29 Ekim 2010 Cuma

HEPSİ BU KADAR MI? (Bu yazı Tempo'nun nisan 2010 sayısında yayımlanmıştır)


O, ‘esmer yıllar’ımızın tanığı; ‘erkeklerin de ağladığını’ fısıldayan, ‘kar taneleri’nin peşinden koşturan kadın. Üç kuşak, şarkılarında aşkı yaşadı. Ama bizim en özel köşelerimize, melodilerle sızan Nilüfer, hep kapalı bir kutu gibiydi. Şimdi o kutu açıldı ve içindekiler bir kitapta toplandı. Kitabın adı; ‘Hepsi Bu Nilüfer’. Şarkıcı, fırtınalı aşklarını, kavgalarını, tutkularını, ilk kez anlattı ve kitabın en özel bölümlerini Tempo ile paylaştı.

BERFİN VARIŞLI

Çengelköy sırtlarında bir köşk. Gözlerden uzak bir yokuşun tam tepesinde. Boğaz’a tepeden bakıyor. Kiremit rengi dış cephesi, bahçesindeki badem ağaçlarıyla uyum içinde. Kapıyı Nilüfer’in yardımcısı açıyor. Kısa süre sonra kendisi beliriyor merdivenlerde. Üzerinde siyah bir süveter var, ayağında da babetler. Çok sade. Salona gelişiyle ev hareketleniyor. Çay servisi yapılırken anlatmaya başlıyor: “Bugünlerde çok heyecanlıyız çünkü kızım, yani ikinci kızım, yakında doğum yapacak.”

“İkinci kızım” dediği kedisi. “Şimdi yukarıda. Doğumunu rahatça yapması için oda hazırladım. Görsen, karnı kocaman; veteriner beş tane doğuracağını söyledi” diyor gözlerini açarak. Birden yerinden kalkarak yan odaya gidiyor, birkaç saniye içinde elinde küçücük bir biberonla geri dönüyor: “Bazen kediler hamilelik depresyonuna girermiş ve yavrularını emzirmeyi reddederlermiş. Bizimki de böyle bir şey yaparsa diye biberonları ve süt tozlarını hazırladım.” O heyecanla anlatırken, Nilüfer’in ne kadar uzun süredir hayatımızda olduğunu düşünüyorum.Her şeyin başladığı, hayatlarımıza gitmemek üzere katıldığı yıl 1970. 'Hafta Sonu' gazetesinin düzenlediği, dördüncü Altın Ses Yarışması’na katıldı Nilüfer. 15 yaşındaydı. Karşısında şarkı söylediği jüride, Ajda Pekkan, Şehrazat, Fecri Ebcioğlu gibi isimler vardı. Birinci oldu. İki yıl sonra, ilk 45’liği çıktı. ‘Kalbim Bir Pusula’ ile ‘Ağlıyorum Yine’ şarkıları vardı bu plakta. Ama asıl büyük çıkışı ‘Dünya Dönüyor’la yakaladı Nilüfer.

Henüz 19 yaşındayken, ünlü Alman plak şirketi RCA ona plak yapmayı teklif etti. Ama yılın en az yarısını Almanya’da geçirmesi gerekiyordu. Kabul etmedi. 1977 yılında müzisyen Yeşil Giresunlu ile evlendi. Bu evlilik, fazla uzun sürmedi. Nilüfer’in müzik kariyeri ise tırmanışını sürdürdü. İşle aşkın yolu, hayatında bir kez daha kesişti Nilüfer’in. 1980’lerin başında bu kez sahnede Onno Tunç vardı.

Onno’lu yıllar

Şarkıcının yakın arkadaşı ve aynı zamanda menajeri olan Bircan Silan’ın kaleme aldığı ve ‘Hepsi Bu Nilüfer’ adını verdiği biyografide, duyulmamış kesitler var. Tunç’la ilişkisi de kitapta önemli yer tutuyor. Tıpkı hayatında olduğu gibi. “O dönem Nilüfer’in de Onno’nun da hayatında kimse yoktu. Boşluktaydı ikisi de. Yalnızlar limanının iki gediklisi olmaktan vazgeçip, birbirlerine sığındılar. Üç ay sürdü ilişki. Kavgaları gürültüleri olmadı. Ama bir tutkuya da dönüşmedi ilişki.” İkilinin müzik ortaklığı ise uzun yıllar devam etti. Hatta bir ara Onno Tunç ile Kayahan karşı karşıya geldi. Kitapta iki müzik adamının ‘Kar Taneleri’ şarkısı üzerinden yaşadığı çekişme anlatılıyor.Kayahan’la nasıl bu hale geldi?“Nilüfer ‘84’ adlı albümü hazırlanırken Kayahan, ‘Kar Taneleri’ şarkısı albümde yer alsın istedi, ısrar etti. Nilüfer, şarkıyı albümüne koymaya karar verdi ama düzenlemesini Onno Tunç’un yapmasını şart koşarak. Nilüfer ve Kayahan bu sırada tartıştı. Nilüfer, isyan ederek, “Koymuyorum albüme bu şarkıyı” dedi, Kayahan’ın geri adım atmasıyla iş tatlıya bağlandı. Kayahan, sürekli Onno Tunç’un düzenlemesinin, şarkının sıcaklığını alıp götürdüğünü söylüyordu. Tunç ise bu kadar Batı sound’lu bir albümde, Kayahan’ın şarkısının yanlış tercih olduğunu düşünüyordu. Kayahan ile Onno Tunç arasında gözle görülür bir kıskançlık vardı. Birbirlerini sever gibi görünseler de, gerçek öyle değildi.”Nilüfer, o zamanlar bir gün Kayahan’la mahkemeye düşeceğini düşünemezdi. Ama geçen yıllar çok şeyi değiştirdi. Kayahan’la hâlâ konuşmuyorlar. Nilüfer, artık Kayahan şarkıları söyleyemiyor. Peki ikili bu noktaya nasıl geldi?

Bircan Silan, kopuşun ‘Esmer Günler’ şarkısının yapıldığı yıllara dayandığını yazıyor. “Kayahan, şarkının melodisini oluşturdu. Sözleri yoktu. Nilüfer melodiyi çok sevmişti. Sözlerin yazılmasını beklemeden, albüme konulmasını istedi.” Kitaba göre Nilüfer, plakçısı Yaşar Kekeva’nın tüm itirazlarına rağmen, şarkının alınması için bastırır. Kayahan’a iki bin lira ödenmesini sağlar. Ortada senet yoktur. O günlerde işler verilen sözle yapılmaktadır. Bir süre sonra Nilüfer’in hiç beklemediği bir şey olur. Kayahan’ın, şarkıyı altı bin liraya Sezen Aksu’ya sattığını öğrenir. Çıldırır. Kayahan’a çok sert çıkar. Bir akşam Kayahan özür dilemek ve Nilüfer’i ikna etmek için gelir. “Bu paraya (Sezen Aksu’dan aldığı altı bin lirayı kastediyor) ihtiyacım var. Zorda olmasam böyle bir şey yapar mıyım?” Ancak Nilüfer geri adım atmaz. “Var mı böyle bir şey? Daha sözleri yokken adam senin paranı peşin ödedi. Ayıp! Sezen’den aldığın parayı geri veremiyorsan, git ona başka şarkı yap o zaman!” der. Sezen Aksu, bunlardan habersizdir. Ama olanları duyması uzun sürmez. Kayahan’ı arar ve “Sen zaten şarkıyı önce ona satmışsın, parayı geri veremiyorsan başka şarkı yap” der. ‘Hep Karanlık’ şarkısı da bu vesileyle doğar.


İplerin tamamen kopması, Nilüfer’in ‘Gözün Aydın’ albümünden sonraya, 2003’ün sonlarına denk geliyor. Yine kitaba göre, Nilüfer sahnede okuduğu şarkıları için Kayahan’a yüzde beş komisyon ödüyordu. Ama artık repertuarında eskisi kadar çok Kayahan şarkısı yoktu ve Nilüfer bu oranı yüzde üçe düşürmek istedi. Kayahan bunu kabul etti ama sonra bir gün telefon açıp “Artık şarkılarımı okumanı yasaklıyorum” dedi.Kitapta yazan bu ayrıntıları hatırlattığımızda Nilüfer’in ifadesi sertleşiyor: “Hepsini birebir yaşadık. Ben para pul işlerinden nefret ederim, ama öyle bir raddeye geldik ki, bunları yazmamız gerekiyordu. Bu konuda son kez sizinle konuşuyorum. Bir daha da konuşmayacağım.”


Aşkın sert rüzgârları


Nilüfer, kararlı bir kadın. İşte de, aşkta da bildiğini okuyan bir tarzı var. Onun için “Serttir” dendiğini pek çok kez duydum. “Öyle misiniz?” diye sorduğumda şaşırmıyor. “Kurallarım var elbette. Özellikle işim ve kızım konusunda. Bazen yemeğini televizyon karşısında yemek için ısrar ediyor. Asla izin vermiyorum.” Nilüfer, Ayşe Nazlı’yı 2000 yılında evlat edindi. “Bir gün biyolojik annesini öğrenmek isterse ne yapar acaba?” “Ayşe Nazlı, her şeyin farkında. Benim onu doğurmadığımı biliyor. İsterse biyolojik annesini arar bulur. Bu onun hakkı; bazen ben bile merak ediyorum. Onu doğuran kadın kimdir? Nerede yaşıyor? Neler yaşadı ki çocuğunu bıraktı?. Bu dehşet verici bir şey.” Kızından bahsetmeyi seviyor, pek çok yönünün ona benzediğini düşünüyor, ama bir endişesi var: “Büyüyüp âşık olduğu zaman bana benzemesini istemiyorum. Bana benzerse aşk ona çok acı çektirir.” Ayşe Nazlı’dan konuşunca Reha Muhtar’ın adı da karışıyor sohbete. “Ayşe Nazlı, hafta sonlarını babasıyla yani Reha’yla geçiriyor. Kardeşleriyle iyi anlaşıyor. ”Nilüfer, Reha Muhtar ilişkisi 2001 yılında başladı. Nilüfer’in hayranlarının büyük kısmı bu ilişkiyi istemiyordu: “Büyük bir aşktı ve elbette insanların düşüncelerinin farkındaydık. Ama ben bunu hiç dikkate almadım. Sonuçta hayat benim hayatım.”Nilüfer hayranları Gökberk Ergenekon’u ise çok yakıştırıyordu ona. Herkes evlenmelerini beklerken ayrıldılar. Kitapta, Ergenekon’la yaşadığı özel bir anısı da yer alıyor: “Onno Tunç’un uçağının kaybolduğu gece, Nilüfer arkadaşlarıyla evindedir. Telefon çalar. Aranjör Ümit Kuzer, acı haberi verir. Başta duyduklarına inanamaz ama durum ciddidir. Nilüfer kendini kaybetmiştir. O sırada Gökberk Ergenekon’un yüzünün asıldığını fark eder. Ergenekon, kıskançlığa daha fazla dayanamaz, kapıyı çekip çıkar. Bu, yaşadıkları en büyük kavgalardan biridir. “Ama bu yüzden ayrılmadık sakın yanlış anlaşılmasın” diyor. “Gökberk Ankara’daydı, ben İstanbul’da. Aramıza mesafe girdi. Yine aşklarını konuşan kadın durumuna düştüm. Haydi başka sorular sor bana” diyor, ama konu dönüp dolaşıp bugünkü aşka, Latif Demirci’ye geliyor: “Yaş geçtikçe insan huzur arıyor. Aşkta da bu böyle. Eskiden yaşadığınız heyecanı yaşamıyorsunuz artık. Zaten hep aynı heyecan yaşansa, insan hasta olur, sağlığını kaybeder.”Artık hayatının en dingin günlerini yaşadığını söylüyor Nilüfer, “Mutluyum” diyor. Gözlerine baktığınızda söylediklerine inanıyorsunuz.


YILLAR SONRA ORTAYA ÇIKAN KARDEŞLERİ

Nilüfer’in hayatının dönüm noktalarından biri, babasını kaybetmesiydi. Babası şarkıcı 11 yaşındayken ölmüş. Annesi, bunu ondan saklamış. Babasının hastanede olduğunu söylemiş.“Belki de Lütfiye Hanım, Nilüfer kadar yürekli değildi. Küçük kızına bu haberi vermek istemedi… Oysa, onun gerçeği anlatmak için çocuğun anlayacağı o dili bulamaması, Nilüfer’in hayata olan güvenini sarstı… Babasına ‘Hoşça kal’ demesine engel olmuştu annesi. Nihayet Cemil Bey’in vasiyeti okundu. Nilüfer, orada iki büyük adam ve bir genç kızla karşılaştı. İşin daha da vahimi, aslında onların kardeşleri olduğunu öğrendi. Onlar, babasının daha önceki evliliklerinden çocuklarıydı. Cemil Bey’in çocuklarıydı.Nilüfer, küçücük aklıyla değerlendirmeler yapmaya çalışıyordu.Bu hayatının en üzüntülü anında, birden iki abisi ve bir ablası olduğunu öğrenmişti; ama onlar gelip onun elini bile tutmamışlardı.Bu ofiste yaşadıkları ve öğrendikleri, Nilüfer’in hayatı boyunca yaşadığı önemli travmalardan biri oldu… Babasının öldüğünü öğrendiği gün annesine küstü.”

DOSTLARINDAN NİLÜFER'E NOTLAR:


Kitapta şarkıcının hayatında çok özel yeri olan dostlarının ve kızının yazdıkları da yer alıyor.


AYŞE NAZLI

"Sevgili annecim
Seni çok seviyorum, iyi ki varsın. Beni çok seviyorsun. Sen çok iyi bir annesin. Bana kızdığında genelde televizyon cezası veriyorsun. Hayvanları çok seviyorsun. Prens ve prensesi çok seviyorsun. Hayvanlar ölünce onlara çok üzülüyorsun. Ben de hayvanları çok seviyorum."

AJDA PEKKAN

"Sevgili Nilüfer, prensiplerinden asla ödün vermeyen, mesleki duruşu ile sevgi duyduğum bir isim. Bizim sektörde her ne kadar şöhret olmak kolay olsa da, kalıcı olmak gerçekten zordur. Nilüfer, bu anlamda uzun yıllar ipi göğüslemiş, Türk popunun en sevilen isimlerinden biri olmuştur.Ayrıca ve belki de sanatçılığımızdan sıyrılarak baktığımızda Nilüfer, benim çok sevdiğim bir arkadaşımdır.Daha uzun yıllar bu yollarda birlikte yürüyebilmek üzere sevgili Nilüferim…"

SEZEN AKSU

"Nilüfer’in, her şeyden önce dünyanın en özel ve güzel sesine sahip olduğunu düşünüyorum. Ama benim için asıl kıymeti, tepeden tırnağa erdem dolu olmasında. Hiçbir durum yoktur Nilüfer’i değerlerinden, prensiplerinden geriye adım attırabilecek. Erdemliliği, sağlam duruşu ile hakikaten de eşsiz bir karakteri vardır. Evladının “Anneciğim” diye boynuna atlayışını, sevişip sarılmalarını yakinen gören biri olarak, anneliğin sadece doğurmak olmadığını nasıl anlıyorsa insan, kardeşliğin illa aynı anne babadan doğmak olmadığını da görüyor.Nilüfer, benim nazarımda sadece arkadaşım değil, kardeşimdir. İçim titreyerek severim…"

GÖKBERK ERGENEKON’LA AŞKI

Nilüfer, hep tutkulu aşklar yaşadı. Ama eski devlet bakanlarından Gökberk Ergenekon’la altı yıl süren ilişkisi, hepsinden daha şiddetliydi sanki.“Gökberk, Nilüfer’e daha ilişkilerinin ilk aylarında evlilik teklifi etmiş, hatta alyans da takmışlardı. Ama her kavgada Nilüfer parmağındaki alyansı çıkarıyor, bahçeye fırlatıyor, olaylar yatışınca da birlikte bahçeye gidip yüzüğü arıyorlardı.‘Tamam, bu iş bitti! İstemiyorum artık, git Ankara’na, dön geri!’‘Gidiyorum zaten!’‘Ama önce şu yüzüğünü al da öyle git…’ Böyle dediği an Nilüfer yüzüğü salonun bahçeye açılan kapısından fırlatıp atıyor, yüzük de çimenlerin ve çiçeklerin arasında kayboluyordu. Gökberk, barışmaya gönüllüyse, ‘Çok uzağa atma demiyor muyum sana şu yüzüğü? diyordu. ‘Elime ver kızım şu yüzüğü elime! Otların arasında nasıl bulacağım? Hadi bul ver bakalım elime…’Sonra ikisi birden kafalar yerde, yüzüğü arayıp buluyorlardı. Gökberk, her defasında yüzüğü parmağına takarken, ‘Hanımefendi, bu yüzüğü takabilir miyim? Benimle evlenir misiniz?’ diye soruyordu. Nilüfer muzır muzır parmağını uzatıyor, sonra da barışıyorlardı.”

24 Mart 2010 Çarşamba

RUHUN GÖÇÜ NE YÖNE?




















Reenkarnasyona inanır mısınız? Oyuncu Canan Ergüder, kendisini farklı hayatlarda, farklı kimliklerde hayal etmeyi seviyor. Gezgin ruhunun, birbirinden farklı altı limana uğradığını düşünüyor. Onunla birlikte bu limanlara yol aldık; karşımıza çıkan karakterler sizi de şaşırtacak.

“Yeniden yaşamak… Eminim ki gerçekten böyle bir şey var; bu, ölüden çıkan bir yaşam.” Platon, bundan 2 bin 500 yüz yıl önce böyle dediğinde reenkarnasyonun bu kadar kafa karıştırıcı olduğunu düşünmüş müydü bilinmez; ama birçok filme ve kitaba konu olan reenkarnasyon, cevabı bulunamayan ama hissedilen bir soru gibi bellekleri kemirmeye devam ediyor. Kimimiz ölümden sonra yaşama inanıyoruz ve hatta bu düşünce bize çok çekici geliyor; kimimiz de bunun safsata olduğunu düşünüp burun kıvırıyoruz. Canan Ergüder, ilk gruba girenlerden. Daha önce de yaşamış olma fikri onu cezbediyor. Asi ruhu bir padişahta, uysal tarafı bir geyşanınkinde ortaya çıkmış olabilir. Eminiz hepiniz, inanmasanız da, önceki hayatınızda kim olduğunuzu hayal etmişsinizdir. Ergüder, hayal etmekle kalmadı; onların kılığına girip, Mehmet Turgut’un objektifinin karşısına geçti.
“NE ZAMAN BİR SAVAŞ FİLMİ İZLESEM…
“Marie Antoinette bana her zaman ilginç gelmiştir. Bir insan nasıl bu kadar kötü olabilir? Nedeni şu herhalde; Marie Antoinette, 14 yaşında Fransa kraliçesi oluyor. Bu, o yaşta bir çocuk için inanılmaz bir yük.”“Asla kötü bir karakteri canlandırmayacağım” dedi ama söz konusu Marie Antoinette olunca, bu kararından vazgeçti Canan Ergüder. “O bir kraliçe! Dünya tarihine bakınca inanılmaz sükse yaratmış bir insan!” diyerek anlattı onu canlandırma nedenini. Reenkarnasyona inanıyor ama “Bundan önceki hayatımda kraliçeydim” diyen kadınlara bıyık altından gülüyor. Belli ki pek çok kadının, asil bir ruha sahip olduğunu sanması ona eğlenceli geliyor. Ve içindeki mücadeleci ruh ortaya çıkıyor: “Ben kraliçe filan değildim ama kesinlikle bir kadındım ve kesinlikle savaşı deneyimlemiş bir kadındım. Ne zaman bir savaş filmi izlesem bunu hissediyorum.”

“TARİHİN EN GÜZEL MEDUSA’SI”
Su yeşili gözleri en büyük kozu ve o bu kozu çok iyi kullanıyor. Canan Ergüder, gözleriyle konuşanlardan. Birçoklarının gözündeki sert kadın imajı o konuşmaya başlar başlamaz kayboluyor. “Yüz hatlarımda sertlik var, bunun farkındayım.” Kötü kadın imajından sıkılmış. “Benden cadı fotoğrafı bekleme!” diyor. Cadı değil ama yılan saçlı dişi canavar oluveriyor. “Aslına bakarsan Medusa başlangıçta kötü bir karakter değil. Athena onu kıskanç yapan. Bir anlamda kadersiz. Ben de bu yüzden onu seçtim.” Mehmet Turgut’un dediği gibi; “İşte! Tarihin en güzel Medusa’sı!”
DOĞUŞTAN HELEN
“Helen olmalıyım bir de! Paris’in aşkı Helen! Truva Savaşı’nın nedeni Helen! Hem, yüzüm de, rengim de uygun buna!” Birlikte gittiğimiz kostüm mağazasında kapıdan içeri girer girmez o bembeyaz kostümü gösteriyor Canan Ergüder. Soyunma odasına gidiyor, birden Helen oluyor. Altın rengi yapraklardan yapılmış tacı da takınca kostüm tamamlanıyor. Çekim günü makyaj ve saç için en az uğraşılan karakter de zaten Helen’di. Canan Ergüder’in Truvalı Helen olması için, bir beyaz elbise, bir de altın rengi taç yeterliymiş demek!
YEŞİL GÖZLÜ GEYŞA
Yeşil gözlü geyşa olur mu? Kahverengi lens taksak belki. Ya da photoshop’la değiştirsek göz rengini? Bu karakterin Helen’den daha çok uğraştıracağı kesindi. Öyle de oldu. “Neden yeşil gözlü geyşa olmasın? Hem farklı bir şeyler yapmak istemiyor muyuz? Bizim geyşamız da yeşil gözlü olsun. Makyajla hemen değişirim ben merak etme!”. Canan Ergüder yoğun uğraşlar (üst üste üç peruk, beyaz pudra ve uzun süren makyajla) sonunda istediği gibi bir geyşa oluverdi. “Bu karaktere girmeyi çok istedim; çünkü bu çok farklı bir kültür. Toplumda geyşaların fahişe olduğu yönünde yanlış bir kanı var. Onlar fahişe değil!”

“BENDEN YAVUZ OLUR”
Farklı bir karaktere bürünmek istiyor Canan Ergüder. “Neden bir erkek olmasın listede, mesela bir padişah! Hem yüzüm de kemikli, pekâlâ bir erkek olabilirim! Zaten hep bir erkeği oynamak istemiştim.” Onlarca kostümün arasından gözümüze yemyeşil, ihtişamlı bir kaftan ilişince “Buldum!” diyor. “Padişah olmalıyım. Aslında benim olmak istediğim sultan, Fatih Sultan Mehmet’ti; en sevdiğim tarihi karakter; çünkü İstanbul’un fethi gibi inanılmaz bir şeyi başardı!” Kavuğu başına takıp, bir de takma bıyık bulunca tam bir padişah oldu Canan Ergüder. “Şöyle yandan baksana; benden Fatih değil de Yavuz Sultan Selim olur. Hem o da Fatih kadar şatafatlı!”
YIL 1920 NEW YORK’TAYIZ
Ve işte en eğlenceli kare… Çarliston dansçısı. Öyle belli biri değil, herhangi bir dansçı. İçindeki dans tutkusunu anlatmak için bundan daha eğlenceli bir çekim olabilir mi? “Ben çocukken balerin olmak isterdim, ama sonradan anladım ki vücudum buna müsait değil. Mükemmeliyetçi biriyim. ‘Prima ballerina’ olamadıktan sonra bale yapmanın bir anlamı olmadığını düşündüm. Ama dansı çok seviyorum. Bir ara flamenko da yaptım. "Çarliston da yapmak" isterim, neden olmasın? Hadi çekime başlayalım!”

TEMPO, ŞUBAT 2010