21 Temmuz 2009 Salı

Bavyera’nın kalbi:MÜNİH (TARAF Pazar, 19/07/2009)


Bavyera’nın kalbi:MÜNİH

Bir kenti ilginç kılan özellikler vardır. Şehrin mimarisinden, havasını soluyan halkına ve kültürüne bir bütün olan bu özellikler şehrin katmanını oluşturur. Kimi zaman bu özelliğin adı Gaudi’dir, Mimar Sinan’dır, Sen’dir, Tuna’dır, kimi zaman da Lenin’dir.
Münih de Avrupa’nın en özel şehirlerinden biri. Bir kere Bavyera’nın başkenti. Münih’i Bavyera’sız, Bavyera’yı da Münih’siz düşünmek imkânsız. Bu kentin de simgesi Kral Ludwig. Kentin her yanında Ludwig’in ihtişamını, görkemli yapıtlarını izlemek ve Ludwig imzasını, damgasını, gölgesini ve belki de varlığını hissetmek mümkün.
Kimilerinin dediği gibi Kral Ludwig bir deli miydi bilinmez ancak şehirdeki etkisi hâlâ hissediliyor. Biz herkesin yaptığının tersini yapalım ve şehrin içine girmeden önce çevreyi, mis gibi çiçek çimen kokan Bavyera’yı gezelim. Filmlere konu olan Ludwig şatolarıyla ünlü bir kraldı kuşkusuz. 18 yaşında tahta geçen Wagner hayranı bu genç adamın “zevk sahibi” olduğunu söylersek yanılmış sayılmayız. Neuschwanstein Şatosu bu zevke örnek gösterilebilir. Küçüklü büyüklü birçok kulesi olan, altı katlı, 19. yüzyılın en görkemli şatoları arasında gösterilen bu devasa şatoda annesiyle beraber yaşayan Ludwig, burada yalnızca dört ay yaşamış, henüz şatonun inşası bitmeden hayata gözlerini yummuştur. Ludwig’in intiharının ardından hanedan üyeleri şatonun yapımını durdurup, inşası tamamlanan odaları müzeye dönüştürmüştür.Avrupa’nın en görkemli şatolarından biri olan bu muhteşem şatoyu görmek isteyenler için Münih tren istasyondan her gün turlar düzenleniyor. Neuschwanstein’a bir gün ayırmanızı öneririm.
Şehrin Neuschwanstein kadar olmasa da biraz dışında olan bir başka tarihî yapı Nymphenburg Sarayı.
Kışları Residenz’da ikamet eden Wittelsbach Ailesi’nin yazlık olarak kullandığı bu saray, iç mekânından ziyade ancak bir saatte gezilebilecek bahçesiyle ün salmıştır. Ludwig’in Münih’in en güzel kadınlarının portrelerinin sergilendiği Ludwig’in Güzellik Galerisi burada bulunmakta. Galeride, Romy Schneider’in 1950 yılında canlandırdığı ve Ludwig’in bir zamanlar nişanlı olduğu Elisabeth’in kardeşi olan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun imparatoriçesi Sissi’nin de bir tablosu var.
Münih şehir merkezine girdiğinizde Almanya’da hissetmiyorsunuz kendinizi. Sanki orası Almanya değil başka bir yer, farklı bir kültür, farklı bir yaşam, farklı bir tarz. Münih Almanya değil, Münih Bavyera. Bavyera kültürüne yavaş yavaş aşinâ oldukça Münih’in içinize işleyen Bavyera kokusunu fark etmek zor olmuyor. İnsanlar bile farklı burada; soğuk, katı bildiğimiz Almanlara nazaran daha mı sıcaklar ne? Sokaktakilerin, daha ziyade yaşlı insanların kendilerini Alman olarak değil Bavyeralı olarak tanıtmaları Almanlardan biraz da olsa farklı olduklarını kendilerinin de kabul ettiğini gösteriyor. Kendilerine özgü bir kültürleri var. Bu şehir sıcak, insanlar sıcak… Öyle ki şehri gezerken aklınıza ne Hitler geliyor ne de 1972’de Olimpiyat Stadı’nda yaşanan zulüm. Hitler’i anlamak için yolunuzu biraz uzatıp Dachau’ya gitmeniz gerekiyor. Sanki Hitler bu şehre hiç gelmemiş ve binlerce insanı öldürmemiş, 1972 yılı hiç yaşanmamış, Olimpiyat Stadı’na kan bulaşmamış gibi…
KEŞİŞLER YURDU
Münih’in kuruluşu 12. yüzyıla dayanıyor. Ortaçağ’da Nürnberg, Augsburg, Regensburg önde gelen kentlerken, bugünün eyalet başkenti, birkaç Benedikten keşişi ve birkaç köylüye ev sahipliği yapan küçük bir yerleşim birimiydi. Kentin Almancadaki adı München, ‘keşişler yurdu’ anlamına gelirmiş. Avusturya sınırı boyunca uzanan, Bavyera Alpleri’nin 50 km kadar kuzeyinde yer alan bu eski şehrin, gürül gürül akan İsar Irmağı’nın hemen yanında kurulması da tesadüf olmasa gerek. Gölleri, yemyeşil doğası ve verimli toprakları Münih’in tarihsel öneminin nedenini fısıldıyor ziyaretçilere.
Münih’in en büyük avantajlarından biri yürüyerek dolaşılabilecek bir şehir olması. Almanya’nın Berlin ve Hamburg’dan sonraki üçüncü en büyük kenti denildiğine bakmayın siz, aslında Münih, gezilip görülebilecek her yerin birbirine birkaç adım mesafede olduğu düzenli bir şehir. Düzen ve intizamıyla meşhur Alman kültürü işte burada kendini gösteriyor. Metrosu, tramvayı, treni ile toplu taşıma son derece kolay ve ucuz. Tren demişken, Münih’i Almanya’nın diğer şehirlerine bağlayan tren istasyonu kentin tam göbeğinde bulunuyor.
MARIENPLATZ’DAN RESİDENZ’A
Her şehrin bir merkezi vardır, Münih’inki de Marienplatz’dır. Marienplatz, şehrin kurulduğu yıldan beri her zaman şehrin kalbi olma özelliğini korumaktadır. 19. yüzyılın başlarında bir buğday tarlası olan bu meydan, şimdilerde cıvıl cıvıl kafeleri, restoranları ve barlarıyla her yaştan insanın uğrak yeri olmuştur. Meydanda arz-ı endam eden Meryem Sütunu kentin yıllar boyu savaş verdiği vebadan kurtulması şerefine I. Maximilian tarafından 1638’de dikilmiştir.Marienplatz’ın doğusuna doğru yürüdüğünüzde tarihî kalıntı izlenimi veren bir yapı göreceksiniz. Gotik mimarinin en iyi örneklerinden biri olan bu yapı Almanların Althus Rathaus dediği eski belediye sarayından başkası değildir. Althus Rathaus, günümüzde üst kattaki bir tören salonunun dışında hizmet vermez ve belediye işleri yeni belediye sarayında görülür. Yeni belediye sarayı Marienplatz’ın simgelerinden biridir. 19. yüzyılın Neo-Gotik mimarisinin tipik bir örneği olan bu dev yapı, mağrur ve iddialıdır. 80 metrelik kulesi ve kulenin üzerinde bulunan her gün saat 11.00’da çanların çalmasıyla hareket eden heykelcikleriyle şehre ayrı bir hava katar.
Marienplatz’ın bir özelliği de kentin simgelerinden biri olan Meryem Ana Kilisesi’nin burada olmasıdır. Yeşil kubbe biçimli ikiz kuleleriyle Münih deyince ilk akla gelen yerlerden biri olan Meryem Ana Kilisesi, kentin silüetini kaplar ve sert çizgileri ve sadeliğiyle dikkat çeker. İrili ufaklı birçok kiliseye ev sahipliği yapan kentin bir diğer önemli kilisesi Alter Peter’dır. Kentin tarihiyle eşdeğer olan bu kilise, Gotik cenneti Münih’in en önemli dinî mekânlarından biridir. Şehrin silüetinde Meryem Ana Kilisesi’nin kubbelerine komşu olan kulesinin manzarası ise tarif edilemez.
Müzelere gelince… Kentin en önemli müzesi Deutsches Museum. Almanya’nın en büyük bilim ve teknoloji koleksiyonlarından birine sahip olan bu müze hem yetişkinlerin hem de çocukların ilgisini çekecek cinsten bir yer olma özelliğini koruyor. Kentin bir başka müzesi olan Bayerisches Nationalmuseum adından da anlaşılacağı gibi Bavyera tarihini öğrenmek isteyenler için ideal bir mekân. Birer sanat müzesi olan Pinakothek der Moderne, Alte Pinakothek ve Neue Pinakothek de mutlaka görülmesi gereken müzelerdir.
Almanya’nın Charlie Chaplin’i olarak bilinen Karl Valentine’in İsartor adıyla bilinen bölgede yer alan müzesi sinemaseverlerin kaçırmaması gereken bir müze. Sessiz sinemanın efsanelerinden biri olan Valentine’in kostümlerinden kullandığı şapkalarına, kitaplarından filmlerinde kullanılan kameraya kadar birçok farklı eşyaya ev sahipliği yapan müze, ustayı daha da yakından tanımak isteyenlerin ziyaret etmesi gereken mekânların başında geliyor.

Berfin Varışlı

Efsanevi bir çizer:ALEX RAYMOND TARAF Pazar, 19/07/2009)

Efsanevi bir çizer:ALEX RAYMOND

Baytekin/Flash Gordon, Avcı Baytekin/Jungle Jim, Gizli Ajan X-9/Ajan X-9 ve Dedektif Nick/Rip Kirby gibi birçok çizgi romana hayat veren Alex Raymond efsanesi bugün de yaşıyor

Herhangi bir türün kitlelerce benimsenip yaygınlık kazanabilmesi için yaman, etkileyici bir sanatçının ortaya çıkması lazımdır.
Talât Güreli

alex_raymondTakvimler 6 Eylül 1956’yı gösteriyordu. İlk başta her şey olağan bir gün gibi başladı. İki arkadaş arabalarına atladılar. Çok da hızlı gitmiyorlardı. Yan tarafta oturan Stan, biraz huzursuzdu, çünkü o an şoför koltuğunda oturan yakın dostu, arkadaşı ve meslektaşı Alex yakın zamanda üç trafik kazası atlatmıştı. Eşiyle sorunları olduğunu, ondan boşanmak istediğini ancak eşinin bu boşanma işine yanaşmadığını da biliyordu. Bir de yepyeni bir kadın vardı hayatında Alex’in. Tüm bunlar kafasını epey bir karıştırmış olmalıydı. Bir aya sığan üç trafik kazasının nedeni arkadaşının içinden çıkılmaz durumu muydu? Stan, o gece, bundan sonra yaşadıklarını hatırlamıyor.
Ertesi gün tüm dünya, başta New York Times olmak üzere hemen hemen tüm gazetelerin koca puntolarla attığı şu manşetle sarsıldı: Ünlü çizer elim bir trafik kazasında hayata gözlerini yumdu. Kazada hayatını kaybeden kişi dünyaca ünlü çizgi romancı Alex Raymond’dı. Yağışlı bir gündü, 40 km hızla giderlerken Alex, anlık bir dalgınlıkla direksiyon hâkimiyetini kaybetmiş ve bir ağaca çarpmıştı. Yan koltukta oturan Stan ise kazadan yaralı kurtulmuştu. İlk bakışta bu her gün haberlerde duyduğumuz, gazetelerden okuduğumuz ‘sıradan’ bir trafik kazası gibi görünüyordu.
KARİYERE İLK ADIM
Türkçeye Genç Kız Kalbi olarak çevirilen The Heart of Juliet Jones’un yaratıcısı Stan Darke kazadan yıllar sonra yaptığı bir söyleşide o günü şu sözlerle anlatıyor: “Yakın dostum Alex’in çözemediği, altından kalkamadığı sorunları olduğunu biliyordum. Alex dalgındı, kendinde değil gibiydi. Her zamanki Alex’ten çok farklıydı o günlerde. ‘Bu bir intihar mıydı’ sorusu bugün bile içimi kemiriyor.”
2 Ekim 1909’da New York New Rochelle’de doğan Alex Raymond, henüz 20’li yaşlarda genç bir çizerken Kings Features adındaki bir tür karikatüristler birliği olan va yazılı basına çizgi roman dağıtımıyla ilgilenen şirketin düzenlediği yarışmada birinci seçilir. Yarışmadan önce birçok dergide isimsiz yayımlanan çizgi romanlarıyla adını pek duyuramayan Raymond’a kazandığı birincilik beklemediği birçok kapı açar. 1930’lu yılların başında Tillie the Toiler çizgi romanını hazırlayan Russ Westover’ın asistanlığını yapmaya başlayan Raymond, başarı basamaklarını hızla tırmanacak ve dünyaca tanınan bir çizer olacaktır. Ve o gün gelir, 1933’ün sonlarına doğru Raymond, bir bilim kurgu çizgi roman kahramanı olan Flash Gordon’a hayat verir. Türkiye’de Gökler Hakimi Baytekin adıyla yayımlanan bu karakter, Raymond’a şöhretin ve paranın kapılarını da birer birer açacaktır. Raymond, Flash Gordon’ın hemen ardından, bu sefer çok farklı bir temada, bir ormanda geçen serüveni Avcı Baytekin/Jungle Jim’e hayat verecektir ve bu iki çizgi roman, 1934 yılının 7 Ocak günü yayınlanan New York World gazetesinin Pazar ilavesinde Alex Raymond imzasıyla bir anda tüm dikkatleri üzerine çekecektir.
alexraymondGelen tepkiler olumludur ve yazılı basın Raymond’ın çizgilerini yayımlamak için peşi sıra ustanın kapısını çalmaya başlar. Alex Raymond, çaylak günlerini çoktan geride bırakmış ve aranan bir çizgi romancı olmuştur. Ancak bu şöhret onu hiçbir zaman şımartmaz ve daha çok çalışmaya sevk eder. Kahramanlarına göre farklı bir üslup yaratan Raymond’ı, çizgi roman tarihçisi Talât Güreli şöyle anlatıyor: “Alex Raymond devamlı çizgi üslubunu değiştiren bir ressamdı. Bir üslupta durmuyor, devamlı yeni arayışlar peşinde koşuyordu. Fakat performans (istikrar) ve çizgi lezzeti her zaman birinci plandaydı.”
Raymond, bilim kurgu ve orman maceralarından sonra 1935 yılında Gizli Ajan X-9/Secret Agent X-9 ile gazete ve dergilerdeki yerini alır. Bir diğer usta olan Dashiell Hammett’ın senaryosunu yazdığı Gizli Ajan X-9 da Raymond’ın yüzünü kara çıkartmaz ve ününü perçinler.
‘SANATÇILARIN SANATÇISI’
Çalışkanlığı sayesinde neredeyse bir çizgi roman makinesi gibi uğraş veren Raymond, bütün siparişlere yetişebilmek için iyi yetişmiş, yetenekli çizerlerden oluşan bir ekip kurar. Lakabı ‘sanatçıların sanatçısı’ olan Raymond, aynı zamanda en çok taklit edilen veya ‘ilham alınan’ çizgi romancı olmaya başlar. Disney Stüdyoları’nın illüstratörü Carl Barks, Raymond’ın çağdaşı diğer çizerler üzerindeki etkisini şu sözlerle açıklıyor: “Alex, zanaat ile duyguları birleştirmekte ustaydı ve bu marifeti onu diğer çizerlerden sıyırıp en tepeye taşıdı.”
Artık Raymond istediğini başarmış ve hedefe ulaşmıştır. Kazandığı paranın büyük bir kısmını çocukluğundan beri tutkunu olduğu otomobillere yatıran Raymond’ın hız tutkusunun yaşamına mal olacağını kimse o yıllarda kestiremez.
Ansızın patlak veren İkinci Dünya Savaşı onun tüm planlarını altüst eder ve Alex Raymond 1944’te kendini askeri üniforma giymiş, Deniz Kuvvetleri’ne bağlı bir birliğin içinde bulur. Artık çizgiler Raymond’ın değil ekip arkadaşlarının parmaklarının ucundadır. Tıpkı Raymond gibi, kahramanları da savaşın karanlık yüzünden etkilenir. Örneğin Baytekin, ekip arkadaşı bilimadamı Zarkov ile dünyadan gelen bir mesajla her şeyi bırakıp geri döner ve tıpkı yaratıcısı gibi İkinci Dünya Savaşı’nda ABD adına düşmanlara karşı savaşmaya başlar. Jungle Jim de bu furyadan nasibini alır ve kendini cephede bulur.
DEDEKTİF NİK’İN MACERALARI
Savaş biter, Raymond eve döner ve bambaşka bir kahraman için kolları sıvar. Asistanlar siparişi çoktan verilmiş seriler üzerinde uğraşırken Raymond, Dedektif Nik/Rip Kirby’yi çizmeye başlamıştır bile. Üstüne üstlük Nik de Raymond’ın diğer kahramanları ve kendisi gibi İkinci Dünya Savaşı’ndan yeni dönmüştür ve savaştan sonra profesyonel dedektiflik yaparak, maceradan maceraya koşmaktadır. 1946 yılının mart ayında ilk Dedektif Nik bandı ‘büyük ustanın büyük dönüşü’ diye duyurulmuştur.
Raymond, artık 37 yaşındadır ve sadece Dedektif Nik’i hazırlamayı sürdürmektedir. Yoğun çalışma tempolu günler geçmişte kalmış, zamanın büyük bölümünü çizer dostlarıyla ve en büyük tutkusu olan otomobillerle geçirmeye başlamıştır.
O günlerden birinde Raymond, Stan Drake’i ofisinde ziyarete gider, Drake, Juliet Jones üzerinde çalışıyordur. Resimler üzerinde konuşurlarken konu Drake’in yeni aldığı 1956 model Corvette’e gelir. Raymond, bu şahane spor otomobili bir gün kullanmaktan memnunluk duyacağını söyler. Drake de hemen anahtarları Raymond’ın eline verip, “neden şimdi kullanmıyorsun?” der ve ikili otomobile atlayıp şehir dışına çıkarlar. İşte o elim kaza o gün gerçekleşir. Ancak beş yıl sonra kazanın olduğu yeri ziyaret edebilen Drake, “Çarptığımız ağaç epey büyümüştü, otomobilin bazı parçaları hâlâ ağacın gövdesinde duruyordu. Kendi kendime, ‘büyük bir sanatçı burada öldü Stan’ dedim. Keşke o otomobile hiç binmeseydik.” Ne acıdır ki Stan Drake, 1997 yılında geçirdiği benzer bir trafik kazasıyla hayata veda eder.
RAYMOND’IN MİRASI YAŞIYOR
Tekdüze olmamayı ve sıradan işlere her zaman tepkili olmayı amaç haline getiren Alex Raymond’ın yaptığı her şey, çizdiği her resim orijinaldi. Tarzan’ın çizerleri Burne Hogarth, Hal Foster ve daha niceleri ile birlikte çizgi romana hırs, hareket kattı, altın çağını yaşattı Alex Raymond.
O, hep yaratıcılık sürecinde yaşadı. Her zaman yeni bir şeyler üretmek için çırpındı ve her biri kapak olabilecek estetik yapıtlar sergileyerek birçoklarına ilham kaynağı oldu. Örneğin George Lucas, Star Wars’u yazarken Baytekin/Flash
Gordon’dan etkilendiğini birkaç sefer dile getirmiş, Pecos Bill’in yazarı
Guido Matrina, kendine şablon olarak Baytekin’i örnek almıştır. Ayrıca, ünlü çizgi romancı,
Batman’in yaratıcısı Bob Kane de
bu furyada yerini alır.
Öte yandan, Superman’e hayat veren Joe Shuster, Kaptan Amerika/Captain America’nın çizeri Jack Kirby’nin yanı sıra Milton Caniff, Billy De Beck ve Roy Crane de Alex Raymond’dan esinlendiklerini, hayranlıklarını defalarca dile getirmişlerdir.

alexraymond_2Star Wars’un yaratıcısı George Lucas, üretkenliği ve çalışkanlığıyla çizgi romana altın çağını yaşatan Alex Raymond için “O benim ilham kaynağım” diyor