31 Mart 2009 Salı

Bir şehri anlamak: Moskova (TARAF.PAZAR/29.03.09)

BERFİN VARIŞLI

Moskova, sert karasal iklimi ve nostaljik çehresiyle tavizsiz, kibirli ve bir o kadar da katı bir kadını andırıyor. Çehov’dan Gorki’ye, Tolstoy’dan Gogol’a Rus edebiyatının en çarpıcı örneklerine mekân olan başkent, üzerinden hiç çıkarmadığı komünizm elbisesi ile misafirlerini kendine hayran bırakıyor

Geçen hafta Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın davetlisi olarak Moskova’daydım. Bakan Ertuğrul Günay, değerli eşi Gülten Günay ve beraberindeki heyetle birlikte Moskova’ya gidiş nedenimiz dünyanın en büyük turizm fuarlarından biri olan MITT Moskova Fuarı’na katılarak Türk turizmcilerine destek vermekti. Heyetin kuşkusuz en renkli konuğu ise bu yıl Eurovision Şarkı Yarışması’nda Türkiye’yi temsil edecek olan Hadise’ydi. Hadise, sıcacık ve mütevazı tavrıyla sempatimizi kazanmakla kalmadı, iki günlük ziyaretimizde verdiği iki konserde hareketli şarkılarıyla ‘coşan’ Moskovalıları kendine hayran bıraktı.
Moskova beni öteden beri heyecanlandıran, ilk fırsatta görmek istediğim bir şehirdi. Her ne kadar Tolstoy, Dostoyevski ve Puşkin rehberliğinde defalarca Moskova’yı ziyaret etmiş olsam da bir zamanlar komünizmin başkenti olan bu şehrin sokaklarını arşınlamak, havasını solumak, insanlarıyla sohbet etmek benim için ‘mutlaka yapılması gerekenler listesi’nin en baş sıralarında geliyordu. Bu arada şunu hemen belirtmeliyim, bu saydığım uktelerin üçüncüsünü gerçekleştirdiğimi söylersem yalan olur çünkü ne Ruslar doğru düzgün İngilizce, ne de ben Rusça biliyorum!

Komünizm döneminde gazetelerden okuduğumuz, televizyonlardan izlediğimiz o ‘dışarıya kapalılık’ bir miktar hız keserek devam ediyor ve Ruslar hâlâ sanki “biz kocaman bir ülkeyiz, nüfusumuz da bize yeter doğal kaynaklarımız da! Kimseye ihtiyacımız yok” der gibi kabuklarından çıkmayı reddediyorlar ve dışarıya kuşkuyla bakıyorlar. Bunun en büyük örneği, dünyanın sayılı galerileri ve müzelerinde eşine az rastlanabilir sanat eserlerini barından metro istasyonlarında, ki Moskova’ya giden turistlerin çoğu Kızıl Meydan’ı görmeden önce ilk bu istasyonları ziyaret ediyor, tabelalarında Latin alfabesini kullanmayarak meraklı turistlerin sayısız kaybolma deneyimi yaşamalarına yol açmaları. İşte sırf bu yönüyle dahi Moskova, Winston Churchill’in “bir muammanın içindeki sırlarla sarmalanmış bir bilmece” tanımını doğrularcasına kibirli, biraz üstten bakarak kafa sallayan bir şehir. Moskova bir bilmece, çözmesi zor ama bir o kadar da zevkli bir bilmece. Zaten zor olmasa çözmenin ne anlamı kalırdı ki?
Tolstoy Savaş ve Barış’ta Moskova için şöyle der: “Her Rus, Moskova’yı annesi gibi görür”. Rusları bir ana şevkatiyle saran Moskova, yüzyıllardan bu yana Rusya’nın politik, ekonomik kültürel, dini ve belki de en önemlisi Rus İmparatorluğu’nun çekirdeğini oluşturduğundan dolayı manevi merkezidir ve bu sorumluluğu günümüze dek sarsılmadan taşır. Eski devlet başkanı şimdinin başbakanı Vladimir Putin önderliğindeki hükümete ev sahipliği yapan Moskova, resmi kayıtlara göre 11, resmi olmayanlara göre ise 13 milyonluk nüfusuyla bir zamanlar Amerika’ya kafa tutan bu koca devleti layıkıyla ayakta tutar.

KORKUNÇ İVAN VE KREMLİN

Kremlin eski rusça’da kale anlamına geliyor ve rehberimizin dediğine göre Rusya’da irili ufaklı birçok ‘kremlin’ var ve hepsinin mimarisi birbirine benziyor. Tabii 24 hektarlık alana yayılan, Moskova’daki Kremlin bunların en görkemlisi ve en büyüğü. Aşılmaz duvarlarıyla Moskova’yı sarıp sarmalayan Kremlin surlarının ilk tuğlası 15. yüzyılda ülkesini Moğollara karşı korumayı hedefleyen Büyük İvan zamanında atılır. İroniktir ki Kremlin’in genişletilmesi ve geliştirilmesi, hükümdarlığı zamanında deyim yerindeyse etrafa kan kusturan, ismini tarihe kanlı harflerle yazdırmış Korkunç İvan’a (IV. İvan) nasip olur. Üç yaşında tahta çıkan ve 51 yıl boyunca bu büyük imparatorluğu yöneten Korkunç İvan Rusya’nın ilk gizli polis teşkilatını kuran, işkence ve kan dökmekten zevk alan bir hükümdardır. 17 yaşında Metropolit tarafından ‘çar’ ilan edilerek Rusya’nın ilk çarı olan Çar Korkunç İvan, ne hikmetse sanata düşkünlüğüyle bilinir ve ülkede birçok sanat galerisi onun zamanında açılır. Moskova’ya ilk matbaayı da getiren Korkunç İvan’ın bu katkıları insanlık adına açtığı derin yaraları siler mi, işte o tartışılır.
Moskova ırmağı kıyısı boyunca arz-ı endam eden Kremlin bile tek başına, imparatorluğun şaşaalı dönemlerini biraz olsun solumanıza yardımcı olacaktır. Kremlin’in en dikkat çekici öğesi, 1945’te inşa edilen 80 metre yüksekliğindeki Kutsal Üçleme Kulesi’dir. Bu kule aynı zamanda Kremlin’e giriş kapısıdır. Kremlin’i gezerken dikkatinizi çekecek bir başka yapı da altından yapıla soğan kuleleriyle Büyük İvan Çan Kulesi’dir. İçinde en büyüğü 64 ton olmak üzere toplam 21 adet çan bulunan kulenin hemen yanında Londra’daki Big Ben’i bile kıskandıran 200 tonluk Çar Çanı yer alır. 18. yüzyılda yapımı tamamlanan bu devasa çan, Kremlin’de çıkan büyük bir yangın sonucu bir kez bile çalınamadan parçalanmıştır.

SOĞAN KUBBELERİN BÜYÜSÜ

Moskova deyince akla Kızıl Meydan gelir ya, yüzyıllardan bu yana birçok mitinge, gösteriye, hatta idama şahitlik yapan Kızıl Meydan bunun haklı gururunu yaşar. Sovyetler Birliği zamanında her yıl 1 Mayıs ve 7 Kasımda askeri kuvvetlerin güç gösterisi yaparcasına gerçekleştirdikleri geçit töreni de Kızıl Meydanın tarihe vurduğu bir damga niteliğindedir. Eğer meydana ırmak tarafından değil de metro tarafından girdiyseniz, rengarenk soğan kubbelere varmadan sizi kızıl ve siyah granitten yapılmış alçak bir piramit selamlar. Biraz dikkatli bakınca o piramitin üstünde L-e-n-i-n diye okuyabileceğiniz yazıyı farkedeceksiniz ki kiril alfabesiyle yazılmış kelime size bu piramitin içinde Sovyetler Birliği’nin kurucusunun mozalesinin bulunduğunu fısıldar. Şanslıysanız, o gün mozalenin halka açık olduğu gündür.

Lenin’in mozalesinin bulunduğu piramiti geçtikten sonra Kızıl Meydan’a gelme nedeninizi bir kez daha hatırlarsınız; Rengârenk soğan kubbeleri görmek! Bir anlamda Moskova’nın yüzü olan bu soğan kubbeler, Aziz Vasili Katedrali’nin altın sarısı çanlarını taşıyan kubbelerden başkası değildir. Ve bilin bakalım bu kubbeler kimin zamanında yapıldı? Cevap; Korkunç İvan... Hükümdar, azılı düşmanı Tatarlara karşı kazandığı zaferin anısına, bu büyüleyici kiliseyi inşa ettirdiği bilinir. Ve hikâye bu ki, Korkunç İvan bu kiliseyi o kadar beğenmiş ki, değil Rusya’da, dünyanın başka yerinde bundan daha güzel bir yapı inşa edemesinler diye, mimarın gözlerini kör ettirmiş. Kısacası Korkunç İvan böylece korkunçluğunu bir kez daha tüm dünyaya göstermiş!

BOLŞOY’DA KUĞU GÖLÜ

Moskova’da Kızıl Meydan’dan sonra ziyaret edilmesi gereken en önemli yerlerden biri kuşkusuz Tiyatro Meydanı ve buradaki Bolşoy Tiyatrosu. Orijinali 1824 yılında inşa edilen Bolşoy Tiyatrosu, büyük yangın sırasında kül olmuş ve 1850’lerde yerine şimdiki Bolşoy Tiyartosu yapılmış. Pastel pembe ve beyaz tonlarıyla bir pastayı andıran Bolşoy Tiyatrosu’nun dışı mütevazı içi ise oldukça gösterişlidir. Kırmızı ve altın rengiyle lüksün ve burjuvazinin sembolü haline gelen Bolşoy Tiyatrosu, 1877 yılında Çaykovski’nin Kuğu Gölü Balesi’nin galasına ev sahipliği yapmıştır. Bolşoy’da uzun yıllar süren restorasyon çalışmasının bu yıl sonunda sona ereceğini ve eskiden olduğu gibi önümüzdeki seneden itibaren Kuğu Gölü’nün sanatseverlerle buluşacağını hatırlatalım.

MARX VE LENİN KARŞI KARŞIYA

Tiyatro Meydanı’nın dikkat çeken bir başka üyesi de üzerinde “Dünyanın bütün işçileri, birleşin!” yazan devasa Karl Marx heykelidir. Bir benzerinin Berlin’de bulunduğu bu heykelin biraz ilerisindeki kırmızı tuğlalı bina ise Merkez Lenin Müzesi’dir. Devrim liderini onurlandırmak üzere yapılan bu müzenin adına bakıp aldanmayın; binayı gezerken sadece bir kaç odanın Lenin’e ayrılmış olduğunu görüp hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. Ayrıca, eskiden burada bulunan Lenin’e ait kişisel eşyaların çoğu da zamanla toplatılıp kaldırılmıştır.

Sadece İkinci Dünya Savaşı’nda 26 milyon insanını kaybeden Rusya, başından geçen onca kanlı savaş, devrim, çatışma nedeniyle yaşlı ve yorgun bir kadın görünümünde. Deyim yerindeyse su yerine votka tüketen, sabah kahvaltıda balık yiyen Rusların çoğu, bir zamanlar ülkeyi kasıp kavuran komünist rejim ile yoğrulduklarından olsa gerek sert ve tavizsizler. Sokaklarda Batı kültürü almış gençleri görmek de mümkün, yoldaşını hiç para almadan istediği yere götürecek eski bir komünist taksi şoförlerini de. Latin alfabesinin adeta günah olduğu bu memlekette siz siz olun bir şey alırken iyi bir pazarlık yapın, zira 30 rublelik malı size 500 rubleye satmaya çalışan kurnaz satıcılarla karşılaşmanız işten bile değil!

Gökten bir yıldız daha kaydı (TARAFPAZAR/22.03.2009)

Her ölüm erken, yersiz ve zamansızdır. İşine sadık ölüm meleği onu yanımızdan alıp uçar gider, daha yapacak onca şey varken. İşte o karanlık ölüm meleği geçen hafta yine iş başındaydı ve bu sefer sinemanın sempatik ve güleç yüzü Natasha Richardson’ı hiç beklemediği, beklenmedik bir zamanda aldı, uçtu ve gitti. Ve ölüm kimselere yakışmadığı gibi ona da hiç yakışmadı.
Eşi Liam Nelson ve çocuklarıyla Kanada’nın beyazlara bürünmüş kayak merkezi Mont Tremblant’a gidip biraz dinlenmeyi tercih etmişti. Ölüm meleğinin onu burada karşılayacağını nereden bilebilirdi?
45 yaşında hayatını kaybeden Natasha Richardson, Oscarlı iki sinemacının oğluydu. 1963’te izleyiciyle buluşan Tom Jones filmiyle En İyi Yönetmen Oscar’ına sahip olan Britanyalı eski yönetmen ve film yapımcısı Tony Richardson ve yine Oscar ödüllü ünlü oyuncu Vanessa Redgrave’in kızı olarak dünyaya gelir. Oyunculuk genleri yine kendini gösterir; dünya sinema tarihinde yeri olan Redgrave ailesinin genç kuşağının bir üyesi olan Richardson, anne ve babasının yanı sıra, kardeşi Joely, kuzenleri Lynn, Corni ve Jemma Redgrave gibi sinemayı seçer.
Dört yaşında kameralarla tanışan Richardson, babasının yönetmenliğini yaptığı ilk filmi olan The Charge of the Light Brigade’deki küçük rolüyle 1968 yılında sinema dünyasına adım atar. Bundan sonrası çorap söküğü gibi gelir. Londra Üniversitesi’nde tiyatro eğitimi alan Richardson, Britanya’nın dört bir yanındaki çeşitli tiyatrolarda rol almaya başlar. 1986’ya kadar tiyatro ile uğraşan Richardson, 1986’da yönetmenliğini Ken Russell’ın üstlendiği The Gothic filmiyle tekrar sinemaseverlerle buluşur. Bu filmdeki Mary Shelley rolüyle dikkatleri üzerine çeken Richardson 1993 yılına kadar tiyatroya ara verir ve tüm zamanını sinemaya ayırır. 1986’dan 1992’ye kadar geçen her yıla bir film sığdırmayı başaran oyuncu için 1990 yılı ödül yılı olmuştur zira, Yabancı Kucak/The Comfort of Strangers ve Damızlık Kızın Öyküsü/The Handmaid’s Tale filmleriyle Britanyalı sinema otoriteleri tarafından En İyi Kadın Oyuncu ödülünü eve götürür. Kariyerinin en parlak yılı olan 1990’da Richardson, ünlü film yapımcısı Robert Fox ile evlenir, ancak bu evlilik sadece iki yıl sürer.
Babasını 1991 yılında AIDS nedeniyle kaybeden Natasha Richardson, vaktinin büyük bir bölümünü AIDS ile savaşa ayırır ve ABD AIDS Araştırmaları Vakfı için gönüllü çalışarak vakfın bütçesine milyonlarca dolar kazandırır. Hemen hemen her röportajında çocuk yaşta anne ve babasının ayrılması nedeniyle mutsuz bir aile yaşamı sürdüğünü belirten Richardson için 1993 yılı tüm özlemlerini giderdiği bir yıldır. Takvimler 1993’ü işaret ettiğinde aşığı olduğu sinemaya geri dönen Richardson, Broadway’de gösterilen Anna Christie oyunundaki rolüyle Dünya Tiyatro ödülüne layık görülür. Bu oyunun çalışmalarına devam ederken kendisi gibi bir oyuncu olan İrlandalı Liam Neeson ile hayatını birleştirir ve bu mutlu evlilikten Micheal ve Daniel adında iki oğulları olur.
Natasha Richardson ve Liam Neeson çifti, medyatik kimliklerine rağmen sürdürmeyi başardıkları düzenli aile hayatlarıyla, Hollywood’un örnek çiftlerden biriydi. Katıldıkları her davette etrafa gülücükler saçan çiftin mutlulukları natasha Richardson’ın kayak yaptığı sırada düşüp kafasını yere çarpması sonucu 18 Mart günü son buldu. Kaza sonrasında acilen New York’taki bir hastaneye kaldırılan ünlü oyuncunun tüm müdahalelere rağmen beyin ölümü gerçekleşti ve ünlü oyuncu 20 Martta hayata gözlerini yumdu. Cenaze töreninde Liam Neeson, eşinin tabutunun başından bir an olsun ayrılmazken, onu teselli etme görevi 2006 yılında Vannessa Redgrave ile hayatını birleştiren ünlü aktör Franco Nero’ya düştü.