratıcısı gibi İkinci Dünya Savaşı’nda ABD adına düşmanlara karşı savaşmaya başlar. Jungle Jim de bu furyadan nasibini alır ve kendini cephede bulur.
DEDEKTİF NİK’İN MACERALARI
Savaş biter, Raymond eve döner ve bambaşka bir kahraman için kolları sıvar. Asistanlar siparişi çoktan verilmiş seriler üzerinde uğraşırken Raymond, Dedektif Nik/Rip Kirby’yi çizmeye başlamıştır bile. Üstüne üstlük Nik de Raymond’ın diğer kahramanları ve kendisi gibi İkinci Dünya Savaşı’ndan yeni dönmüştür ve savaştan sonra profesyonel dedektiflik yaparak, maceradan maceraya koşmaktadır. 1946 yılının mart ayında ilk Dedektif Nik bandı ‘büyük ustanın büyük dönüşü’ diye duyurulmuştur.
Raymond, artık 37 yaşındadır ve sadece Dedektif Nik’i hazırlamayı sürdürmektedir. Yoğun çalışma tempolu günler geçmişte kalmış, zamanın büyük bölümünü çizer dostlarıyla ve en büyük tutkusu olan otomobillerle geçirmeye başlamıştır.
O günlerden birinde Raymond, Stan Drake’i ofisinde ziyarete gider, Drake, Juliet Jones üzerinde çalışıyordur. Resimler üzerinde konuşurlarken konu Drake’in yeni aldığı 1956 model Corvette’e gelir. Raymond, bu şahane spor otomobili bir gün kullanmaktan memnunluk duyacağını söyler. Drake de hemen anahtarları Raymond’ın eline verip, “neden şimdi kullanmıyorsun?” der ve ikili otomobile atlayıp şehir dışına çıkarlar. İşte o elim kaza o gün gerçekleşir. Ancak beş yıl sonra kazanın olduğu yeri ziyaret edebilen Drake, “Çarptığımız ağaç epey büyümüştü, otomobilin bazı parçaları hâlâ ağacın gövdesinde duruyordu. Kendi kendime, ‘büyük bir sanatçı burada öldü Stan’ dedim. Keşke o otomobile hiç binmeseydik.” Ne acıdır ki Stan Drake, 1997 yılında geçirdiği benzer bir trafik kazasıyla hayata veda eder.
RAYMOND’IN MİRASI YAŞIYOR
Tekdüze olmamayı ve sıradan işlere her zaman tepkili olmayı amaç haline getiren Alex Raymond’ın yaptığı her şey, çizdiği her resim orijinaldi. Tarzan’ın çizerleri Burne Hogarth, Hal Foster ve daha niceleri ile birlikte çizgi romana hırs, hareket kattı, altın çağını yaşattı Alex Raymond.
O, hep yaratıcılık sürecinde yaşadı. Her zaman yeni bir şeyler üretmek için çırpındı ve her biri kapak olabilecek estetik yapıtlar sergileyerek birçoklarına ilham kaynağı oldu. Örneğin George Lucas, Star Wars’u yazarken Baytekin/Flash
Gordon’dan etkilendiğini birkaç sefer dile getirmiş, Pecos Bill’in yazarı
Guido Matrina, kendine şablon olarak Baytekin’i örnek almıştır. Ayrıca, ünlü çizgi romancı,
Batman’in yaratıcısı Bob Kane de
bu furyada yerini alır.
Öte yandan, Superman’e hayat veren Joe Shuster, Kaptan Amerika/Captain America’nın çizeri Jack Kirby’nin yanı sıra Milton Caniff, Billy De Beck ve Roy Crane de Alex Raymond’dan esinlendiklerini, hayranlıklarını defalarca dile getirmişlerdir.

alexraymond_2Star Wars’un yaratıcısı George Lucas, üretkenliği ve çalışkanlığıyla çizgi romana altın çağını yaşatan Alex Raymond için “O benim ilham kaynağım” diyor

11 Temmuz 2009 Cumartesi

GENÇ BİR USTADAN YEPYENİ BİR KİTAP:Horasan’dan bir elyazması (TarafPazar/07.07.2009)




Son dönem Türk edebiyatının en üretken yazarlarından Ali Teoman, Sel Yayıncılık tarafından yayımlanan yeni öykü kitabı Horasan Elyazması’yla okuru yarattığı masalsı dünyanın içine çekiyor

Öykü, Paris’te okuyan bir doktora öğrencisinin Bibliotheque Nationale’de tesadüfen rastladığı bir Horasan elyazmasının sayfalarını çevirmesiyle başlıyor. Adını bilmediğimiz bu öğrenci, adını bilemediği bir saltanat tarihçisi, vakanüvis, tarafından 16. yüzyılda kaleme alınmış bu belgeyi okudukça dehşete düşüyor. Horasan sultanı ve kızının başından geçen bu hikâyenin başlangıcı kısaca şöyle; “Bir gün sultanın bir kız bir de erkek olmak üzere ikiz çocukları olur. Bu doğum bütün ülkede büyük bir sevinçle karşılanır, çünkü sultanın yaşı ilerlemesine karşın, o güne dek çocuğu olmamıştır. Çocukları doğuran cariyenin doğum sırasında ölmüş oluşu bile bu mutluluğa gölge düşüremez.” Derken sultan, emrinde çalışan üç müneccimin kehanetleriyle yıkılır. Müneccimler ikizlerden kız olanın 18’ine bastığında aileden bir erkeğin çocuğunu doğuracağını, doğan çocuğun sakat olacağını ve bu olayın “ilk olarak sultanın ve ailesinin ölümüne ardından da tüm ülkenin üzerine eşi benzeri görülmedik bir felaket çökmesine” neden olacağını padişaha bildirir.
Müneccimlere, bu kehanetin nasıl ortadan kaldırılabileceğini soran sultan müneccimlerden “kızını öldür!” cevabını alır ancak buna gönlü razı olmaz. Sonunda çareyi küçük kızını dış dünyadan tamamen koparacak, “ömür boyu herkesten uzak yaşayacağı bir hapishaneye” kapatmakta bulur.
Ali Teoman’ın 12 öyküden oluşan Horasan Elyazması kitabına adını veren Horasan Elyazması adlı öyküsü burada son bulmuyor elbette. Onun öykülerinde sıkça rastladığımız merak duygusunu ziyadesiyle yaşatan üslubu bu öyküde de karşımıza çıkıyor. Gözlerimiz satırlarda gezinirken şaşırıyor, beklenmedik olay örgüleriyle sarsılıyor ve son cümleye nasıl geldiğini anlamadan aklımızda beliren kocaman soru işaretleriyle kitabın kapağını kapatıyoruz. Neden sonra tıpkı öykünün başkahramanı gibi öykü tekrar zihnimizi kurcalamaya başlıyor. Masalsı anlatımı, öyküleri ve romanlarıyla Teoman, okuru gerçekten koparıp bir düşün içine sürüklüyor. Kitabın ilk öyküsü Asmalımescit‘te de bu üsluba rastlıyoruz, Yumarak Bak Gözlerini‘de de…
Onun öyküleri çözmesi zor, bir o kadar da zevkli bir bilmeceyi hatırlatıyor insana. Elinizden bırakamadığınız, çözemedikçe çocuksu bir hırsa kapıldığınız bilmeceler gibi öyküye tutkuyla bağlanıyorsunuz. Yerli yerinde başvurduğu kimi zaman sert kimi zaman yumuşak kelime oyunlarıyla bir kez okunup tüketilecek, bir kenara atılacak kitaplar değil onunkiler. Okurla samimi bir bağ kuran, edebiyatın felsefeyle flört ettiği sürükleyici öykülerin yer aldığı üzerine düşünmeye değer kitaplar.
NURTEN AY DİYE BİRİ
Takvimlerin 14 Mart 1991’i işaret ettiği perşembe günü Türk yazın dünyası, daha önce adını hiç duymadığı Nurten Ay adında bir yazarın Haldun Taner Öykü Ödülü’ne layık görmesiyle şaşkına döner. Ödül Adnan Özyalçıner’in Cambazlar Savaşı Yitirdi ile 30 yaşındaki genç ve ‘meçhul’ yazar Ay’ın Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı adlı kitaplarına verilmişti. Nurten Ay ödül törenine katılır ve böylece kafalardaki soru işareti biraz olsun silinir. O gecenin ardından dönemin yüksek tirajlı gazetelerinde Nurten Ay’ın boy boy fotoğrafları, röportajları yayımlanır. Türk edebiyatı yeni bir isim
kazanmıştır artık ve Nurten Ay herkesin tanıdığı genç bir yazar olarak ünlenir, imza günlerine katılır, kitaplarını imzalar, Hürriyet ve Milliyet gazeteleri Ay’ın öykülerini tam sayfa tefrika eder. Bunu Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı‘nın Simavi Yayınları öykü dizisinin birinci kitabı olması izler. Ancak Nurten Ay’ın edebiyat serüveni burada son bulur. 1991’de yaptığı çıkışın ardından sesi soluğu çıkmaz genç yazarın ve “Nurten Ay’ın arkasında bilinen yazarlardan biri olabilir miydi?” sorusu kafaları kurcalamaya devam eder ta ki 2007 yılında Ali Teoman gerçeği açıklayana kadar. Ödülü almasının ardından 17 yıl geçmiştir ve Teoman bu muzip oyuna bir son verir. Nurten Ay diye biri vardır evet, ancak o bir yazar değil, özel bir şirkette sekreterlik yapan genç bir hanımdır. 1961 Tunceli doğumlu bu hanımdan bir daha haber alınamaz.
80’lerin sonlarına doğru öyküler yazmaya başlar Ali Teoman. Asıl mesleği olan mimarlığa yazıya daha fazla zaman ayırabilmek için ara verir. Teoman geçen sene Musa İğrek’le yaptığı bir söyleşisinde sırtını döndüğü mimarlığıyla ilgili şunları söyler; “On beş yıldır mimarlık yapmıyorum. Ama mimarlık okumuş olmaktan şikâyetçi değilim. Çünkü yazarlığımı etkilediği gibi hayata bakışımı da değiştirdi. Mimarlık hayatla çok iç içe bir meslek. Benim bugün olduğum kişi olmamı sağladı.”
Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı‘nın ardından 1993 yılında kaleme aldığı İnsansız Konağın İkonu adlı öyküsü 1992 Milliyet Öykü Ödülü Yarışması’nda ikinciliğe değer bulunur. Akıcı, renkli ve eğlenceli diliyle hafızalara kazınmıştır bir kere ve okurlar yeni öykülerini hatta romanlarını beklemektedir. Ali Teoman da okurlarını merakta bırakmaz ve ödülün ertesi yılı öyküyle aynı adı taşıyan kitabıyla tekrar “merhaba” der. İnsansız Konağın İkonu’nu Pervaneler (1998) izler, Pervaneler‘i de ilk romanı olan Uykuda Çocuk Ölümleri (2002). Doğu ve Batı’nın, modernle gelenekselin biraraya geldiği ve birbirine çok yakıştığı bu romanla Ali Teoman sadece öyküde değil romanda da yücelir. İkinci romanını kaleme almak için çok beklemez ve 2005’te Bir Garip Cindi Zümrüdüanka yayımlanır. Mizahi ve ironik yaklaşımıyla Teoman farklı bir tat yakalar. Öyle ki romanın kimi sayfalarında okuruyla aracısız konuşur; “Bak seninle anlaşalım. Bu yazdıklarımı sadece senin için yazıyorum. Sana değil yanlış anlama, senin için…” Romanda kahramanların ağzından eksik olmayan argo romana ayrı bir renk katar.
“Öykünün görevi, soruları sormaktır, yanıtları bulmaya çalışmak değil” diyerek öykünün işlevini tanımlayan Ali Teoman, dokuz öyküsünü bir araya getirdiği beşinci öykü kitabı olan Aşk Yaşamak Çok Uçuk (2005) ve üçüncü romanı Karadelik Güncesi (2007) ile adından bahsettirir. Teoman’ın öykülerinin başkahramanı “ironi” bu kitapta da kendini hissettirir. Teoman, yine farklı kurgu ve yazım tekniğiyle okuyucuda uyandırdığı iflah olmaz merak duygusuyla fark yaratır.
Ve Eşikte… Geçen sene raflardaki yerini alan Eşikte’yle Ali Teoman, rahat anlaşılır/okunur, apaçık diliyle okuyucuyu deyim yerindeyse uyanık tutar. Yazar, 90’lı yılların başında yazmaya başladığı ilk roman denemesi olan Eşikte‘yi geçen sene yayımlatma kararı alır. Bir söyleşisinde “tamamlamadığım bir şeydi bu” dediği Eşikte‘yi tamamlayıp yayımlatma fikrini Teoman şu sözlerle dile getiriyor: “Eski projelere döndüm, romanı tekrar ele aldım. Kestim, biçtim, yayına hazır hale getirdim. Bir eserin eğer bir değeri olduğunu düşünüyorsanız ona tekrar dönersiniz. Aklımın bir köşesinde vardı günün birinde bu romanı yeniden ele almak. O zaman geldi, romanı yeniden ele aldım ve yayımladım. Hani bir işi tamamlamazsınız, o sizi rahatsız eder ya, onun gibi bir şey.”

BERFİN VARIŞLI

23 Haziran 2009 Salı

İki usta, üç film: Harold Pinter Joseph Losey (TARAFPazar/21.06.09)


BERFİN VARIŞLI

Onlar her şeyden önce çok iyi arkadaştılar. Birbirlerinin dilinden anlıyorlar ve birbirlerini tamamlıyorlardı. Joseph Losey yetenekli bir yönetmendi. McCarthy döneminde komünist olmakla suçlanAN ve bu nedenle ülkesini terk etmek zorunda kalan Losey, Harold Pinter’la tanışmadan önce gerek Avrupa’da gerekse ülkesi Amerika’da birçok film çekmişti. Pinter da Losey’le tanışmadan önce onlarca kitap yazmış başarılı bir yazardı.
Ancak ikili birbirleriyle tanışıp beraber film yapmaya başladıklarında ortaya çıkan eserler ne Pinter’ın ne de Losey’indi artık. Herbiri bir başyapıt olan bu üç film, Genç Hizmetçiler/The Servant (1963), Kaza Gecesi/Accident (1967) ve Arabulucu/The Go-Between (1970) artık Losey-Pinter filmleriydi. İkisinden de izler taşıyordu ve onları sadece birine mal etmek doğru olmazdı.
1962 yılında tanıştı bu yetenekli adam. Üzerinde çalışmak istedikleri filmin adı Genç Hizmetçiler/The Servant’tı. Pinter senaryoyu konuşmak için Losey’in evine gitti. Losey’in hizmetkârı ikiliye ziyafet niteliğinde bir içki sofrası hazırlamıştı. Losey Pinter’a senaryoda kolaylık olacağını düşündüğü bir not defteri uzattı. Yakında doğacak filmle ilgili ufak notlar vardı bu defterde. Ancak Pinter eline tutuşturulan not defterinden epey rahatsız oldu. Pinter Losey’le tanıştığı ilk günü şöyle anlatıyor; “Losey’i görmek için Chelsea’deki evine gittim. Gitmeden önce senaryo üzerinde epey çalışmıştım, senaryo nerdeyse bitmişti. Losey senaryoyu okudu ve ‘yazdıklarını beğendim’ dedi. Teşekkür ettim. Losey devam etti; Ancak hoşuma gitmeyen birçok bölüm de var senaryoda. Hangileri olduğunu sordum ve bana yönelttiği soruyla sarsıldım: ‘Neden başka bir film yapmıyorsun?’” Bu cümleyi duyar duymaz çantasını alıp evi terk etti Pinter. Beklemediği bu sözler karşısında şaşkındı. Kızgınlık ve pişmanlık arasında geçen iki günün ardından Losey Pinter’ı aradı ve Pinter’ı tekrar evine davet etti; “O günü takip eden 25 yıl boyunca beraber çalıştık ve üç film yaptık. O gün yaşanan anlaşmazlık bir daha hiç yaşanmadı”.
Losey o yıllarda uykusuzluk (insomnia) hastalığıyla pençeleşiyordu. Hiç olmadık anlarda ani tepkiler veriyordu. Çoğu zaman karşısındakini istemeyerek kırdırığı bu anlardan o da pişmandı. Pinter ise henüz 30’lu yaşlarında genç bir yazardı ve kendinden 30 yaş büyük bu yönetmeni anlayacak olgunluğa sahipti.

BOGARDE’IN ROLÜ

Genç Hizmetçiler’in başrol oyuncusu Dirk Bogarde aynı zamanda Pinter ve Losey adındaki iki zıt karakteri biraraya getiren adamdı. Basil Dearden’ın yönettiği Kurban/Victim filminde oynadığı eşcinsel avukat rolüyle yakaladığı ‘idol’ imajını gölgeleyen Bogarde Barrett rolüyle bu imajı tekrar geri kazanmak istiyordu.
Yıl 1954’tü. Losey elinde Robin Maugham’ın ünlü romanı The Servant ile Bogarde’ın kapısını çalmıştı. O sırada genç bir yazar olan Harold Pinter da aynı roman üzerinde çalışıyor, hikâyeyi senaryolaştırmak için uğraşıyordu. 1962’de senaryo tamalanmıştı. Pinter henüz tamamladığı senaryoyu arkadaşı Bogarde’a okuttu. Bogarde senaryoyu okur okumaz o sırada Eve’in çekimlerini sürdüren Losey’i aradı ve senaryonun hazır olduğunu söyledi. Aynı gün Pinter ve Losey biraraya geldi ve böylece Pinter-Losey eserlerinin temeli atılmış oldu.
Pinter ve Losey ilişkisi birçokları tarafından tartışıldı. Ortak kanı şuydu; Pinter o zamana kadar aşırı eğilimler gösteren Losey’i bu davranışlarından kurtardı ve bu filmlerine de yansıdı. Bu tartışma sürüp giderken bir açıklama yapan Losey aynı fikirde değildi; “Genç Hizmetçiler’i Eva’nın hemen ardından çektim. İlk zamanlar filmin Eva’nın gölgesinde kaldığını Eva kadar başarılı bir film olmadığını düşünmüştüm. Genç Hizmetçiler’in Eva’dan daha zayıf bir film olmadığı fikrine alışmam için uzun zaman geçti”. Cinsellik ve intikam duygusuyla bezenmiş Eva, bu unsurların net bir şekilde görünmediği Genç Hizmetçiler’den farklı bir filmdi. Öte yandan Genç Hizmetçiler Eva’nın hemen hemen yarısı kadar bir bütçeyle çekilmişti. Ancak yine de sırf bu nedenle Genç Hizmetçiler’nin Eva’dan daha zayıf bir film olduğunu söylemek filme haksızlık olacaktı. Yine de Losey bu fikrini savunuyor ve şunları dile getiriyordu; “İkisi de benim filmim olmasına rağmen şunu söyleyebiliyorum; Genç Hizmetçiler Eva’ya göre basit bir filmdi”.

Genç Hizmetçiler (1963)

Şehrin en büyük caddelerinden birine bulunana evin kapısında fötr şapkalı ve siyah paltolu bir adam belirir. Evin kapısını çalmaya yeltendiğinde kapının açık olduğunu görür ve içeri girer. Adamın ismi Barrett’tir. Kamera Barrett’ten uzaklaşır böylelikle seyirci odayı ve yukarı kata çıkan merdivenleri görür. Arkası dönük olan Barrett merdivenlere yönelir. Trabzanı destek alarak merdivenleri çıkmaya başlar....
Genç Hizmetçiler filmi dalkavuk bir hizmetkâr olan Barrett’in (Dirk Bogarde) efendisi Tony’yi (James Fox) yavaş yavaş alt edip evin kontrolünü ele geçirme çabasını konu alır. Barrett’in bu amaçla uyguladığı basit ama etkili taktikler filme de apayrı bir hava katar. Barrett’in Tony’den önce alt etmesi gereken kişi Tony’nin kız arkadaşıdır. Güzelliğiyle büyüleyen Susan’ı (Wendy Craig) devre dışı bırakmayı öncelikli hedefi haline getiren Barrett, bunu Vera adındaki çekici Vera kanalıyla yapar. Vera’yı görür görmez ona aşık olan Tony, kısa sürede kız arkadaşı Susan’ı unutur. Tony’yi deyim yerindeyse avucunun içine alan Vera, yakışıklı ve zengin adamı içki ve uyuşturucuya alıştırır. Artık Barrett hedefine çok yakındır.
Pinter’ın kaleme aldığı senaryosuyla, Genç Hizmetçiler, film noir’ın en iyi örneklerinden biri olarak tarihe geçer. Genç Hizmetçiler Britanya’nın o yıllardaki en büyük sorunu olan sınıf sisteminne bakışı açısından da tartışılmıştı.

Kaza Gecesi (1967)


Genç Hizmetçiler’in gösterime girmesinden üzerinden dört sene geçtikten sonra Pinter ve Losey bu kez Kaza Gecesi için bir araya gelir. Pinter’in, ünlü yazar Nicholas Mosley’in aynı adlı romanından senaryoya uyarladığı Kaza Gecesi Oxford Üniversitesi’ndeki küçük burjuva profesörler ve aristokrat öğrenciler arasındaki ilişkiyi konu alır.
Stephen (Dirk Bogarde) Oxford Üniversitesi’nde ders veren bir profesördür. Orta yaş krizi yaşayan evli bir erkek olan Stephen öğrencisi William’ın (Stanley Barker) güzel nişanlısı Anna’ya (Jacqueline Sassard) âşık olur. William Anna ile birlikteyken geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybeder. Stephen’ın evinin önünde gerçekleşen kaza sonrası çılgına dönen Anna geceyi Stephen’ın evinde geçirir ve ikili bir anda kendilerini talihsiz bir aşk hikâyesi içinde bulur. Bu hikâyede kontrolün kendi elinde olduğunu sanan Stephen Anna ile olan aşkı nedeniyle karısından ayrılır. Stephen’ın Anna’nın gerçek yüzünü görmesi ve genç kadının meslektaşı Charlie ile yaşadığı ilişkiyi fark etmesi zaman alacaktır. “Eva’dan sonra çektiğim filmler arasında en çok sevdiğim filmim” dediği Kaza Gecesi’nin çekimlerinde istediği her şeyi layıkıyla yapamadığından yakınan Losey filmi hakkında şunları söyler: “Sinema yeni bir izleyici kitlesi doğurmalıdır. Bunun için de izleyiciye çekici gelen eğlence unsurunu bu filmimde kullanmaktan çekinmedim”.

Arabulucu (1970)


Camın üzerine düşen yağmur damlalarıyla başlar Arabulucu. 13 yaşına girmek üzere olan Leo (Dominic Guard) Colston yaz tatilini bir arkadaşı ve onun ailesiyle geçirmeye karar verir. Aristokrat ailenin kırsal bölgedeki malikânesinde geçirdiği bu sıcak yaz, Leo’yu içinden çıkılması zor bir aşk üçgeninin içine sürükler. Küçük Leo, arkadaşının ablası Marian’a (Julie Christie) platonik şekilde aşık olur. Varlıklı bir aileden gelen Hugh Trimingham (Edward Fox) ile nişanlı olan Marian ise taşralı çiftçi Ted Burgess (Alan Bates) ile yasak aşk yaşar. Gizli aşıkların mektuplarını taşıma görevini üstlenen Leo, bunu bir oyun gibi algılamaktadır ve içine düştüğü tehlikenin farkında değildir.
Arabulucu’nun senaryosunu L. P. Hartley’in aynı isimli romanından uyarlayan Pinter, senaryolaştırma sürecinin sancılı geçtiğini söylüyor; “Hikâye o kadar sahici ve acıydı ki senaryoyu yazmada zorlanmadığımı söylersem yalan söylemiş olurum”.
Harold Pinter ve Joseph Losey’in birlikte çalıştığı son filmi Arabulucu izleyicide bir film izlemekten ziyade tarihi bir romanı okuduğu hissi uyandırır.
Öte yandan, 1971 yılında düzenlenen Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye Ödülü kazanan film, Bogarde ve Losey’in arasının açılmasına neden olur. O yıl Cannes’da Luchino Visconti’nin yönettiği Venedik’te Ölüm/Death in Venice filmiyle yarışan Bogarde, Altın Palmiye’de filmlerine en yakın rakip olarak Losey’in Arabulucusu’nu görür ve Losey Cannes’a varır varmaz ona bir not gönderir; “Cannes’a hoş geldin ve umarım Altın palmiye’yi kazanamazsın. Sevgiler, Dirk”. Ancak Bogarde’ın istediği olmaz ve Losey-Pinter imzalı son film olan Arabulucu Altın Palmiye ile ödüllendirilir. Ödülün Losey’e verilmesini hazmedenemeyen Bogarde ise ilk uçakla apar topar Cannes’dan ayrılır.

9 Haziran 2009 Salı

Şaledeki ressam: Balthus (1908-2001) (TARAFPazar/07.06.2009)


BERFİN VARIŞLI

“Kuşağın ressamları arasında beni ilgilendiren bir tek sen varsın; ötekiler Picasso gibi resim yapmaya özeniyorlar sense asla” dedi Picasso bir keresinde. O sefer midir bilinmez bir de tablosunu satın aldı. Tablo 1937 yılında tamamladığı Çocuklar tablosuydu. Doğru, o kimse gibi olmak istemedi, kimseyi taklit etmedi. O yılların Avrupa’sı ardı ardına patlayan sanat akımlarıyla bir oraya bir buraya savrulurken o doğru bildiği yerde dimdik, sendelemeden durdu. Çağdaşları sürrealizmi doruk noktasında yaşarken o “mabedim” dediği atölyesine çekilip tuvali onu nereye sürüklüyorsa oraya gitti. Kimseye aldırış etmeden.
Asıl adı Balthasar Klossowski de Rola idi ama herkes onu Balthus diye bilirdi. Şanslıydı Balthus, sanatın içinde büyüdü. Babası Polonya’nın soylu ailelerinden gelen Erich Klossowski, sanat tarihçisi, annesi Elisabeth Dorothea Spiro, ya da bilinen adıyla Baladine Klossowska da ressamdı. Annesi sanatı öğrensinler diye Balthus’u ve ağabeyi Pierre’i henüz onlar küçük birer çocukken Paris’e yolladı. Orada aile dostları Bonnard, Valéry, Gide, Marquet gibi sanatçılar bu iki kardeşle bizzat ilgilendi, onlara sanat öğretti. Yıllar sonra Balthus ressam, Pierre ise filozof olacaktı ve her ikisi de kendi sahalarında yükselip en tepeye çıkacaklardı.
Klossowski ailesi Berlin’e taşındı. Ancak Berlin onlara şans getirmedi. Anne ve baba Berlin’de ayrılma kararı aldılar. Elisabeth, çocuklarını yanına alarak İsviçre’ye gitti ve orada ozan Rilke ile tanıştı ve sevgili oldu. Küçük Balthasar’a büyük yakınlık duyan Rilke, ondaki ışığı farketti ve ölünceye kadar ona yol gösterdi, resim yapması için yüreklendirdi. Küçük Balthasar’a Balthus takma adını da Rilke’nin taktığı bilinir. Balthus, Alain Vircondelet’nin derlediği Anılar kitabında o günlerden şöyle bahseder; “Annemi onca hoş desen çiziktirirken, onca zarif suluboya resimler yaparken görmenin, kararlığımda, bu doğal eğilimimde payı oldu. 1917’de babamdan ayrıldıktan sonra birlikte yaşadığı Rilke’nin varlığı da bu eğilimi pekiştirdi. Karşılaştıkları tarihten başlayarak Rilke benimle çok ilgilendi. Onun öğütlerini, beni koruyucu kanatları altına almasını kabullendim; bununla birlikte babamı çok özlüyor, annemi kınıyor, Rilke’yi yadırgıyordum.”

RİLKE VE İLK KİTAP
Çocuk aklıyla başta Rilke’ye annesiyle ilişkisinden dolayı soğuk bakan Balthus yıllar geçince onunla arkadaş ve dost olur. O güne kadar sayısız desen yapan Balthus’u bunların birkaçını yayınlaması konusunda yüreklendiren de yine Rilke’dir. 1921 yılı geldiğinde Balthus ve Rilke, usta ressamın kedisi Mitsou’yu resmettiği 40 kadar desenini Mitsou adındaki bir kitapta toplarlar. Balthus’un çocukluğundan beri yanından ayırmadığı kedisiyle olan dostluğunu anlatan bu ilk kitabı için önsözü de yine Rilke kaleme alır. Çocukluğundan beri kedilere duyduğu ilgiyle bilinen ve arkadaşlarının mahallede ‘Kedili oğlan’ diye isim taktığı Balthus’un ilk kitabında kedisi Mitsou’yla yaşadığı yılları resmettiği desenlere yer vermesi, ve Kediler Kralı/The King of Cats adlı portresini de kitaba eklemesi şaşırtıcı değildir. Balthus’a göre, Mitsou’nun öyküsünü resimlemek, bu dostluğu ölümsüzleştirmenin, yaşanmış bir anı korumanın bir yoluydu ve bunda Rilke’nin payı büyüktü; “Kediler âlemine gizli, gizemli bağımı çok erkenden anlamıştım. Onlardaki bağımsızlık kaygısının aynını taşıyor ve Rilke’nin deyişiyle, kedilerin doğasını gerçekten bilmenin mümkün olmadığını içimde hissediyordum. Kitabın önsözünde ‘İnsan onların çağdaşı olur mu hiç?’ diye yazmıştı Rilke.”

FAS’TA BİR RESSAM-ASKER
Balthus ilk kitabını çıkarmış ve kendini kanıtlamıştı artık. Ancak yıl 1930’du ve her Fransız delikanlısı gibi onun da askerlik görevini yapması gerekmekteydi. Ve usta ressam için o günlerde “zaman kaybı” deyip yaka silktiği, sonradan sanatına büyük katkısı olduğunu itiraf ettiği Fas günleri başlar; “Bu dönemle ilgili birkaç tablomda örneğin Sipahi ve Atı’nda ya da Kışla’da bana apaçık görünen bu koreografiyi yansıttım.”
Fazlasıyla şaşaalı ve göz alıcı üniforma içinde başlarda sıkılan Balthus daha sonra bu kılığa alışır ve hatta Paris’e dönünce bile uzun bir süre üstünden çıkarmaz. Fas’a bu zorunlu gidiş Balthus’un resim çalışmasını olgunlaştırmış ve ona gerçek anlamını vermiştir âdeta; “Orada yüzlerindeki, gelenek ve göreneklerindeki soyluluğa hayran olduğum yerliler vardı ve özellikle manzaraların görkemi beni adamakıllı etkilemişti...”
SETSUKO’LU YILLAR
Gelenek ve görenekler, soyluluk ve ibareleri onun için yaşama nedeniydi. Ve 1962’de eski Japon sanatı sergisi düzenlemek için gittiği Japonya’da yüzyıllar öncesine dayanan gelenek ve göreneklerin hâlâ tazeliğini koruduğunu görmek onu büyüledi. Japonya’da onu büyüleyen başka bir şey daha vardı; henüz yirmili yaşlarındaki üniversite öğrencisi Setsuko. Setsuko o yıllarda teyzesinin yanında kalan ve eğitimini sürdüren bir öğrenciydi. Kökeni eski Japonya’nın törelerini koruyabilmiş bir Samuray ailesine dayanıyordu. Setsuka da soyluluğunu koruyabilmiş alımlı bir genç kızdı. Balthus ise 60’ına merdiven dayamış bir adamdı ve Setsuko’ya göre fazlasıyla yaşlıydı. Balthus basmakalıp ahlaki değerlere ve düşüncelere hiç bir zaman paye vermemiş biri olarak Setsuko’ya âşık oldu ve onu İtalya’ya davet etti. O yıllarda Fransız Akademisi’nin faaliyetlerini sürdürdüğü Medici Villası’nda yöneticiydi ve Setsuko’yu orada ağırladı.“Onu görür görmez benim için çok şey ifade ettiğini hemen anladım” dediği genç kadınla hayatını birleştirme kararı aldı ve 1967’de Setsuka ile evlendi.
Balthus, Medici Villası’ndaki görevinden ayrıldıktan sonra âşıklar, İsviçre’de bir dağ evine taşınmaya karar verdiler ve Rossiniére’deki Grand Chalet’e taşındılar. Burası bir dağ evinden ziyade onlarca odalı bir şaleydi ve geçmiş yüzyıllarda Victor Hugo’nun, Goethe ve Voltaire’in de yaşadığı bir yerdi.
Grand Chalet ve Balthus’tan Setsuko sorumluydu. Eski Japon tapınaklarını andıran şaleyi kısa sürede benimseyen Setsuko, şaleyi Japon geleneklerine göre rengârenk süsledi. Setsuko Balthus’un hem eş, hem en yakın arkadaşı hem de resim çalışmalarında yardım eden asistanıydı. Balthus’u davetsiz misafirlerden korur, çalışmalarını kollar, fikirler verirdi. Boyaları karıştırma ve türlü türlü renkler üretme görevi de Setsuko’nundu. Balthus’un eserlerinin ortaya çıkmasında olağanüstü çaba harcayan Setsuko, Balthus’a iki de çocuk verdi; sadece iki yıl yaşayabilen oğulları Fumio ve kızları Harumi.

TABLODAKİ ÇIPLAK KIZ
Yaşları arasındaki 35 yıllık farkı onlar hiç önemsemedi ancak karşıtları bunu Balthus’u yıpratmak için kullandı. Usta’nın yıllarında Gitar Dersi (1934), Kedili Kız (1937), Altın Günler (1944), Şömine Önünde Çıplak (1955) gibi tablolarında çıplak genç kızları resmetmesi ve kendinden epey genç bir kadınla evlenmesi ona karşı olanların ekmeğine bir kez daha yağ sürdü. Ancak Balthus tüm bu çatlak seslere kulağını tıkadı ve ‘cüretkâr’ tablolarına yenilerini ekledi. Ona göre bu tablolar cüretkârlıktan çok uzaktı ve her biri masumiyetin temsilcisiydi. Bu tabloların tahrik edici olarak nitelendirmek onları bayağılaştırmaktan başka bir amaç güdemezdi. Balthus bu resimlerde kendi deyişiyle ‘kaybolmuş görkemler cenneti’ni arıyor ve o cennete genç modelin körpe vücudu sayesinde ulaşıyordu; “Benim soyunmuş genç kızlarımın cinsel arzuları kamçıladığı iddia edildi. Asla bu niyetle yapmadım o tabloları. Tam tersini yapmak, bir sessizlik ve derinlik halesiyle sarmalamak, çevrelerinde bir baş dönmesi yaratmak istedim. Bundan dolayıdır ki melekler gibi gördüm onları...”
SANATTA BALTHUS MİRASI
“Atölyem mabedimdir” diyen Balthus için resim yapmak bir ibadetti. Resme bu denli tutkuyla bağlı olan ressam, 20. yüzyılın İtalyan primitiflerinden, Cézanne’dan Bonnard’dan, Uzakdoğu resminden esinlenen stilini sonuna dek korumasına karşın 20. yüzyılın en büyük ressamlarından biri olarak nitelendirildi. Modern sanatın altına imza aran Jan Saudek, Will Barnet, Duane Michals, John Currin ve daha niceleri Balthus’un mirasını sürdürenler arasında sayılabilir.
Balthus mirası beyazperdede de kendini gösterdi. Fransız Yeni Dalga Akımını benimseyenlerden Jacques Rivette ve François Truffaut’nun filmlerinde Balthus gizlendiği perdenin arkasından seyirciye göz kırpan bir oyuncu gibidir. Örneğin, Rivette bir söyleşisinde Balthus’a olan hayranlığını dile getirir ve Hurlevent (1985) filmini çekmeden önce Balthus’un 1930’lu yıllarda tamamladığı resimler üzerine uzun uzun düşündüğünü ifade eder. Truffaut da Domicile Gonjugal (1970) filminin bir sahnesinde Balthus’un Penceredeki Kız’ını (1957) kullanarak ustaya selam gönderir. Christine adındaki genç kadın (Jean-Pierre Léaud) eşiyle (Claude Jade) kavga ettiği sırada duvarda asılı duran Balthus tablosunu verir.
Thomas Harris de dünyaca ünlü dizi romanı Hanibal Lecter’de Balthus’un adına yer vermiş ve seri katil Hanibal’in Balthus’un uzaktan akrabası olduğunu yazmıştı.

8 Haziran 2009 Pazartesi

Wim Wenders: Bundan böyle korku filmi çekeceğim! (TARAFPazar/07.06.2009)


Çeviren: Berfin Varışlı


Finn, dünyaca ünlü bir fotoğrafçıdır. Sürekli müzik dinlediği için kulağından hiç çıkarmadığı kulaklığı ile yaşayan Finn, bir süre sonra hayatının anlamsızlığını fark eder ve her şeyi arkada bırakıp uzaklaşmak ister. Yıllardır yaşadığı Düsseldorf’tan ayrılıp, Sicilya’nın başkenti Palermo’ya gider. Bu kaçışın hayatını alt üst edeceğini çok sonradan anlayacaktır. Şehir merkezinde gerçekleştirdiği bir fotoğraf çekim esnasında cehennemin içinden geçen gerçekdışı bir seyahat yaşayan Finn, bu gerçekdışı seyahati sırasında Flavia adında, güzel ve gizemli bir melekle tanışır. Flavia, Finn’in en büyük korkusuyla karşılaşmasına yardımcı olacaktır, Bu korku, ölümün ta kendisidir.


Palermo’da Yüzleşme’nin oyuncu kadrosu da hayli ilginç. Almanya’nın en ünlü rock gruplarından biri olan Ölü Pantolonlar’ın (Die Toten Hosen) çekici bir o kadar da asi solisti Campino, tüm dünyaya ün salmış, gittiği yerde rock star gibi karşılanan fotoğraf sanatçısı Finn rolünde karşımıza çıkarken, Campino’nun Palermo’da karşılaştığı ve gerçek aşkı bulduğu Flavia adındaki melek rolünü ise Türk seyircisinin Ferzan Özpetek’in filmlerinden tanıdığı İtalyan oyuncu Giovanna Mezzogiorno üstleniyor. Filmde rol alan diğer oyuncular ise Wenders’ın birçok filminde rol alan yakın dostu Dennis Hopper, ünlü rock şarkıcısı Patti Smith, Alman aktör Gerhard Gutberlet, ve Inga Busch.


Usta yönetmen Wim Wenders’ın Palermo’da yüzleşme adlı filmiyle ilgili geçen sene Cannes Film Festivali’nde www.hollywoodindustry.com internet sitesine verdiği röportajı yayınlıyoruz.


Palermo’da Yüzleşme’yi Cannes Film Festivali’ne yetiştirmek için büyük çaba harcadığınızı biliyorum. Bu süreci anlatır mısınız?


Filmin son rötuşlarını pazartesi gecesi tamamladım ve en son halini çarşamba günü Cannes’a gönderdim. Film cumartesi günü gösterildi. Bu kargaşa içerisinde biraz stresli günler geçirdim. Ama biz geç kalacağımızı çok önceden biliyorduk. Zaten filmin festivalin sonunda gösterilme nedeni de budur. İlk başlarda birçok aksilikle karşılaştık ancak bunların üstesinden kolayca geldik. Festivalin açılışını televizyonda izlediğimizde biz daha filmimizin mixini yapıyorduk. Zamanımız gittikçe daralıyordu ve içinde bulunduğumuz durum heyecan vericiydi. Ama biz filmi yetiştireceğimize inandık ve çok çalıştık. Sonunda başardık.


Palermo’da Yüzleşme, 15 yıl önce kamera arkasına geçtiğiniz Ne Kadar Uzaksa O Kadar Yakın’dan bu yana Almanya’da çektiğiniz ilk film. Üstelik Palermo’da Yüzleşme’yi doğduğunuz şehir Düsseldorf’ta çektiniz. Sizi geriye götüren nedir?


Evet, çocukluk yıllarımda çektiğim Super 8 filmi dışında Düsseldorf’ta hiç film çekmemiştim. Palermo’da Yüzleşme’yi Düsseldorf’ta çekmemin en büyük nedeni başrol oyuncusu Campino’dur. Campino gerçek anlamda bir Düsseldorf’lu ve hali hazırda Düsseldorf’ta yaşayan gerçek bir yerel kahraman. Fotoğraf sanatçısı Finn’i oynayacak aktörün özellikle Düsseldorf’lu olmasını istedim çünkü Düsseldorf, Almanya’nın önde gelen modern fotoğraf sanatçılarının çoğunun doğup büyüdüğü bir şehir. Aynı zamanda Düsseldorf ekolü İkinci Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan fotoğraf ekollerinin en büyüğüdür. Bu nedenle benim fotoğraf sanatçısı kahramanım Düsseldorf’lu olmalıydı.


Campino’nun solistliğini yaptığı, Almanya’nın en büyük rock grubu olan ve şu sıralar Avrupa’yı kasıp kavuran Ölü Pantolonlar’ın (The Toten Hosen) bütün üyeleri Düsseldorf’ta doğup büyümüş.


Aslına bakarsanız ben hikâyeyi Campino için yazdım. Campino’yu önceden bir klip çekimi sırasında tanımıştım. Hikâyeyi yazarken aklımın bir köşesinde onun profesyonel bir aktör olmadığı düşüncesini bulundurmaya gayret gösterdim. Filme başladıktan çok sonra ondaki oyunculuk yeteneğinin farkına vardım. Film bittikten sonra geriye baktığımda çok doğru bir karar verdiğimi anladım. Filmden önce kimse onun oyunculuk yeteneğinin farkında değildi. Ama bence artık Campino profesyonel bir aktör.


Dediğim gibi Campino, benim için o filmdeki fotoğrafçıyı oynayabilecek tek oyuncuydu. Ve ben onun filme esrarengiz bir şeyler katacağını biliyordum.


Mekân ve mimari, filmlerinizde her zaman büyük rol oynadı. Doğduğunuz şehirde fotoğraf çekmek nasıl bir duygu?


Çok iyi bildiğiniz bir yerde film çekmek zordur. En iyi bildiğiniz yerdir sizi en çok zorlayan. İşte bu yüzden ben film çekmek için genellikle daha önce hiç bilmediğim, görmediğim yerlere giderim, San Francisco, Lizbon, Tokyo ve Palermo gibi. Benim teorime göre, bu size yanlış gelebilir, bir yabancı olarak orada yaşayan birinin bildiğinden daha güzel yerler görüp keşfedebilirsiniz. Kalbinize yakın olan bir şeyi görmek çok zordur. Örneğin çocukluğunu Ren nehri kıyısında geçiren birini düşünün. 50 yıl sonra tekrar oraya gittiğinde Ren nehrini çocukluğundan ayrı düşünmesi nehri çocukluğunu anımsamadan görmesi mümkün değildir. Bu nedenle ben hiç kendi doğduğum şehirde, Düsseldorf’ta film yapmak istemedim. Ben yalnızca fotoğraf ile ilgili; çağdaş fotoğraf sanatçılarının karşı karşıya kaldığı sorular ve sorunlar ile ilgili bir film çekmek istedim. Filmi çektim ve gördüm ki fotoğrafçıların en çok karşılaştıkları, onları en çok zorlayan sorun gerçeklik sorunu. Sanırım, fotoğrafçılıktan başka gerçeklik sorunuyla bu denli haşır neşir olan,bu konuda kafa yoran başka bir meslek yoktur.


Palermo’da Yüzleşme bir korku filmi. Siz filmlerinizde türün gereği neyse onu yapan bir yönetmensiniz.


Genellikle türe göre hareket ettiğim doğrudur. Özellikle korku filmi çekeceğim için Palermo’da Yüzleşme’de bu yolu seçtim. 1977 yılında tamamladığım Amerikalı Arkadaş/American Friend ve ondan 20 sene sonra yaptığım Şiddetin Sonu/The End of Violence’da da bunu görmek mümkün. Korku filmi türünde daha önce hiç film yapmadım. Bu anlamda Palermo’da Yüzleşme bir ilktir. Aslına bakarsanız Palermo’da Yüzleşme tam da korku türünün sınırları içinde yer alan bir film değil. Türünün tüm özelliklerini yansıtmıyor.


Film yaparken türün sınırları içinde durabilmek çok zordur. Sınırları aşmadan film çeken yönetmenleri oldum olası kıskanmışımdır. Ben maalesef bunu başaramıyorum çünkü o disipline sahip değilim. Türler konusunda sevdiğim tek şey, izleyicinin beklentileriyle oynamak ve var olan kuralları hiçe saymaktır.


Bana göre türler komik şeylerdir. Türler cennet de olabilir cehennem de. Türler sadece fikirlerinizi toplamıza ve onları bir hedefe kanalize etmeye yardımcı olur, seyirciye rehberlik etmeye yarar. Ancak yönetmene anlatmak istediği konuyla ilgili hiçbir yardımda bulunmazlar. Başka başka hikâyeler anlatmaya kalksanız öfkelenirler çünkü onların sınırları vardır ve o sınırın dışına çıkmanızı hoş karşılamazlar. Bu yüzden benim durumumda olan bir yönetmenin işi çok zordur. Çünkü ben türlü türlü hikâyeler anlatmak isteyen biriyim.


Size şunu söyleyebilirim, bundan sonra çekeceğim film bir tür filmi olacak, bir korku filmi. Filmin adını Miso Soup olarak düşünüyorum. Çok ünlü bir Japon romanından uyarlanan bir film olacak bu film. Başrol için Willem Dafoe’yu düşünüyorum. Çekimleri Tokyo’da gerçekleştireceğiz. Ve sizi temin ederim bu film çok heyecanlı olacak. Film hakkında şimdilik başka bir şey söylemem mümkün değil.


25 Mayıs 2009 Pazartesi

Özen Yula ile 'Gizli Aşk Bu!' söyleşisi (TARAF Pazar/24.05.2009)


Müjde Ermeni asıllı Adile Hanımın kızıdır. Gizliden gizliye mahallenin emlakçısı Şener’e vurgundur, Şener de ona. Kimseler bilmez sanırlar aşklarını ama herkes farkındadır yangınlarının. Şener’in babası Müjde’yi gelini olarak görmek istemez, Müslüman bir kız ister oğluna. Ama oğlu Şener’in gözü müjde’den başkasını görmez. Mahallede Müjde’nin bir talibi daha vardır, Uğur, hani ‘işini bilir’ diye tabir edilen genç delikanlılardan. Müjde’yi Şener’in hayatıyla tehdit eder ve sonunda Müjde Şener’in değil Uğur’un eşi olur, istemeye istemeye. Şener de aşkını kalbine gömer ve onu kalbindeki aşkıyla kabul eden Hümeyra ile evlenir. Aradan yıllar geçer, Müjde mahalleye geri döner, yanında güzeller güzeli kızı Özgü’yle. Bir bakanın bir daha baktığı Özgü’yle tesadüfen yolda tanışan Oktay, genç kıza ilk görüşte aşık olur… Oktay kim midir? Şener’in tıpatıp kendine benzeyen oğlu, ilk göz ağrısı...
Limonata tadında bir kitap Gizli Aşk Bu. Adını o meşhur şarkıdan alan, kahramanlarının isimlerinin bir yerlerden çok tanıdık geldiği Gizli Aşk Bu’yu, yazar Özen Yula ile konuştuk
İlk olarak sizin sözünüzle başlamak istiyorum, "hikâye dinler gibi sevenlerin dönemini" anlatan bir roman bu. Nereden çıktı böyle bir roman yazmak?
Yaklaşık iki yıl önce Mediha Demirkıran'ın bir CD'si çıkmıştı, yanieski plaklarını alıp bir CD haline getirmişler. Onu aldım evde dinlerken, birden Gizli Aşk bu şarkısı başladı. Gizli Aşk Bu çalarken de gözümün önüne görüntüler gelmeye başladı. Kitaptaki gibi merdivenden çıkan bir kadın, arkasından gelen kızı... Sonra hikâyeyi oturdum bir tretman olarak yazdım. Karakterlerin adı farklıydı ama film olsaydı oynamasını istediğim isimler vardı. Yazdım ve 12 sayfalık bir tretman oldu. Sonra bunu farklı arkadaşlarla paylaştım, nasıl olur diye. Kafasına güvendiğim yönetmen arkadaşım Adnan Azar "bundan aslında iyi dizi olabilir" dedi. Sonra aradan zaman geçti ve ben bıraktım. Geçen kış kasım ayında Ankara'daydım. Orada yazmam gereken bir şeyler vardı. Bir kaçış gibi birden bire bu hikâye aklıma geldi ve bu hikâye kendini yazdırmaya başladı. Ama hakikaten inanılmaz bir coşkuyla akıp gitti o benden. Hikâye hazırdı ve tıkır tıkır işledi. Samimi olarak söylüyorum, herhalde böyle bir romanı başkası yazsa ve ben okusaydım mutlu olurdum. Yani okumak istediğim bir şeyi yazmışım demek ki. Bundan önce hep anlatmam gerektiğini düşündüğüm kederli hayatları, eksik hayatları anlattım. Baskı görmüş insanların hikâyeleri, zulme uğramış çocuklar, kadınlar, yaşlılar üzerine. Onlar adına konuşmak gibi bir görev üstlenmiştim. Edebiyatın bir işlevi varsa, bu kendi adına konuşamayan insanların yerine de bir şeyler söylemektir. Bu roman o kahramanlardan izin almam gibi bir şey oldu.
Hikâyeyi film izler gibi okuyoruz. Kitap ileride film olacak mı?
Belki film olabilir ama kitapta ismini verdiğim oyuncuların bir araya gelmesi çok zor. En küçük rollerde bile bugün Türk sinemasının starı olan insanların adları var. Onların hiçbir şekilde böyle bir şey için hiçbir şekilde bir araya gelebileceklerini sanmıyorum açıkçası. Ama kitabın mantığı olarak başka insanlar bu rolleri oynayabilir, neden olmasın ve bu da yeni ve farklı bir katman daha katabilir filme. Ama işte bunu yapacak zekâda bir yapımcı bulmak çok zor. Buna gönlünü yatıracak bir yapımcı bulunması gerekiyor.
Karakterlerin isimlerini nasıl oluşturdunuz? Müjde, Şener, Uğur, Serra, Hümeyra ve daha niceleri…Bu isimleri kitapta kullanmak nereden aklınıza geldi?
Keşke o rolü o oynasaydı, ne kadar güzel olurdu diye düşündüm. Şener Şen, küçük Ayhan Işık bıyıkları bırakmış, düzgün, efendi, evvel zaman beyefendisi bir emlakçıyı oynasa.... Çok da yabancısı olduğumuz bir kadro değil, birçok filmde gördüğümüz, aşina olduğumuz starlar var. Bu kitap özellikle onlara saygı duruşu niteliğinde.
Kitabın bölüm başlıkları da hayli ilginç... Her bölümün başlığı farklı bir aşk tanımı... Bir bakıma gizli aşkın nedenini anlıyoruz sanki bu tanımlardan.
Aslında “Gizli aşk diye bir şey yok. İnsanlar gizlediğini ve yaşadığını sanır ama çevredeki herkes bunu görür ve anlar. Saygılarından susar." Baktığınızda, gündelik hayatta da kendi mahallenizde, yakın çevrenizde, okulunuzda, işyerinizde gizli aşk yaşadığını sanan insanlar kendilerine hâkim olamazlar. Pırıl pırıldırlar. Âşık olduğu insanı gördüğü zaman sesi değişir, yüzü değişir, tavrı değişir...Çevredeki insanlar bunun farkına varır. Ama bu gizli aşk diye geçer. Dolayısıyla böyle bir gizli aşk kavramı söz konusu. Ama buradaki temel neden delikanlının babasının daha tipik aile yapısından geliyor olması ve oğluna eli yüzü düzgün, dini bütün bir kız almayı istemesi. Ama biliyor ki, oğlunun gönlünde Ermeni asıllı bir hanım var. Dolayısıyla iki gencin bu aşkı tam olarak ortaya çıkaramamaları...Onun da dışında ilginç bir biçimde isteseler de istemeseler de aşkın karşısında hiçbir şey duramıyor. Ve Victor Hugo'nun eski bir sözünü hatırlıyor başkahraman; "Aşka kimsenin sözü geçmez. İmparatorların bile!"

Ve Cihangir...Romanın başkahramanlarından biri de o!
Farklı farklı kafeleriyle, sokaklarıyla ama özellikle en ummadığımız yerden deniz gören sokaklarıyla Cihangir... Kumrulu Yokuşu da vardır kitapta, Susam Sokağı da. Bazı sokaklarından çıkarken ummadığınız bir anda deniz görür. Bu açıdan bakıldığında mavi bir semttir Cihangir. Romanın içinde değindiğim gibi, Füruzan'ın dediği gibi, "sokaklarından gemiler geçen kent, İstanbul". Cihangir'de özellikle 2007 yılında sıcak bir yaz geçirilir. Ve ben de o yaz içinde Cihangir'de geçen bir aşk öyküsü anlatmak istedim. Bir yandan baktığınız zaman farklı gelir grupları yaşıyor burada. Bu kitap Cihangir'in yerli ahalisi üzerine. Ve ilginç bir geçiş noktası olduğu için Cihangir, bir yandan Tarlabaşı’ndan çıkanlar istiklal'den tarihi yarımadaya gidebilmek için Cihangir'den geçip giderler. Aşağıdan Tophane tarafından çıkanlar yine Cihangir'den geçerler. Dolayısıyla iti uğursuzu, ev kadını, arsızı, hırsızı hepsinin birden topraklarını çiğnediği bir semt Cihangir.

Romanda bir yandan da eski İstanbul'a özlem var.
Kaçınılmaz olarak bu kadar kalabalık nüfus, bu kadar işsizlik oranı, insanların birbirinin haklarına saygı göstermeden yaşamaya çalışmaları, demokrasi kavramının bu kadar yanlış anlaşılması bir takım kargaşalar yaratıyor. Dolayısıyla orada demek istediğim eski İstanbullulara acımakla ilgili bir kavram değil aslında. Burada yaşayan farklı bir yaşama zevkine sahip insanlara gerçekten yazık. Onu ben de düşünüyorum. Ancak bu İstanbul için geçerli değil, bütün Türkiye için geçerli. Bu Ankara için de geçerli, İzmir için de geçerli, Diyarbakır için de geçerli. Biz Türkiye'de gereğinden hızlı bir değişim içindeyiz. Kalıcılık bizim geleneğimizde yok. Her yerin durmuş oturmuş ahalisi sonradan gelen bilgisiz ve cahil bir sessiz yığının yaşam tarzını bir şekilde benimsemek zorunda. Kabullenmedikleri takdirde yapacakları bir şey de yok. Bu şehrin yeni sahipleri daha arsızlar, daha haklarını ele geçirmek istiyorlar, çünkü yaşam onlar için çok daha zor anlamda sürüyor ve bu sorunun çözümü de yok.
Ama kitapta bu dediğiniz sorunlardan hiçbiri yok. Kitaptaki Cihangir eski huzurlu Cihangir, mahallelinin huzur içinde yaşadığı bir Cihangir anlattığınız...
Aslına bakarsanız kitap değişen düzenden haber veriyor. Rant kavgalarından, oranın birileri tarafından ele geçirilmeye çalışılmasından aslında değişen bir insan grubunun varlığı anlatılıyor. Ama yaşadıkları ilişki ve kitaba o dönemin insanlarının hâkim olmasıyla, daha çok "bakın böyle bir yaşam tarzı da var"ı hatırlatmak istiyorum.