24 Nisan 2009 Cuma

Füruzan diye bir öykü... (TARAF Pazar/26.04.2009)


BERFİN VARIŞLI


“Memet Fuat, Füruzan için ‘Orhan Kemal’in kahramanı olan kızlardan biri yazmaya başladı’ demiş. Daha çocukken yaşantısı, bir öykü kahramanı, Orhan Kemal’in kahramanları denli o kadar zengindi ki…” bu sözler Füruzan Diye Bir Öykü kitabını Füruzan’la beraber hazırlayan Faruk Şüyün’e ait. Füruzan bir öykü… Füruzan bir kadın, duyarlı bir kadın, ve Füruzan bir yazar... Türk Edebiyatı’nın en yetkin yazarlarından biri…
Onun kitapları öyle çabucak bir çırpıda okunacak türden kitaplar değil. Hani vapurda, otobüste ya da uzun uçak yolculuklarında zaman geçirmek için o okunanlar gibi okunduğu anda tüketilecek kitaplar değil onlar. Füruzan’ı deniz kıyısında okumalısınız, yüzünüzü meltemler püfür püfür okşarken…Ya da bir ağacın altında tatmalısınız öykülerini. Hepsinin üzerine uzun uzun düşünmeli, kafa yormalı, fikir üretmelisiniz. Çünkü Füruzan bizi yazıyor. Yalın diliyle bizi anlatıyor. İlk kitabı Parasız Yatılı’dan beri bu böyle. Öykülerinde kurgu yok, her şey gerçek her şey göründüğü gibi. Hikâyelerindeki kahramanlarla mutlaka bir yerlerde karşılaşmışsınızdır, tanışmışsınızdır, öyle sahicidir kahramanları… Sanki satırlardan fırlayıp karşımıza geçip bize kendilerini anlatırlar. Yaşanmışlarını, kimi zaman hüzünlerini, kimi zaman mutluluklarını ama çoğunlukla acılarını, hayat karşısında ezilmişliklerini, yalnızlıklarını. Gözlerinden silinmeyen hüzün onlarınkinin yansıması sanki… Kocaman ela gözleri derin derin bakıyor, hüzünle harmanlanmış bir bakış bu. Selim İleri bu hüzünlü bakışı “Füruzan öykülerini aynı acıyı duyarak yaşıyor” diye anlatıyor.
Dudakları tebessüm etse de gözleri onu ele veriyor. Kuşatma’daki Nazan’ı mı düşünüyor acaba? Hani ilkokuldan sonra okuyamayan Nazan, 12 yaşında çalışmaya başlayan Nazan, Haluk Bey’le bir sinema locasına girdiğinde hayatı o küçücük odadan da daha karanlık olan Nazan? Belki de Benim Sinemalarım’daki Nesibe’yi düşünüyordur…Nazan’dan iki yaş büyük olan ama aynı kaderi paylaşan Nesibe’yi. Tek fark Nesibe’nin hayatını karartan, kendini bir et parçası gibi aciz hissetmesine neden olan travmatik olay bir plaj kabininde yaşanır. Füruzan düşmüş kadınlara duyarlılığını Ah…Güzel İstanbul ve Kırlangıç Balıkları’nda da sürdürür.
Düşkünleri anlatır Füruzan, hem de o kadar gerçekçi anlatır ki, kendinizi bir anda romanın içinde bulursunuz. Fethi Naci ustanın dediği gibi kendinizi bir okur gibi değil de istemediği halde “röntgenci” durumuna itilmiş gibi duymaya başlarsınız; bir suçluluk duygusu, daha doğrusu bir suç ortaklığı duygusu yakanıza yapışır. Ve öfkelenirsiniz, içinizdeki isyan duygusunu dizginleyemezsiniz, bir an kitabı bir kenara bırakıp ağlamak bile geçebilir içinizden, hayata baş kaldırmak, bağırıp çağırmak, Haluk Bey’i Yusuf Ağa ile birlikte boğmak, Nesibe ile Nazan’ın küçücük masumiyetlerinin paramparça edilişinin öcünü almak.
Çaresizleri yazar Füruzan, kaybedenleri. Onlara umut vermek için yazar sanki, hiçbir şeyin bitmemiş olduğunu anlatmak, yaşanan her ne olursa olsun bunun onların suçu olmadığını ve ileride güzel günler olduğunu anlatır.
Bir de göçmenleri yazar Füruzan. Parasız Yatılı, Kuşatma ve Benim Sinemalarım’ın bin bir umutla doğup büyüdükleri toprakları, o toprakların altında yatan atalarını, evlerini, kalplerinin yarısını bırakıp giden göçmenleri. Yeni vatanlarına, İstanbul’a bir türlü alışamaz onlar, ellerinden bir tek tarım yapmak gelir çünkü; “Topraktır bildikleri”.
Düşmüşlerin, göçmenlerin yanı sıra Ana-kız hikâyesi de Füruzan’ın olmazsa olmazları arasındadır. İlk kitabının ilk hikâyesi Sabah Eskimişliği, bu konu üzerine kurulmuştur mesela, bir annenin kızına karşı gösterdiği sevgisiz tutum işlenir bu hikâyede. Piyano Çalabilmek’te de bu sefer babayı hor gören bir anayı anlatır; “Ben babana göre değilim ama ne yapacaksın, kader” diyecek kadar hayattan bezmiş bir kadın vardır o hikâyede. Kız babasını ne denli yumuşak anlatıyorsa annesine karşı da o denli acımasızdır, katıdır.
FÜRUZAN AYDINLIK DEMEK
Farsça’da Füruzan aydınlık demek. Füruzan da etrafına ışıltılar saçan ışıl ışıl bir kadın. Hani bir bakanın bir daha bakacağı bir kadın, alımlı, kırılgan, narin. Mina Tansel “İstanbul konuşsaydı Füruzan gibi konuşurdu” diyor... “İstanbul insan olsaydı Füruzan gibi olurdu…” Ve bu aydınlık insan Türkiye’de aydınlık olmanın zorluklarını da yaşamış elbet. Hatta bunun la ilgili bir anısı da var, Faruk Şüyün’ün hazırladığı Füruzan Diye Bir Öykü kitabında: 12 martta Füruzan’ın evi aranır o bilindik manzara eşliğinde. Sıra kitaplara gelir, polis suçlu kitapları bulmak için kütüphaneyi baştan aşağı tarar. Ve sonunda Agatha Christie’nin Cinayet Emri kitabında karar kılar, ismi kışkırtıcı gelir çünkü kitabın. Füruzan hemen “Ama o polisiye bir kitap” der polise. Polisin cevabı trajikomiktir: “Daha iyi ya!”
Füruzan edebiyata kattıkları kadar Türk sinemasına da katkıda bulundu. 1990’da gösterime giren ve aynı adlı romanından uyarlanan Benim Sinemalarım ile yapılmayanı yaptı Füruzan. Haydar Ergülen, Benim Sinemalarım ile ilgili olarak, “İyi edebiyattan iyi film olmaz denir, ki genellikle doğrudur, tersini doğrulayan pek az örnek varsa da o da Füruzandır” diyerek Füruzan’ın bu daldaki başarısını alkışlıyor: “Füruzan iyi edebiyattan iyi film yaptı”. Füruzan Benim Sinemalarım filminin her aşamasında bulundu, senaryoyu yazdı, yönetmen koltuğunu Gülsün Karamustafa ile paylaştı ve ortaya tadına doyulmaz bir sinema klasiği çıktı.
Füruzan bir edebiyat klasiğidir, onu tek nefeste anlatmak çok güç, bir yanını anlatınca öteki yanı eksik kalıyor sanki, bir türlü toparlayamıyor insan. Fakat Faruk Şüyün, bunu başarıyla gerçekleştirmiş. Füruzan’ı Füruzan’ın kendi ağzından ve onu tanıyanların Füruzan yorumlarıyla anlatmış ve ortaya tadına doyulmaz kitap Füruzan Diye Bir Öykü çıkmış…

Handan Öztürk söyleşisi (TARAF Pazar/26.04.2009)


Sert gerçeğin büyülü masalı: Benim ve Roz’un Sonbaharı

BERFİN VARIŞLI

Zaaflarına rağmen doğruların peşinde koşan yerel bir gazeteci, Metin; vahşi ve aynı zamanda masum güzelliğiyle on yaşında bir kız, Roz, Roz’a dansı öğreten ve böylece tek mirası olan dansı onunla yaşatmayı düşleyen eski bir dansöz Tijen, militan günlerinden kalma travmalarla boğuşan Berfin ve muhteşem güzelliği ve kırılgan zarafetiyle Hasankeyf...

Çarpıcı belgeselleri ve ve sürükleyici romanlarıyla belleklerimize kazınan Handan Öztürk, Benim ve Roz’un Sonbaharı adlı filminde ölümün bir başka boyutunu işliyor. Onun filminde insanlar değil, bir tarih, kültür ölüyor, yok oluyor. Bu ölümün- belki katliam daha doğru kelime-katliama karşı durmaya çalışan bir avuç insanın hikâyesi Benim ve Roz’un Sonbaharı. Tarih boyunca irili ufaklı birçok medeniyetin doğuş yeri olan bu topraklar, bu kez terör nedeniyle değil, küçük çıkarlar nedeniyle gözyaşı döküyor. Ve sonunda o hiç olmasın diye dua ettiğimiz olay oluyor ve Hasankeyf, tanıklık ettiği bütün yaşamları, saf hikâyeleri de içine alarak sular altında kalıyor.

1 Mayısta gösterime girecek olan Benim ve Roz’un Sonbaharı üzerine yönetmen Handan Öztürk’le konuştuk.

Hasankeyf’e bir belgesel çekmek için gittiniz ancak döndüğünüzde elinizde uzun metrajlı bir film vardı...

Evet, ben belgesel orijinliyim biliyorsunuz. Orada yaptığım ön çalışmalar sırasında beni etkliyeleyen bütün olaylar içimde kırılmaların bir ifadesi oldu. Açıkçası ben bu filmde biraz günümüz dünyasını da yakalamak istedim. Günümüz dünyasında kalbimi acıtan, beni etkileyen noktaları da ifade etmek istedim. Hakikaten artık güçlünün doğrusunun geçerli olduğu bir dünyaya giriyoruz. Sivil hareketler var, iyi ki varlar ama malesef artık bu merkezin gücü etrafında doğru çok başarılı olamıyor ve başarıya ulaşamıyor. Güçlü olan doğru olarak kendisini satıyor ve iletişim sistemi de ona yönelik olarak kendini yapılandırıyor. Yani burnumuzun dibinde sert gerçekler yaşanıyor ama biz bir sanal dünaya çekiliyoruz ve bu sanal dünya içerisinde tüm bu gerçekleri, doğrulara uzak kalıyoruz. Bu acı gerçek beni çok etkiledi ve Hasankeyf örneği üzerine gitme kararı aldık. Oradaki küçük Şoreş bizi bir takım medya organları tarafından küçük anarşiştler olarak yutturulan, taş atan çocukların da bir ifadesi. Açıkçası, doğuyla ilgili, doğu insanıyla ilgili kafamızda şablonlar var. Bu şablonlar üzerinden doğuya bakış açımız oluşturuluyor. Ben bu filmde Şoreş ile, Rozerin ile, Metin gibi entellektüel bir tip yaratarak, onların içinden, doğunun kendi içinden, kendi değerleri içerisinden tanımlamaya çok itina gösterdim. Oradaki karakterler olaylara bakış açımızdaki şablonları yıkmayı çok önemsedim.

Filmin diğer doğu filmlerinden farkı nedir? Bu aralar doğuda film yapmak, doğu hikâyelerini konu almak epey popüler oldu.

Bu film, doğuya yönelik yapılan çok sahici bir film. Başka filmler var. Türkiye’de belli konulardaki belli rahatlamalarla yapılan filmler var. Bir rant var orada ve bu ranta yönelik filmler yapılıyor. Ama bu filmin özelliği, oyuncusuyla, kurgusuyla ve yönetmeniyle içeriden bir bakış. O bölgeyi belki de ilk kez sahici bir bakışla, samimi bir anlatımla anlatan bir film.

Filmde Tijen’le Roz ilişkisi, Hasankeyf’le orada yaşayan insanların ilişkisiyle paralellik gösteriyor...

Tijen eski bir dansöz, bir sanatsal geçmişi var ve onu küçük Roz’la devam ettirmek için çırpınıyor, Roz’u eğitmeye çalışıyor. İkisinin ilişkisini kişisel olarak gördüğümüzde daha çok etkileniyoruz. Öte yandan koca bir Hasankeyf var, koca bir miras. Antik Roma’dan, Antik Bizans’tan, Selçuklu’dan, Asur’danOsmanlı’dan toplaya toplaya muhteşem bir kültür haline gelmiş bir miras..Ve bu mirasın gözümüzün önünde akıp gitmesi aynı acıyı ve duyarlılığı yaratırsa, ben buna bir katkıda bulunabilirsem çok mutlu olurum.

Filmde direkt olmasa da dolaylık olarak ölümün soğuk yüzüyle burun buruna geliyoruz. Bu bir insanın ölümü değil ama bir kültürün, kültürel mirasın ölümü..

Her batı kendi doğusuna karşı giderek vahşileşiyor. Vahşilik merkezileşiyor. Batının merkezi nedir? Avrupa, ki Avrupa Batı’ya karşı hâlâ vahşi, hele Amerika herkese vahşi. Her ülkenin, bizim ülkemiz de dâhil merkezi, Batısı doğusuna vahşilikle yaklaşıyor. Bu da doğal olarak doğuda bir tepki oluşturuyor. Bu etki tepki içerisinde bir ölüm kültürü gelişiyor. İnsanlar çok kolay ölümü göze alabiliyorlar, çok kolay ölüyorlar, öldürüyorlar. Çocukların önünde babaları ölüyor, kardeşleri ölüyor. Düğün ve cenaze iç içe geçmiş durumda. Ben Batmanlı kadınlarla belgesel yaparken bu ölüm kültürünün- ki Mezopotamya dünya medeniyetinin beşiğidir, yaşamın fışkırdığı antik bir kültürdür, bugün yaşanan bunun tam zıttına dönüştü. Yaşam değil ölüm kültürünün hâkim olduğu bir coğrafya. İntihar eden kadınların belgeselinin ön hazırlığında bunu fark ettim. Batman’da intihar eden kadınlar belgeselin ön hazırlıklarını yaparken Hasankeyf’e götürüldüm. Hasankeyf’in tam tepesindeki kaleye çıktığımda müthiş bir gün batımı vardı, müthiş bir Mezopotamya görüntüsü vardı. O an şu kafama dank etti; en büyük cinayet bu! Koca bir kültür, koca bir tarih yıkılıyor. İşte orada yaptığım ön çalışmalar bu filme dönüştü.

Irak Savaşı ile de bir bağlantı kuruyorsunuz... Kasabası sular altında kalan insanlar ve Irak’ta bombalardan kaçan insanların yolları kesişiyor.

Evet, çünkü dünyanın diğer ülkelerine de gönderme yapmak istiyorum ve açıkçası kaotik bir dönem yaşıyoruz. Yani bir takım insanlar, başka insanlar hakkında çok kolay karar alabiliyorlar. İnsanların kaderini değiştirecek kararlar çok kolay alınıyor. Ama bu kararlarn altında nasıl bir alt üst oluş yarattıklarını, nasıl bir tahribat yarattıklarını göstermeye çalıştık ve o yüzden iki göçmen gurubunu finalde birleştirdik. Bir yanda kasabası bir baraj için yok edilen insanlar, bir kasabanın hikâyesi ve yolculuğu, bir yandan da bombalardan kaçan Irak halkının göçü ve yolculuğu finalde buluşuyor. Genel olarak dünyanın gündemini iki eksenle yakalamış oluyoruz.

Roz çok ilginç bir karakter. Filmde öne çıkan, belki de Metin’den daha etkileyici. Roz’un anlatmak istediği nedir? O sessizliği, vahşiliği ile neyi temsil ediyor?

Roz o bölgenin ilkbaharını yaşamayan, yaşama fırsatı bulmayan ve birdenbire sonbahara geçen çocukların ifadesidir. Herkes kasabayı terk edip büyükşehre göç ederken Roz kasabaya yeni bir hayat kurmak maksadıyla geliyor. En ümit vaad eden Roz iken maalesef finalde herşey tam tersine dönüyor. Bu aslında ilkbaharını yaşamadan sonbaharına geçen çocukların ifadesidir. Yaşama sonbahardan başlayanların ifadesidir.

Biraz da Şoreş’ten bahsetsek. Bu iki çarpıcı karakter hikâyeyi kalbinden yakalıyor diyebilir miyiz?

Tijen’in mirasçısı Roz, Metin’in mirasçısı Şoreş. İkisi de umudu temsil ediyor. Roz sular altında ama Şoreş yola devam ediyor. Filmin umuda dair bir yanı da var, bu anlamda karamsar bir film değil.

Siz doğulusunuz, Tuncelilisiniz. Şmidiye kadar da çoğunlukla doğudan beslenerek ürettiniz. Romanlarınızda doğunun esintileri var belgesellerinizde de öyle. Hasankeyf süregelen bu zincirin bir halkası mı?

Ben köy enstitüsü mezunu cumhuriyet aydını bir babanın çocuğuyum. Doğu kültürü ailemde çok öne geçmedi. Cumhuriyet kültürü ile büyüdüm. Babam annemi zorla balolara götürür, döpiyerler dikilir, özel terziler falan. Okul bitene kadar bu kültürle büyüdüm. Sonra İsviçre’ye gittim ve oraya gidince şu soruyu soruyorsun; Ben nerede duruyorum? Ben neyim? Tam merkezdesin ama sen tam o da değilsin. İşte o zaman dedemin kökenlerine, babaannemin bana küçükken verdiği tatlara doğru bir yolculuk başladı. İkinci olarak da bir uzaylı gözüyle baktığımda, yani objektif bakma sınırının üst noktasına geldiğimde, ozaman Batı kültürünün de bir oyun olduğunu görüyorsun. Bütün dünyaya kendini tek mükemmel kültür olarak dayatmasını komik buluyorsun. Çünkü dünyanın bir başka tarafına gidiyorsun, orada hakikaten sosyal müze halinde kültürler var ve hepimiz bunu görünce heyecanlanıyoruz, hemen fotoğraf makinaalrımıza sarılıyoruz. Turist olarak tüketmeye çalışıyoruz. O zengilik güzellik neyi getiriyor? Tek doğru yok, kültürün de tek doğrusu yok. Yani her kültür kendi içerisinde doğru. Bne doğuya gittikçe o eski antik kültürlenden kalan miraslarla birlikte dünyanın ne kadar zengin olduğunu gördüm ve o yüzden doğudan beslendim. Dayatılanla değil de kültürün yaratıcısıyla buluşmak beni heyecanlandırdı.

Bundan sonraki projelerde de doğunun izlerini mi göreceğiz?

Evet! Kitap da öyle, ikinci senaryom da öyle... Doğulu kadınlar benim Tanrıçalarım. Bu bizim ülkemizde de öyle başka ülkelerde de böyle. En fazla kendini değiştirmek isteyen, dinamizm ve enerji taşıyan insanlar onlar. Biz burada onları kötü aksanlarıyla görüp maganda diye dalga geçiyoruz ama o insanlar hayata karşı, kültüre karşı, sanata karşı o kadar iştahlı, o kadar aktifler ki şaşırıyorsunuz. Batman’a gidiyorsun bir parkı var, gece yarısı ikide kızlar rock müzik yapıyorlar. Orası değişmiş ama biz hâlâ onları farklı görüyoruz malesef.

Türkiye’den hem yazar, hem belgeselci, hem yönetmen hem de kadın olmak nasıl?

Beni var olan trendler hiç ilgilendirmiyor. Ben yolda olmayı seviyorum. Arkamda merkezi, ışıklı caddeleri dönüp gitmek beni çok mutlu ediyor. Gittikçe de yeni bir şey keşfediyorsun ve yeni bir şehre dönüyorsun. Merkezin dışına çıkmayı seviyorum.

Bu yolculukta karşılaştığınız zorluklar neler?

Aslına bakarsan yazmakta çok bir zorluk yok. En kolayı bana yazarlık gibi geliyor, çünkü yazarken sen ve sensin. Gerçi her işin marketing aşamasında zorluk var. Filmi ise geniş bir toplulukla yapıyorsun ve küçük bir ülke ile muhattap oluyorsun. Bu ülkede ne kadar sorun varsa o kadar sorunu sen de yaşıyorsun. Ben bu filmi yaparken inanılmaz bir savaş verdim. Filmi çekerken abartmıyorum, öldüm! Burnumdan kanlar akarak bitirdim. Çok zor bir savaş oldu bu film, iki yıl sürdü çekimler. Bunun çeşitli nedenleri vardı. Yola çıktığım insanlar pek sorumluluklarını yerine getiremediler. Bütün yük bende kaldı. Bu da savaşı çok şiddetlendirdi.

Nadir Sarıbacak ile söyleşi (TARAF Pazar/26.04.2009)


Uzak İhtimal ilklerin filmi… Yönetmeni Mahmut Fazıl Coşkun’un ilk filmi ve Rotterdam Film Festivali’ne giden, gitmekle de kalmayıp oradan Tiger ödülüyle dönen ilk Türk film olmasıyla şimdiden Türk sinema tarihine geçti Uzak İhtimal.
Bu başarı yağmurundan Nadir Sarıbacak da nasibini aldı, filmdeki müezzin Musa rolüyle hem yeteneğini kanıtladı hem de 28. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale Ulusal Yarışma Jürisi’nin seçtiği "En İyi Erkek Oyuncu” ödülüne layık görüldü. Bu başarısıyla bundan sonra yapacakları hakkında ipuçları veren Nadir Sarıbacak ile konuştuk.

Uzak İhtimal ilk başrol oynadığınız film ve bu filmdeki rolünüzle En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’ne layık görüldünüz…
Evet, her şeyin bu kadar çabuk olması beni de heyecanlandırdı. Tabii bir geçmişim var tiyatroda ama ilk başrol ve ardından ilk ödül. Sırtımdaki sorumluluğu iki katına çıkardı, insan olarak, vazife olarak. Bir yandan o sorumluluğun ağırlığını hissediyorum, bir yandan da keyfini çıkarıyorum.

Uzak İhtimal projesi nasıl oluştu?
Şebnem Sönmez’in referansıyla Mahmut Abi’yle tanıştık. Ben oyuncu seçmelerinde çok başarılı değilim. Terliyorum, elim ayağım oynamaya başlıyor. Yönetmende böyle oyuncu olur mu diyor, ben de olur diyorum. Önce bir kararsız kaldı Mahmut Abi. Sonra Harika Uygur bir audition daha yaptı. Birkaç görüşme sonunda bende karar kıldı. Mahmut Abi’nin ilk filminde, başrolü tanınmamış bir oyuncuya teslim etmesi önemli. Ben de bu güven için ona müteşekkirim.

Uzak İhtimal bir İstanbul filmi… Bir yanda bir müezzin var, bir yanda da bir rahibe adayı ve müezzinin rahibeye olan platonik aşkı.
Evet, buna platonik aşk diyebiliriz. Aslına bakarsan söylenmemiş bir aşk hikâyesi bu. Bu filmin beni heyecanlandıran yanı bu, söylenememiş bir şey yani. Hepimizin hayatında az çok vardır, çoğumuz yaşamışızdır. Bunun için müezzin olmaya da gerek yok. Söylenemediği zaman, ulaşılamadığı zaman daha bir yoğun oluyor ya, ben o yoğunluğu çok sevdim Musa’da. Bunu anlatmak ve oynamak istedim.

Peki, bir din adamını oynamak nasıldı? Zor muydu?
Karakteri oluştururken din adamı yönüyle hiç bakmadım. Daha çok Anadolu’dan gelmiş bir insan, İstanbul’a geliyor. Herhangi bir meslekten olabilirdi bu, ya da mesleği olmayan birisi olabilirdi. Şöyle düşünelim, din adamı olarak değil de, Anadolu’dan gelmiş bir insan, güzel bir kadını görse ve o kadın ona selam verse, tebessüm etse ve bu adam da birden kendini ona kaptırsa ne olur? Güzel bir kadın, onu görüyor ve âşık oluyor. Bu kadar. Aşk çok insani bir şey, dinin de önüne geçebilir.

İfade etseydi de çok olabilecek bir şey değildi çünkü Musa’nın karşısındaki bir rahibe adayı…
Ama Musa onu düşünmüyor. Sonuçta bizi hep umutlar var ediyor. Belki ifade edememesinin sebebi odur ama hep hayallerimiz vardır. Olacak dersin, bir gün olacak. Bak bana tebessüm etti dersin, en küçük hareketini bile, eğer gerçekten çok ciddi bir aşk yaşıyorsan, seni düşündüğü için yapıyor sanırsın. Hâlbuki kadın selam vermiştir. Onu bile içine derinlik katarak anlar âşık olan insan. İnsan aklının nasıl çalıştığını bilmiyoruz ki. Aşk başladığı zaman kafa karışıyor yani sarhoş gibi oluyorsun. İnsan saçmalayabiliyor, Musa’nın da biraz öyle…

Biraz kendinizden bahsetseniz…
Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Türkçe öğretmenliğini bitirdim…Okul bittikten sonra iki yıl İstanbul’da öğretmenlik yaptım. Sonra Avcılar Belediye Tiyatrosu’nda çalıştım. Zaten İstanbul’a geliş amacım bir tiyatro bölümüne girmekti. Sonra öğretmenlikten istifa edip Akademi İstanbul’a girdim. Orada Işıl Kasapoğlu’yla tanıştım. Üç yıl Akademi’de okudum.Mezun olunca Bahçeşehir Üniversitesi’nde oyunculuk yüksek lisansı yaptım. Çetin Sarıkartal gibi bir hocayla tanıştım ve ders aldım. Bu süre içerisinde de hep Semaver Kumpanya’daydım. Şimdi de Semaver Kumpanya’da devam ediyorum.

Semaver Kumpanya benim okulum diyorsunuz.
Evet, orası benim okulum. Semaver Kumpanya’yı seviyorum. İyi ki İstanbul’a gelmişim ve Işıl Kasapoğlu ile tanışmışım. Çünkü o insan bir yer açtı. Gençleri aldı ve bir yönüyle bir hareket başlattı. En taze, en enerjik insanlar bir araya geldi ve bir hikâye anlattılar. Işıl Hoca’nın dilini seviyorum ve bir ‘derdi’ olmasını seviyorum. Bu çok önemli. İnsanın her şeyden önce bir hikâyesi, bir sözü olmalı. Sanatın bu yönünü seviyorum. İşte Semaver Kumpanya da öyle bir tiyatro. Hep bir hikâyesi, bir sözü var ve o sözün üzerine oyun yapıyor. O yüzden Semaver kumpanya’dayım. Ödül alırken de Semaver Kumpanya’daki arkadaşlarıma teşekkür ettim. Benim için çok önemliler. Uzun süredir onlarla çalışıyorum. Onların her birinden başka başka şeyler öğrendim.

Neler yapıyorsunuz orada?
Atölye yapıyoruz. Kendi aramızda tartışıyoruz. Kendimizi geliştiriyoruz. Birbirimizi şevklendiriyoruz. Okulun eksik kalan taraflarını orada tamamlıyoruz, gelişiyoruz, büyüyoruz. 90 yıl yaşasak da her gün yeni bir şeyler öğreneceğiz mesleğimizle ilgili. İşte Semaver bir fabrika, bir atölye. O atölyede bizler işleniyoruz. Eğer sinemada yapıyorsam, tabi büyük konuşmamak lazım hep böyle sözü olan, bir hikâyesi olan, derdi olan işler yapmak istiyorum.

Hali hazırda Semaver Kumpanya’da ne sahneleniyor?
Üç yeni oyun var. Birisi İnfazcı, Tansu Biçer oynadı, diğeri Resm-i Geçit Öyküm Elif Erdoğan ile beraber oynadık, Serkan Keskin de yönetti. Bir de Brecht’in Cesaret Ana ve Çocukları’nı yaptık. Bu arada Murtaza devam ediyor. Tiyatroyla aynı ismi taşıyan Sait Faik’in öykülerini oyunlaştırdık. Gelecek yıl da başka projelerimiz var.

Pekiyi bundan sonra tiyatro mu sinema mı?
İkisi de bir arada gidecek. Tiyatro hep olacak hayatımda. O başka benim için. Sinema da gerçekten sevdiğim bir hikâye olursa elbette ki olacak.

Takip ettiğiniz yönetmenler kimler?
Ben Tim Burton’ı çok seviyorum. Fantastik sinemayı seviyorum.

Yakında ne tür projeler var?
Televizyonda bir sit-com’da rol alacağım. Bunu da heyecanla bekliyorum.

Başka kimler var?
Hiç bilmiyorum. Ama böyle bir proje var. Ben de görüşmelere devam ediyorum.







Alper Kul söyleşisi (TARAF Pazar/19.04.2009)


Dekorsuz bir sahne, üzerinde kırmızı bir bornozla oradan oraya koşan, hararetle bir şeyler anlatan bir adam ve anlattıklarına katıla katıla gülen bir kalabalık. Alper Kul kadın-erkek ilişkisini anlattığı tek kişilik oyunu Mağara Adamı ile İstanbullu tiyatroseverleri deyim yerindeyse kırıp geçiriyor. Gösterildiği 35 ülkede 10 milyonunu üzerinde izleyiciye ulaşan ve otoritelerin ‘bir komedi fenomeni’ olarak nitelendirdiği oyun hakkında, Alper Kul ile konuştuk
Oyun 35 ülkede 17 dilde gösterildi ve bu büyük bir başarı. Siz de bu başarılı oyunu Türkiye’ye uyarladınız ve şimdi BKM’de sergiliyorsunuz. Böyle bir projede rol almak nereden aklınıza geldi?
Beni mutlu eden ve tekstin sağlamasını yapan şey oyunun 35 ayrı ülkede gösterilip 10 milyon seyirciye ulaşması. 35 ülke 35 ayrı kültür demek. 17 ayrı dil demek ve bu duyguların 17 farklı şekilde ifadesi anlamına geliyor. Oyunun uyarlamasını yaparken, dünya prodüktörü Ralph’e “uyarlamayı biraz yerelleştirmem lazım” dedim. Ralph de bana “Ben geçen hafta Kore’den geldim. Önceki hafta Portekiz’deydim. Ondan önceki hafta da Yunanistan’daydım. Evet, her birinin kültürü diğerlerinden farklıdır ama kadınlar erkek bundan 25 bin yıl öncesinden başlayarak günümüze kadar herhangi bir coğrafyada farklılık göstermez” dedi. Bence Ralph çok haklı. Türk kadınıyla Koreli kadının ‘id’inde sakladığı ve günümüze taşıdığı davranışlar ve alışkanlıkları aynıdır, erkeğinki de aynıdır. Bu iki yaratığın anlaşma ihtimali hiçbir zaman yoktur, zaten olamaz.
Bu durumda Kore’dekiyle aynı oyunu mu izliyoruz?
Ana çatıdan zaten vazgeçemeyiz çünkü Taş Devri’nden günümüze kadın ve erkek çocukluğunda da ergenliğinde de farklıdır. Erkek çocuk, çocukluğunda topaç ve misket oynar. Bunlar primitif oyunlardır. Çok basittir, bir erkeğin anlayabileceği kadar basittir. Kız çocukları ise evcilik oynar. Zaten ileride evlenip çoluk çocuğa karışacaksın. Bu acele niye?
Kadınlar erkeklere göre karmaşıklardır mi diyorsunuz?
Karmaşık demek aza indirgemek olur. Kadınların yazılımları çok farklı, erkeğinki çok basit. Kadınlar çok şey yapabiliyor, tarih öncesinde de öyle. Erkek sadece avcılık yapabilirken kadın toplayıcılık yapıyor. Yiyecek topluyor, faydalı bitki topluyor, şifa dağıtıyor. Bir anlamda şaman ve Tanrı yerine geçiyor. Öbür taraftan kadın çocuk doğurabiliyor. Düşünsenize yanınızda birisi bir insan doğuruyor. O Tanrı olabilir ancak. İnanılmaz bilgileri aklında tutabiliyor. Erkek hiçbir şey yapamıyor. Kadın yaradılışta daha donanımlı yaratılıyor. İster bunu Darwin teorisiyle açıklayın, ister inanan, “Yaradan öyle yarattı” desin. Şöyle bir gerçek var ki, eşit şartlarda yaratılmamış ya da evrimini eşit tamamlamamış iki cinsten bahsediyoruz. Erkekler hâlâ evrimlerini tamamlamaya çalışıyorlar.
Bu erkeklere biraz haksızlık değil mi?
Hayır, değil. Erkek, bir tek avcılık yapabiliyor. Ve tabii kadın olağanüstü şeylerini yapabilsin, işlerini yapmaya devam edebilsin diye ona güvenli bir ortam sağlamaya çalışıyor. Askeri güç, başka hiçbir özelliği yok.
Hâlâ öyle mi peki?
Hâlâ öyle! Çünkü bu güvenlik durumunu oluşturmak şartları hâlâ değişmiş değil. Bakın, nerenizi çalıştırırsanız orası gelişir. Kadın aynı anda birden çok iş yapıyor ve bu algılarını, duygularını geliştiriyor. Erkek de sadece onu koruma içgüdüsüyle yaklaşıyor. Hiçbir erkek bunu yadsıyamaz ki eninde sonunda erkeklerin güdüleri sevdiğimiz insanı uyurken ona baktığında onu korumak kollamak, güvenlik alanı sağlama güdüleri üzerine kurulu. Çocuğunu karını, aileni korumak istiyorsun. Kadın da onun devamını sağlamak istiyor. Çok ilkel dönemlerden kalan ‘id’lerimiz, güdülerimiz hâlâ karşımıza çıkıyor. İşte biz de bunun komik yanını ele alıyoruz. Baştan aşağıya bu tahlili komik yönüyle ele alıyoruz. Erkek avcı olduğu için televizyon izlerken başka hiçbir şey yapamıyor. Gazete okurken konuşamıyor.
Bunlar da oyunun en komik kısımları…
Evet bu bölümlerde yüksek alkış alıyoruz. Kadın toplayıcılıktan kalma bir alışkanlık olarak alışveriş yapmayı seviyor. Dokunmak gibi bir duyuları var. Dokunmayı çok seviyorlar ama bu bize hiçbir şey ifade etmiyor. Aynı anda birden çok şey fark edebiliyorlar, biz direkt istediğimiz şeyi dile getiriyoruz. Ama kadın dolaylı yollardan bunu dile getiriyor bu yüzden biz bir şey söylediğimizde alt metninde bir şeyler arıyor.
Oyunu izlerken bir yandan da göz ucuyla etraftaki çiftlerin tepkilerini izledim. Gerçekten de oyun çiftleri birbirine yaklaştırıyor.
Evet, biz biraz arabulucu bir kurum gibi olduk. Gerçekten oyunu izleyen kadın, “Aaa sadece benim adamın hödüklüğü değilmiş bu. Hepsi böyleymiş” diyor. Erkek de aynı şekilde “Bütün kadınlarda bu varsa o zaman ben en güzelini bulmuşum, niye ondan vazgeçeyim” diyor. Böylece çiftleri yaklaştırıyoruz ve bu yönde feedback’ler alıyoruz. Bana birçok e-mail geliyor. Zaten Amerika’da gösterildiği süre içerisinde de aile terapistlerinin, evlilik terapistlerinin evlilikte kötü giden şeylerden kurtarma amaçlı önerdikleri bir oyunmuş. Burada da herhalde o yolda gidecek.
Ve kapalı gişe oynuyorsunuz…
Evet, beşinci oyun olmasına rağmen kapalı gişe oynuyoruz.
Turne düşünüyor musunuz?
Tabii, şuanda bir Kanada’mız var. Almanya turnemiz var, Türkiye yazın olacak. Arada turnelerde Almanya’ya gidip geleceğiz.
Bu oyun dışarıdan menşeli bir oyun olmasına rağmen, kimi oyunlarda olduğu gibi tercüme kokmuyor.
Evet, bunun için çok uğraştım. Bir aylık bir uyarlama süreci oldu. Zaten oyun bunun imkânını sunuyor. Ezberlenmiş bir tekstle de oynamıyorum. Mağara Adamı interaktif bir oyun, belli limanlar var, oralara sığınıp, çatıyı bozmadan devam ediyoruz. Çatının altında da erkeğin ve kadının her dönemiyle ilgili dört beş tane alternatif hikâyemiz var, birinden başlayıp, birbiri ardına tabi izleyiciden gelen tepkiyle oynuyoruz. O kadar çok örnek var ki…Her gün yaptığımız ve fark etmediğimiz.
Hikâyelerden biraz örnek verebilir misiniz?
Erkekler, erkek erkeğe otururken göz temasından kaçınırken kadınların yan yana oturup mümkünse ten temasıyla , iç içe oturmalarından başlayarak bunu tarihsel süreç içerisinde bir yere konumlandırıyorsanız, seyirci izlediği yerden kendini sobelenmiş gibi izliyor.
Bir de çok hareketli bir oyun, oradan oraya koşuyorsunuz, atlıyorsunuz, zıplıyorsunuz…Açıkçası ben sizi izlerken yoruldum.
Evet, hareketli bir oyun, haftada bir kere oynamama rağmen kilo verdim. İzleyicinin algılarını yormamız gerekiyor ki sıkılmasın. Sahnede dekor yok, sahnede sadece konuşan bir adam var. İzleyici bir süre sonra yorulup dağılabilir, ilgi alanı başka yere kayabilir. Hareketi bilinçli olarak tercih ediyorum. Örneğin ben bu oyun için sigarayı bıraktım. İster istemez provalara başladıktan sonra bünye sigarayı reddetti zaten. Çok fazla bir efor sarf ediyorum.
Peki ya efektler, umulmadık bir anda ses efektleri yapıyorsunuz
İzleyicinin hayal kurmasına yardımcı olabilecek her şeyi denemekten yanayım. Örneğin cinsellikte erkekte tek bir erojen bölge vardır, kadında binlerce, ki sayamazsın bunu. Bunun taş devrinden başlayarak günümüze dek hiç değişmediğini iddia ediyoruz ve hemen akabinde o dönemden, 25 bin yıl önceden bir karakteri oynuyorsun; bir mağara adamını ve bir mağara kadınını. Şimdi komik bir şey oynuyoruz ama biraz da hayal gücünü rahatlatabilmek için izleyicide o döneme dair, en azından aşağı yukarı hayvan ve doğa efektleriyle ambiansı sağlamlaştırmak, habitatı hayal ettirmesini sağlıyoruz. İşte mamut taklidi yapıyoruz. Fil ya da dağ aslanı taklidi yapıyoruz.
Bu sesleri gerçekten canlı performans mı? Yani gerçekten bu sesleri siz mi çıkartıyorsunuz?
Evet, bu sesleri benim çıkardığıma kimse inanmıyor. Hatta babam bile! Ama bu sesleri ben çıkartıyorum.Bunun için bol bol çizgi film izledim. Çalışınca oluyor. Bir hindiyi oynamak bir oyuncu için çok eğlenceli oluyor.
Oyunda bir de ‘Kirli Don Tanrısı’ var…
Evet, ama bunu şimdi burada anlatmayayım, izleyici oyuna gelince görsün.
Bir de yakın bir arkadaşınızı anlattığınız bölüm var. Adı Motor muydu?
Evet, en çok alkış alan bölümlerden biri bu! Buna biz de çok şaşırdık. Gerçek hayatımdan bir parça bu, arkadaşın adı Ahmet, Motor Ahmet deriz biz ona! Hiçbir kız arkadaşım onu sevmez ve görüşmemi istemez. Ben de diyorum ki evet o tam bir ayı ama o hep bir ayı! Onunla yaşadığımız birkaç hikâyeyi anlatıyorum ve “25 bin yıl önce olsaydı motor Ahmet’le bir ormanda yürürken muhtemelen başımıza şu gelir” diye başladığım sahne en çok kahkaha alan sahne oluyor.
Arkadaşınız biliyor mu bunu peki?
Tabi, geldi ve oyunun tam ortasında “Yeteeer!” diye bağırdı! Onun yeter demesi ayrı bir alkış aldı.
Biraz da diğer projelerinizden bahsedersek, son dönemde rol aldığınız iki film aynı anda vizyona girdi; Gölge ve Güneşi Gördüm…
Bunların içinde en çok keyif alarak, en çok haz aldığım iş, Mehmet Güreli’nin Gölge filmi. Mehmet Güreli benim arkadaşım, ağabeyim. Saygıda kesinlikle kusur etmeyeceğim bir yere koyduğum bir insan ama aynı zamanda onunla konuşacağım yakın bir dostum. Onun çektiği bir filmde zaten dönem arkadaşlarım, Kaan, Serkan, Görkem, Memet Ali var. Zaten hep beraber yemek yiyip, gezdiğimiz insanlar. Bunu film çekmekten ziyade güzel bir anı paylaşmak gibi görüyorum. Ömür boyu çocuklarıma anlatacağım hikâyeler biriktirdiğim bir set oldu. İçinde bulunmaktan çok haz duyduğum, keyif aldığım bir ekip, ben zaten onlardan çok şey öğreniyorum. İçinde olmak için mesai harcadığım bir ekip. Böylede bir film çektik, başka da film çekebiliriz. Muhtemelen beraber yaşlanabileceğimiz bir ekip. Böyle kıymetli nisanları bulunca ve yıllar da sağlamasını yapınca o zaman tamam diyorsun.
İleride başka proje var mı?
Bir çok var. Ben yazmaya başladım son bir buçuk yıldır. Mağara Adamı da bunun gelişim sürecinde ortaya çıktı. Sinema senaryoları yazdım, iki tanesi yakında çekilecek. Şuanda hangileri olduğunu söyleyemiyorum. Televizyondan uzak kaldım bu aralar. Bilinçli bir tercih oldu bu. Kınalı Kar ve Aşka Sürgün’ü çektim. Biraz zaman girmesi gerekiyor araya. Ama yakın zamanda televizyondaki projelerde de rol alacağım.