11 Mayıs 2009 Pazartesi

Yetkin Dikinciler Söyleşisi (TARAFPazar/10.05.2009)


Usta filmiyle ustalığını kanıtlayan oyuncu: Yetkin Dikinciler

Uçak yapma tutkusunu hayatın merkezinde gören bir adamla kendisini kocasının hayatının merkezinde görmek isteyen bir kadının çekişmesini anlatıyor Usta filmi. Sanayi mahallesinin en iyi motor ustası olan Doğan hayatının aşkı olan eşini kaybetmek pahasına tutkusunun peşinden giderken eşi kadar çevresi ve en yakın dostuyla da çelişir. Ancak sonunda aşk ve dostluk kazanacaktır. Hayallerin ve aşkın filmi Usta 8 Mayıs’ta gösterime girdi. Filmin başrol oyuncusu Yetkin Dikinciler ile Usta’yı konuştuk.

Tutkusunun peşinden koşan Doğan adındaki araba tamircisinin hikâyesi Usta. Bu rolün sizi heyecanlandıran yanı nedir?
Hepimizin ihtiyacı olan bir hayalin peşinden gidebilmek. Doğan Usta’nın aşkını neredeyse kaybetmeyi göze alıncaya kadar bu mücadelenin peşinden gitmesi beni çok etkiledi. Bunu Nazım Hikmet’i canlandırdığım Mavi Gözlü Dev’de de gördük. Bir sevda uğruna yaşanan bir hayat…İnsan önce içindeki yolculuğa çıkıyor. O yolculuk içeride nereye giderse siz de o yöne gidersiniz. Bu filmin en güzel tarafı meczupluk mertebesine ulaştırmadan, bunu etrafındakilerle paylaşabilmek. Şuna inanıyorum; bir hayali yaşamaktan çok çevrendekilere hayale inandırmak zordur ve gereklidir. Doğa’nın bu mücadelesi beni çok etkiliyor.

Şevket Çoruh’un canlandırdığı Ersun karakteri de-ki Doğan’ın tam zıttı bir karakter gibi görünse de -Doğan’ın eksiklerini tamamlıyor ve Doğan’ın hayatında büyük yeri var…
Ersun Doğan’ın çocukluktan bu yana en yakın arkadaşı. Doğan’a uçak yapmasında yardımcı olan ona gerekli malzemeyi getiren Ersun. Doğan çocukken telden araba yapmak istiyor, teli bulup getiren yine Ersun. Ersun Doğan’ın çabasını boş bir çaba olarak görmüyor. Çoğu kez hayatta sizi anlayacak bir dosta, bir yakın arkadaşa bu yüzden ihtiyacınız var ya da bu yüzden o insan dostunuz oluyor. Dostunuz size içeriden bakabiliyor, her şeyinizi anlayabiliyor. Ersun, Doğan’ın kimi isteklerinin mantıksız olduğunu düşünüyor ama Doğan’a kıyamıyor. İşte hayatta size kıyamayacak insanlara ihtiyacınız var. Şevket’in kimliğinde de bu var; oyunculukta da böyle. Öyle bir güzel setimiz vardı ki, sahnede sadece kendi rolünü düşünmez Şevket, karşısındakinin rolünü de düşünür ve birlikte hareket eder. Bu nedenle setimiz çok eğlenceliydi.

Emine karakterinden bahseder misiniz? Eşini anlıyor, inancına saygı duyuyor ama onu uçak sevdasıyla paylaşamıyor…
Kadınların her zamanki hali bu, merkezde olmak istiyorlar. Kocasının bir tek onu düşünmesini, bir tek ona tutkun olmasını istiyor bu nedenle kocasının uçaklara olan merakını kıskanıyor. Bu yönüyle film bir yandan da kadın-erkek ilişkisini sorguluyor. Filmi sadece uçak sevdası olan bir adamın hikâyesi olmak olarak anlamak yanlış olur. Film çok şeyi sorguluyor. Mesela bir hayalin peşinden koşarken illa bir şeyleri feda etmek zorunda mıyız? Ya da bir tutkuyu yaşarken bir şeylerden feragat etmek zorunda mıyız? Aşktan feragat etmek zorunda mıyız? Aşık olduğunu kişiye tutkumuzu ikna edebilir miyiz? Tutkumuz aşık olduğumuz kişi tarafından paylaşılabilir mi? En çok da en saçma gelebilecek şeylerimize inanmalarını bekleriz aşık olduğumuz kişinin. Çünkü o kişi özel kişidir. Doğan Usta da Emine tarafından anlaşılmak ister. En çok da ondan ister çünkü onu seviyordur. Bence bu filmde iki insan için bir sınav var. Bir şeyi bu kadar çok isteyen Doğan’la onun isteğini anlamasa da kabul etmeyi göze almaya çalışan Emine arasında bir sınav var.

Ve sonunda aşk kazanıyor diyebilir miyiz?
Evet, önemli olan da bu. Uçak uçuyor mu uçmuyor mu bizim umurumuzda değil. Bizi uçuracak olan şey nedir? Aşktır ve paylaşmaktır. Usta, aşk ve hayallerin filmi.

Film tamamen Eskişehir’de çekildi. Yönetmen Bahadır Karataş Eskişehir’de okumuş. Bunun filmin Eskişehir’de çekilmesine bir etkisi var mı?
Birçok etkisi var. Bir kere duygusal olarak var, zaten konu Eskişehir’de geçiyor. Bir de Eskişehir Türkiye için örnek şehirlerden biri. Yılmaz Büyükerşen orada bir model şehir yarattı. Dolayısıyla, şehir ambiyansıyla, aydınlığıyla yalınlığıyla sanata kucak açışlarıyla çok güzel bir fon oldu. Ve aynı zamanda Eskişehir filmimizin önemli rollerinden birini oynuyor. Karakterlerimizin hepsi Eskişehirli mesela, ağızlar, adetler. Ve tabi Sivil Havacılık Üssü Eskişehir’de.

Rolünüze nasıl hazırlandınız?
Önce Eskişehir’e gittim. Sanayide çalıştım, oradaki ustalara çıraklık yaptım. Usta olmak için önce çırak olmak lazım. Tabii el yatkınlığı anlamında, ustanın günlük yaşamı anlamında, beden dili anlamında çalıştım. Bu, işin teknik kısmı. Bir de uçmayla ilgili kısmı var. Sivil Havacılık’ta uçuş dersleri aldım. Oradaki pilotlarımız, gönüllülerle uçma şansım oldu. Onlardan küçük küçük dersler aldım, teorik ve pratik ve beni motive etmek için İlk uçuş sertifikası verdiler.

Bu uçak fikri nerden çıktı?
Çünkü, uçak uçuk bir fikir. Uçak yapacağım demek en olmaz şeydir. Biz uçmak istiyoruz işte. Uçmaya inanmak ve inandırmak istiyoruz. Biz film ekibi olarak da aynı uçağı paylaştık. Şimdi de birlikte bu filmi uçurmaya çalışıyoruz.

Film Deli Dumrul’un hikâyesini hatırlatıyor insana…
Tabii filmde Deli Dumrul var, Ferhat ile Şirin var. Bu topraklardan geçen bütün hikâyeler aslında bizden geçen hikâyeler. Biz kendi tarihimizi yaşıyoruz sanıyoruz, ama aslında insanlık tarihini yaşıyoruz. Burada bir miras var ve bizden sonrakilere bırakacağımız bir miras üstelik. Ve dolayısıyla, bizim coğrafyamızda ya da komşu coğrafyada, bizim zamanımızda ya da komşu zamanlarda geçmiş her şey bu filmde de geçiyor. Komşuluk ilişkileri, ticarete bakış… Bugün böyle bir hayalin peşinden gitmek ne kadar akılcı? Hâlbuki Doğan Usta başka yollardan ne kadar büyük paralar kazanabilir? Hayat başka bir yere gidiyor, sınırların kalkması, güya globalleşme, değişen ekonomik düzen ve bireyi yok sayan düzen… Bu film sosyolojik olarak da bir şeyler anlatmak istiyor.

Filmin bir de politik duruşu var. Doğan Usta’nın eşinin ailesi deyim yerindeyse günün insanları. Çıkarlarının peşinde koşan ve iktidara hoş görünmeye çalışarak rant sağlıyorlar. Doğan Usta ise çağın dışında bir adam.
Öyle ve böyle adamlara ihtiyacımız var. Tabii filmin politik bir duruşu var. Ben zaten bu işlerde yer almaya çalışıyorum. Günümüze doğru bir bakış atmaya çalışıyorum. Sanat, sanatçı gibi yüce gibi görünen kelimeler aslına bize şunu işaret eder; Etrafında neler olup bittiğinin farkında mısın? Bu film fark edenlerle ilgileniyor ve ilgi çekmeye çalışıyor. Şunu söylüyor; bak seyirci içinden geçtiğin zaman ve içinde bulunduğun mekân seni nelerle uğraştırıyor? Hâlbuki başka neler var. Bir yaltaklanmayla bir aidiyet duygusuyla çoğunluğun yanında güvenlikte olma hissiyatıyla ne kadar daha hayatını yaşayabilirsin? Yitip gitmekte olan bir hayatın var. Unutma senin hayallerin var. Film bütün bunları anlatıyor.

50 yaşında ama hiç yaşlanmadı (TarafPazar/10.05.2009)


BERFİN VARIŞLI

“Eğer Yeni Dalga’nın (La Nouvelle Vague) ilk günleri üzerine bir film yapılsaydı, ilk sahne kesinlikle 1940’lı yılların sonlarında Fransız Sinemateki’nin (Cinémathéque Française) bulunduğu Avenue de Messine’deki küçük gösterim odasında geçerdi.” diye başlıyor James Monaco Yeni Dalga’nın hikâyesini anlattığı kitabına. Ve devam ediyor, “İzleyiciler küçük salondaki 50 koltuğa dikkatli bir şekilde dağılırdı. İlk iki sırada üç genç olur ve bunlar filmin başlaması için sabırsızlanırlar”. Monaco’ya göre bu üç genç, Yeni Dalga’nın dahi oğulları diye tabir edebileceğimiz Jacques Rivette, Jean-Luc Godard ve François Truffaut’dan başkası değildir. Ve ışıklar söner, siyah-beyaz film başlar, tam o sırada iki genç adam koşarak salona girer. Filmi izlemeye hevesli oldukları her hallerinden bellidir. Apar topar en köşedeki koltuklardan ikisini seçerler ve filmi izlemeye koyulurlar. Serüvene geç katılan bu iki gencin adları ise Claude Chabrol ve Eric Rohmer’dir. Sonra film biter, ışıklar yanar, sonradan gelen iki genç çoktan gitmişlerdir. İlk üç sıradaki üç genç ise birbirlerinin suratına bakmadan ve hiç konuşmadan çıkarlar ancak ertesi gün, bu beş genç, anlaşmışcasına aynı aynı saatte yani film başlamadan dakikalar önce salondaki yerlerini alırlar. Ve bu böyle sürüp gider...
Yeni Dalga’nın anarşist oğullarıdır onlar. Jacques Rivette’ye göre, 1949 yılında onun Jean-Luc Godard ve François Truffaut ile tanışması gerçekten tam da böyle olmuştur. Bu gençler 1950’li yıllar boyunca Sinematek’teki koltuları arşınlarlar, sinema klüplerine katılırlar ve böylece sinema eğitimlerini tamamlarlar. Önceleri yönetmen yardımlcılığı, reklamcılık gibi işlerle karınlarını doyururlar ve deyim yerindeyse pişerler. Sonra adının Bazin olduğunu öğrendikleri, onlardan daha deneyimli adamla tanışırlar. André Bazin, bu hevesli, biraz da toy beş gencin pek yakında sinemada deprem yaratacak güçlü yönetmenler olacaklarını daha ilk görüşte hisseder ve onları editörlüğünü yaptığı Chair du Cinéma’ya davet eder ve bu beş gençten dergi için yazı yazmalarını ister. 1958’de, 40 yaşında hayata gözlerini yumana kadar başında bulunduğu Chair du Cinéma, çağdaşlarından oldukça farklı militan bir dergidir. Bazin önderliğindeki bu beş genç, parlak fikirleri ve yazılarıyla dönemin sinema sistemini alt üst ederek yeni bir akım başlatırlar. Yeni Dalga adını verdikleri bu akımın fikir babası Bazin’dir. Bazin, ekibindeki beş genç yazarı fikirleriyle yoğurmayı başlar ve her biri üzerinde kuramsal bir etki bırakır. Artık bu gençler gerçek birer yönetmen var olan düzena kafa tutan, özgür, gerçekçi birer kamera yazar olmuşlardır.
Bundan 50 yıl önce ilk defa Avenue de Messine’deki Sinematek’in karanlık gösterim salonlarında karşılaşıp tanışan bu beş gencin ortak özelliği, kafalarını kurcalayan ‘bir öykü, tüm gerçekliği ile film ortamında nasıl anlatılır’ idi. Onlar yalnızca film yapmak istemediler, aynı zamanda bir filmin nasıl yapıldığını da anlamak ve sanatlarını tüm samimiyetiyle seyirciyle buluşturmak istediler ve bugün 50 yaşını kutlayan ancak hiç eskimeyen ve eskimeyecek olan ve gün geçtikçe kendini yenileyen Yeni Dalga’nın öncüleri oldular.
YENİ DALGANIN FİKİR BABASI: BAZIN
Monaco’ya göre; Bazin için sinema “ne kadar güzel ya da esnek olursa olsun, hiçbir zaman sadece görkemli bir tecrit içindeki bir sanat ya da dil değil, her zaman politik, felsefi hatta dini denklemlerde aktif olan bir faktördü”. Ve Bazin’in yaklaşımının genişliği ve tutarlılığı bu beş genç yönetmene ışık tuttu. Bazin, Jean Renoir ve Roberto Rosselini’yi model adı ve öğrencilerine bu modelleri uygulattı. Onlara ilham veren şey gerçeklikti, belirsiz ve soyut bir estetik hükmünden uzak durarak sanatçı ile izleyici arasındaki bağlantının canlılığı ve dürüstlüğünün peşinden gittiler ve 1960’ın başlarında artık kendilerini ispat eden Truffaut, Godard, Chabrol, Rohmer ve Rivette, Yeni Dalga’nın kutsal kitabı haline gelen Chaiers du Cinéma’nın sayfalarında yeni bir sinema kuramını tartışmaya başladılar. Kuramın çekirdeğini yaratıcı yönetmenler politilası (politique des auters) oluşturuyordu, bu nedenle kuramın adı da auters kuramı oldu. ‘Auteurs kuramı’ daha ziyade Truffaut’ya atfedilmesine rağmen bu beş dahi yönetmenin akıllarının ortak bir ürünüdür. Bazin ‘auteurs kuramı’nı şöyle açıklıyor; “Auteurs kuramı kısaca sanatsal yaratımda bir referans standardı olarak kişisel faktörü tercih etmekten ve daha sonra da bunun bir filmden diğerine sürdüğünü, hatta geliştiğini varsaymaktan oluşur”[1] ‘Auteurs kuramı’ üzerine yapıtlar veren Yeni Dalga yönetmenlerinin ham malzemesi, yaşamın ta kendisidir. Yeni Dalga yönetmenleri sizin de bir parçası olduğunuz bir sinema dünyası yarattılar. Etraflarında dönüp duran dünyayı dikkatlice izlediler ve eski metodların bu dünyayı anlatmakta yeterli olmadığını anladılar. Bu nedenle ‘dert’lerini anlatmak için yeni metodlar, araçlar geliştirdiler. Herkese-onlara karşı olanlar dahi-sinemanın bir okuldan ziyade bir tutku olduğunu anlattılar. Sinema yaşamdır, yaşam ise sinema felsefesini filmlerine aktarmayı başardılar. Ve bunu da yeni yüzler kullanarak yaptılar. Eskinin basmakalıp kurallarını hiçe sayarak kendi kurallarını koydular. Bu anlamda onlara sinema anarşistleri demek sanırım yanlış olmaz. Çıktıkları yol uzun ve zorlu bir yoldu, statükocular peşlerinde ve karşılarındaydı ancak onlar doğru bildiklerinden sapmayıp yapmak istediklerini hayata geçirdiler. Yapmak istedikleri bulutların üstünde olan sinemayı yeryüzüne indirmekti, yaşadığımız dünyanın tam ortasına. Bunu da ağdalı sinema dilinden sıyrılıp basit, yalın, ve kolay anlaşılır bir sinema dili kullanarak başardılar.
STUDYO YERINE SOKAKLAR
Yeni Dalga yönetmenleri 1950’lerin sonundan itibaren kendilerine sunulan yeni teknolojiyi filmlerinde kullanmaktan kaçınmadılar. Daha önceden belgesel çekimlerinde kullanılan taşınabilir ve eskilerine nazaran hafif kameralar ve aydınlatma araçları amaçlarına hizmet etti. Truffaut’un 400 Darbe/Les Quatre Cent Coups (1959) adlı filminde yer alan atlıkarınca üzerineki çocuk sahnesinde bu tip taşınabilir bir kameranın kullanıldığı açıktır. Teknoloji onlara stüdyonun duvarlarını aşıp dışarı, sokağa, hayata karışma olanağı sağladı. Bu sayede çabuk ve daha ucuz filmler çekmeye başladılar. Bu sayede onlar sanatsal özgürlüğün tadını çıkartırken, filmleri de daha doğal bir görünüm kazandı.
Yumuşak Paris güneşini stüdyonun suni güneşine tercih ettiler, şehrin sesini de stüdyo ortamında kaydedilen seslerin yerine koydular. Paris caddeleri, sokakları ve şirin Champ-Elysées cafe’leri stüdyonun yerini aldı. Eric Rohmer’ın La Boulangére Du Monceau’su (1962) ile başlayan bu üslup diğer Yeni Dalga’cılar tarafından da benimsendi ve filmlerinin olmazsa olmazları haline geldi. Oyuncunun kaldırımda yürüyüşünü, bir kafe ya da bara girişini, gazete okuyuşunu ya da etrafındakileri süzüşünü en doğal haliyle çekebilmek için genellikle tek kamera kullandılar.
Çekimler bitip stüdyoya geri döndüklerinde dahi özgür ruhlarından ödün vermediler. Hollywood’un yıllardan beri kullandığı kurgu kurallarını yenileriyle değiştirmenin artık zamanı gelmişti. Yeni Dalga’nın bu anlamda en radikal ve liberal yönetmeni Godard’dır. Zira Godard eski kuralları hiçe sayarak atlama (jump cut) ya da hikâyenin çok dışarıdan gelen görsel ve işitsel materialleri sıkça ama doğru zamanlarda kullanarak bu anlamda Yeni Dalga’cılara ilham vermiştir. Örnek vermek gerekirse, ilk uzun metrajlı filmi olan Serseri Aşıklar/A Bout de Souffle’de (1960) Godard, evin içinde başlayan uzunca bir karşılıklı konuşmanın kahramanlar arabaya binip Paris sokaklarını turlarken dahi devam ettiği hissini vermek için artık imzası haline gelen jump cut tekniğini ilk kez kullanmış, diğer filmlerinde aynı tekniği defalarca ustaca tekrarlamıştır.
Kurgu konusunda bir başka radikal örnek de Truffaut’nun Piyanisti Vurun/Tirez sur le Pianiste’sinde (1960) görülebilir. Başkahraman “Yalan söylüyorsam annem yere düşüp ölsün” der ve tam o sırada Truffaut yaşlı bir kadının düşerek öldüğü sahneyi araya sıkıştırıverir. Bu film kahramanların konuşma metinlerinde günlük konuşma dili kullanarak devrim yaratan Yeni Dalga’nın iyi bir örneğidir.
Yeni Dalga yönetmenleri şiddetle yaratılmış ve hali hazırda var olan sinema yıldızlarını reddettiler ve kendi oyuncularını yarattılar. Filmlerinde rol verdikleri oyuncularını arkadaş çevrelerinden, sevgililerinden ve çoğu zaman da eşlerinden seçmeyi tercih ettiler. Onların oyuncuları ‘sahici’ insanlardı, tıpkı anlattıkları hikâyeler gibi. Bunun ne anlama geldiğini anlamak için Brigitte Bardot’ya 1956 yıllarına dönmek gerekiyor. O yıllarda güzel ve iddialı bir balerin ve model olan Bardot’yu beyazperdeyle tanıştıran Roder Vadim’dir. Bir Vadim, 1956’da çektiği filmi Ve Tanrı Kadını Yarattı/And God Created Woman filminde muhteşem güzelliğiyle göz dolduran Bardot’ya baş rol teklif eder ve Bardot bir anda tüm dünyaca tanınan bir oyuncu olur. Ancak Godard ve arkadaşları Chairs du Cinéma serüvenlerine başladıkları ilk yıllarda, Bardot’yu görmezden gelirler ve ona filmlerinde yer vermezler. Bunun birinci sebebi Bardot’un fiyatının çok yüksek olmasıysa ikinci nedeni az önce bahsettiğim ‘var olan sinema yıldızlarına yer vermeme eğiliminden ileri gelmektedir. O yıllarda tecrübesiz birer yönetmen olan Godard ve arkadaşları, filmlerinin Bardot’un gölgesinde kalmasını istemezler ve bu nedenle Bardot’ya kastlarında yer vermezler. Ancak ne Godard yıllar sonra kendini ve sinemasını ispat eder ve sinemaseverler Bardot’yu bir Godard klasiği olan Nefret/Le Mépris’te (1959) izleme şansı bulur.
Yeni Dalga’nın ilk ‘yeni yıldızı’ Jeanne Moreau’dur. Moreau’yu Jean Seberg, Anna Karina, Stéphane Audran ile birlikte Bernadette Lafont, Françoise Dorléac, Emmanuelle Riva, Anouk Aimée, Delphine Seyrig, Françoise Brion, Marie-France Pisier ve Alexandra Stewart takip eder. Hepsinin de ortak özelliği önceden pek tanınmamış olmaları, yalın güzellikleri ve doğallıklarıdır. Ancak bu doğallık onları seksi olmaktan uzak tutamaz. Bu özellik onları zamanın Hollywood yıldızlarından ayırır. Yeni Dalga’nın aktörleri de aktrisleri kadar öne çıkar; Jean-Pierre Léaud, Jean-Claude Brialy, Sami Frey, Jean-Louis Trintignant, Gérard Blain, Jacques Charrier ve Godard’ın Breatlhess filmiyle gönüllere taht kuran Jean Paul Belmondo. Yeni Dalga aktörleri de tıpkı kadın meslektaşları gibi teatral eğitimlerini bir nebze de olsa bir yana bıraktılar ve filmlerinde doğallığı seçtiler. Breatless’taki Belmondo ve Trintignant diyaloglarındaki argolar buna örnektir.
YÖNETMEN OYUNCU İLİŞKİSİ
Yeni Dalga’nın yönetmenleri ve oyuncuları arasındaki gerek profesyonel gerekse özel yaşamlarında da farklılık yarattı. O dönemde yönetmenlerle aktrisler arasında romantik ilişkiler yaşandı kimileri evlilikle sonuçlandı. Örnek vermek gerekirse Moreau, Malle ve daha sonra Truffaut ile, Karina Godard ile, Audran Chabrol ile birlikte oldu. Bu ilişkiler kimi zaman yönetmenlerin mizasını taşıyan filmlere de konu oldu örneğin Godard Hayatını Yaşamak/Vivre Sa Vie’de Karina ile kötü giden ilişkisini anlattı. Yönetmen oyuncu ilişkisi profesyonel anlamda da tartışma konusu oldu. Kimileri Yeni Dalga’nın yönetmenin tek yetkili güç olmasından ötürü eleştirdi ve oyuncuları kukla olarak nitelendirdi. Yine de hiçkimse Yeni Dalga’yı ve onnu etkilerini yıkmayı başaramadı. Şimdilerde 50. yaşgününü kutlayan Yeni Dalga, hiç eskimedi, yaşlanmadı, yıllardan beri yeni özgürlüğü seçen yönetmenlere ve yönetmen adaylarına ışık tutmaya devam ediyor.


[1] Peter Graham, The New Wave adlı kitabındaki Bazin’in 1957’de Chaiers du Cinema’da yazdığı La Politique des auteurs makalesi