<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097</id><updated>2011-11-27T16:19:58.153-08:00</updated><category term='TARAF PAZAR'/><category term='TARAF gazetesi'/><title type='text'>O HALDE..</title><subtitle type='html'>TARAF Gazetesi ve TARAF Pazar ve Tempo Dergilerinde yayımlanan haberlerimin ve yazılarımın bir kısmını bu blogda bulabilirsiniz.</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>56</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-2610655591451177325</id><published>2010-10-29T06:23:00.000-07:00</published><updated>2010-10-29T06:44:58.454-07:00</updated><title type='text'>HEPSİ BU KADAR MI? (Bu yazı Tempo'nun nisan 2010 sayısında yayımlanmıştır)</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/TMrPs58KNdI/AAAAAAAAAFM/d1QwQ7eUxBw/s1600/nilufer.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 300px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5533463462552417746" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/TMrPs58KNdI/AAAAAAAAAFM/d1QwQ7eUxBw/s400/nilufer.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;strong&gt;O, ‘esmer yıllar’ımızın tanığı; ‘erkeklerin de ağladığını’ fısıldayan, ‘kar taneleri’nin peşinden koşturan kadın. Üç kuşak, şarkılarında aşkı yaşadı. Ama bizim en özel köşelerimize, melodilerle sızan Nilüfer, hep kapalı bir kutu gibiydi. Şimdi o kutu açıldı ve içindekiler bir kitapta toplandı. Kitabın adı; ‘Hepsi Bu Nilüfer’. Şarkıcı, fırtınalı aşklarını, kavgalarını, tutkularını, ilk kez anlattı ve kitabın en özel bölümlerini Tempo ile paylaştı.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;BERFİN VARIŞLI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çengelköy sırtlarında bir köşk. Gözlerden uzak bir yokuşun tam tepesinde. Boğaz’a tepeden bakıyor. Kiremit rengi dış cephesi, bahçesindeki badem ağaçlarıyla uyum içinde. Kapıyı Nilüfer’in yardımcısı açıyor. Kısa süre sonra kendisi beliriyor merdivenlerde. Üzerinde siyah bir süveter var, ayağında da babetler. Çok sade. Salona gelişiyle ev hareketleniyor. Çay servisi yapılırken anlatmaya başlıyor: “Bugünlerde çok heyecanlıyız çünkü kızım, yani ikinci kızım, yakında doğum yapacak.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İkinci kızım” dediği kedisi. “Şimdi yukarıda. Doğumunu rahatça yapması için oda hazırladım. Görsen, karnı kocaman; veteriner beş tane doğuracağını söyledi” diyor gözlerini açarak. Birden yerinden kalkarak yan odaya gidiyor, birkaç saniye içinde elinde küçücük bir biberonla geri dönüyor: “Bazen kediler hamilelik depresyonuna girermiş ve yavrularını emzirmeyi reddederlermiş. Bizimki de böyle bir şey yaparsa diye biberonları ve süt tozlarını hazırladım.” O heyecanla anlatırken, Nilüfer’in ne kadar uzun süredir hayatımızda olduğunu düşünüyorum.Her şeyin başladığı, hayatlarımıza gitmemek üzere katıldığı yıl 1970. 'Hafta Sonu' gazetesinin düzenlediği, dördüncü Altın Ses Yarışması’na katıldı Nilüfer. 15 yaşındaydı. Karşısında şarkı söylediği jüride, Ajda Pekkan, Şehrazat, Fecri Ebcioğlu gibi isimler vardı. Birinci oldu. İki yıl sonra, ilk 45’liği çıktı. ‘Kalbim Bir Pusula’ ile ‘Ağlıyorum Yine’ şarkıları vardı bu plakta. Ama asıl büyük çıkışı ‘Dünya Dönüyor’la yakaladı Nilüfer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Henüz 19 yaşındayken, ünlü Alman plak şirketi RCA ona plak yapmayı teklif etti. Ama yılın en az yarısını Almanya’da geçirmesi gerekiyordu. Kabul etmedi. 1977 yılında müzisyen Yeşil Giresunlu ile evlendi. Bu evlilik, fazla uzun sürmedi. Nilüfer’in müzik kariyeri ise tırmanışını sürdürdü. İşle aşkın yolu, hayatında bir kez daha kesişti Nilüfer’in. 1980’lerin başında bu kez sahnede Onno Tunç vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Onno’lu yıllar&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Şarkıcının yakın arkadaşı ve aynı zamanda menajeri olan Bircan Silan’ın kaleme aldığı ve ‘Hepsi Bu Nilüfer’ adını verdiği biyografide, duyulmamış kesitler var. Tunç’la ilişkisi de kitapta önemli yer tutuyor. Tıpkı hayatında olduğu gibi. “O dönem Nilüfer’in de Onno’nun da hayatında kimse yoktu. Boşluktaydı ikisi de. Yalnızlar limanının iki gediklisi olmaktan vazgeçip, birbirlerine sığındılar. Üç ay sürdü ilişki. Kavgaları gürültüleri olmadı. Ama bir tutkuya da dönüşmedi ilişki.” İkilinin müzik ortaklığı ise uzun yıllar devam etti. Hatta bir ara Onno Tunç ile Kayahan karşı karşıya geldi. Kitapta iki müzik adamının ‘Kar Taneleri’ şarkısı üzerinden yaşadığı çekişme anlatılıyor.Kayahan’la nasıl bu hale geldi?“Nilüfer ‘84’ adlı albümü hazırlanırken Kayahan, ‘Kar Taneleri’ şarkısı albümde yer alsın istedi, ısrar etti. Nilüfer, şarkıyı albümüne koymaya karar verdi ama düzenlemesini Onno Tunç’un yapmasını şart koşarak. Nilüfer ve Kayahan bu sırada tartıştı. Nilüfer, isyan ederek, “Koymuyorum albüme bu şarkıyı” dedi, Kayahan’ın geri adım atmasıyla iş tatlıya bağlandı. Kayahan, sürekli Onno Tunç’un düzenlemesinin, şarkının sıcaklığını alıp götürdüğünü söylüyordu. Tunç ise bu kadar Batı sound’lu bir albümde, Kayahan’ın şarkısının yanlış tercih olduğunu düşünüyordu. Kayahan ile Onno Tunç arasında gözle görülür bir kıskançlık vardı. Birbirlerini sever gibi görünseler de, gerçek öyle değildi.”Nilüfer, o zamanlar bir gün Kayahan’la mahkemeye düşeceğini düşünemezdi. Ama geçen yıllar çok şeyi değiştirdi. Kayahan’la hâlâ konuşmuyorlar. Nilüfer, artık Kayahan şarkıları söyleyemiyor. Peki ikili bu noktaya nasıl geldi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bircan Silan, kopuşun ‘Esmer Günler’ şarkısının yapıldığı yıllara dayandığını yazıyor. “Kayahan, şarkının melodisini oluşturdu. Sözleri yoktu. Nilüfer melodiyi çok sevmişti. Sözlerin yazılmasını beklemeden, albüme konulmasını istedi.” Kitaba göre Nilüfer, plakçısı Yaşar Kekeva’nın tüm itirazlarına rağmen, şarkının alınması için bastırır. Kayahan’a iki bin lira ödenmesini sağlar. Ortada senet yoktur. O günlerde işler verilen sözle yapılmaktadır. Bir süre sonra Nilüfer’in hiç beklemediği bir şey olur. Kayahan’ın, şarkıyı altı bin liraya Sezen Aksu’ya sattığını öğrenir. Çıldırır. Kayahan’a çok sert çıkar. Bir akşam Kayahan özür dilemek ve Nilüfer’i ikna etmek için gelir. “Bu paraya (Sezen Aksu’dan aldığı altı bin lirayı kastediyor) ihtiyacım var. Zorda olmasam böyle bir şey yapar mıyım?” Ancak Nilüfer geri adım atmaz. “Var mı böyle bir şey? Daha sözleri yokken adam senin paranı peşin ödedi. Ayıp! Sezen’den aldığın parayı geri veremiyorsan, git ona başka şarkı yap o zaman!” der. Sezen Aksu, bunlardan habersizdir. Ama olanları duyması uzun sürmez. Kayahan’ı arar ve “Sen zaten şarkıyı önce ona satmışsın, parayı geri veremiyorsan başka şarkı yap” der. ‘Hep Karanlık’ şarkısı da bu vesileyle doğar.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;İplerin tamamen kopması, Nilüfer’in ‘Gözün Aydın’ albümünden sonraya, 2003’ün sonlarına denk geliyor. Yine kitaba göre, Nilüfer sahnede okuduğu şarkıları için Kayahan’a yüzde beş komisyon ödüyordu. Ama artık repertuarında eskisi kadar çok Kayahan şarkısı yoktu ve Nilüfer bu oranı yüzde üçe düşürmek istedi. Kayahan bunu kabul etti ama sonra bir gün telefon açıp “Artık şarkılarımı okumanı yasaklıyorum” dedi.Kitapta yazan bu ayrıntıları hatırlattığımızda Nilüfer’in ifadesi sertleşiyor: “Hepsini birebir yaşadık. Ben para pul işlerinden nefret ederim, ama öyle bir raddeye geldik ki, bunları yazmamız gerekiyordu. Bu konuda son kez sizinle konuşuyorum. Bir daha da konuşmayacağım.”&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Aşkın sert rüzgârları&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Nilüfer, kararlı bir kadın. İşte de, aşkta da bildiğini okuyan bir tarzı var. Onun için “Serttir” dendiğini pek çok kez duydum. “Öyle misiniz?” diye sorduğumda şaşırmıyor. “Kurallarım var elbette. Özellikle işim ve kızım konusunda. Bazen yemeğini televizyon karşısında yemek için ısrar ediyor. Asla izin vermiyorum.” Nilüfer, Ayşe Nazlı’yı 2000 yılında evlat edindi. “Bir gün biyolojik annesini öğrenmek isterse ne yapar acaba?” “Ayşe Nazlı, her şeyin farkında. Benim onu doğurmadığımı biliyor. İsterse biyolojik annesini arar bulur. Bu onun hakkı; bazen ben bile merak ediyorum. Onu doğuran kadın kimdir? Nerede yaşıyor? Neler yaşadı ki çocuğunu bıraktı?. Bu dehşet verici bir şey.” Kızından bahsetmeyi seviyor, pek çok yönünün ona benzediğini düşünüyor, ama bir endişesi var: “Büyüyüp âşık olduğu zaman bana benzemesini istemiyorum. Bana benzerse aşk ona çok acı çektirir.” Ayşe Nazlı’dan konuşunca Reha Muhtar’ın adı da karışıyor sohbete. “Ayşe Nazlı, hafta sonlarını babasıyla yani Reha’yla geçiriyor. Kardeşleriyle iyi anlaşıyor. ”Nilüfer, Reha Muhtar ilişkisi 2001 yılında başladı. Nilüfer’in hayranlarının büyük kısmı bu ilişkiyi istemiyordu: “Büyük bir aşktı ve elbette insanların düşüncelerinin farkındaydık. Ama ben bunu hiç dikkate almadım. Sonuçta hayat benim hayatım.”Nilüfer hayranları Gökberk Ergenekon’u ise çok yakıştırıyordu ona. Herkes evlenmelerini beklerken ayrıldılar. Kitapta, Ergenekon’la yaşadığı özel bir anısı da yer alıyor: “Onno Tunç’un uçağının kaybolduğu gece, Nilüfer arkadaşlarıyla evindedir. Telefon çalar. Aranjör Ümit Kuzer, acı haberi verir. Başta duyduklarına inanamaz ama durum ciddidir. Nilüfer kendini kaybetmiştir. O sırada Gökberk Ergenekon’un yüzünün asıldığını fark eder. Ergenekon, kıskançlığa daha fazla dayanamaz, kapıyı çekip çıkar. Bu, yaşadıkları en büyük kavgalardan biridir. “Ama bu yüzden ayrılmadık sakın yanlış anlaşılmasın” diyor. “Gökberk Ankara’daydı, ben İstanbul’da. Aramıza mesafe girdi. Yine aşklarını konuşan kadın durumuna düştüm. Haydi başka sorular sor bana” diyor, ama konu dönüp dolaşıp bugünkü aşka, Latif Demirci’ye geliyor: “Yaş geçtikçe insan huzur arıyor. Aşkta da bu böyle. Eskiden yaşadığınız heyecanı yaşamıyorsunuz artık. Zaten hep aynı heyecan yaşansa, insan hasta olur, sağlığını kaybeder.”Artık hayatının en dingin günlerini yaşadığını söylüyor Nilüfer, “Mutluyum” diyor. Gözlerine baktığınızda söylediklerine inanıyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YILLAR SONRA ORTAYA ÇIKAN KARDEŞLERİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nilüfer’in hayatının dönüm noktalarından biri, babasını kaybetmesiydi. Babası şarkıcı 11 yaşındayken ölmüş. Annesi, bunu ondan saklamış. Babasının hastanede olduğunu söylemiş.“Belki de Lütfiye Hanım, Nilüfer kadar yürekli değildi. Küçük kızına bu haberi vermek istemedi… Oysa, onun gerçeği anlatmak için çocuğun anlayacağı o dili bulamaması, Nilüfer’in hayata olan güvenini sarstı… Babasına ‘Hoşça kal’ demesine engel olmuştu annesi. Nihayet Cemil Bey’in vasiyeti okundu. Nilüfer, orada iki büyük adam ve bir genç kızla karşılaştı. İşin daha da vahimi, aslında onların kardeşleri olduğunu öğrendi. Onlar, babasının daha önceki evliliklerinden çocuklarıydı. Cemil Bey’in çocuklarıydı.Nilüfer, küçücük aklıyla değerlendirmeler yapmaya çalışıyordu.Bu hayatının en üzüntülü anında, birden iki abisi ve bir ablası olduğunu öğrenmişti; ama onlar gelip onun elini bile tutmamışlardı.Bu ofiste yaşadıkları ve öğrendikleri, Nilüfer’in hayatı boyunca yaşadığı önemli travmalardan biri oldu… Babasının öldüğünü öğrendiği gün annesine küstü.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;DOSTLARINDAN NİLÜFER'E NOTLAR:&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;Kitapta şarkıcının hayatında çok özel yeri olan dostlarının ve kızının yazdıkları da yer alıyor.&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;em&gt;AYŞE NAZLI&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;"Sevgili annecim&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Seni çok seviyorum, iyi ki varsın. Beni çok seviyorsun. Sen çok iyi bir annesin. Bana kızdığında genelde televizyon cezası veriyorsun. Hayvanları çok seviyorsun. Prens ve prensesi çok seviyorsun. Hayvanlar ölünce onlara çok üzülüyorsun. Ben de hayvanları çok seviyorum."&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;AJDA PEKKAN&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;"Sevgili Nilüfer, prensiplerinden asla ödün vermeyen, mesleki duruşu ile sevgi duyduğum bir isim. Bizim sektörde her ne kadar şöhret olmak kolay olsa da, kalıcı olmak gerçekten zordur. Nilüfer, bu anlamda uzun yıllar ipi göğüslemiş, Türk popunun en sevilen isimlerinden biri olmuştur.Ayrıca ve belki de sanatçılığımızdan sıyrılarak baktığımızda Nilüfer, benim çok sevdiğim bir arkadaşımdır.Daha uzun yıllar bu yollarda birlikte yürüyebilmek üzere sevgili Nilüferim…"&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;SEZEN AKSU&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;"Nilüfer’in, her şeyden önce dünyanın en özel ve güzel sesine sahip olduğunu düşünüyorum. Ama benim için asıl kıymeti, tepeden tırnağa erdem dolu olmasında. Hiçbir durum yoktur Nilüfer’i değerlerinden, prensiplerinden geriye adım attırabilecek. Erdemliliği, sağlam duruşu ile hakikaten de eşsiz bir karakteri vardır. Evladının “Anneciğim” diye boynuna atlayışını, sevişip sarılmalarını yakinen gören biri olarak, anneliğin sadece doğurmak olmadığını nasıl anlıyorsa insan, kardeşliğin illa aynı anne babadan doğmak olmadığını da görüyor.Nilüfer, benim nazarımda sadece arkadaşım değil, kardeşimdir. İçim titreyerek severim…"&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;GÖKBERK ERGENEKON’LA AŞKI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nilüfer, hep tutkulu aşklar yaşadı. Ama eski devlet bakanlarından Gökberk Ergenekon’la altı yıl süren ilişkisi, hepsinden daha şiddetliydi sanki.“Gökberk, Nilüfer’e daha ilişkilerinin ilk aylarında evlilik teklifi etmiş, hatta alyans da takmışlardı. Ama her kavgada Nilüfer parmağındaki alyansı çıkarıyor, bahçeye fırlatıyor, olaylar yatışınca da birlikte bahçeye gidip yüzüğü arıyorlardı.‘Tamam, bu iş bitti! İstemiyorum artık, git Ankara’na, dön geri!’‘Gidiyorum zaten!’‘Ama önce şu yüzüğünü al da öyle git…’ Böyle dediği an Nilüfer yüzüğü salonun bahçeye açılan kapısından fırlatıp atıyor, yüzük de çimenlerin ve çiçeklerin arasında kayboluyordu. Gökberk, barışmaya gönüllüyse, ‘Çok uzağa atma demiyor muyum sana şu yüzüğü? diyordu. ‘Elime ver kızım şu yüzüğü elime! Otların arasında nasıl bulacağım? Hadi bul ver bakalım elime…’Sonra ikisi birden kafalar yerde, yüzüğü arayıp buluyorlardı. Gökberk, her defasında yüzüğü parmağına takarken, ‘Hanımefendi, bu yüzüğü takabilir miyim? Benimle evlenir misiniz?’ diye soruyordu. Nilüfer muzır muzır parmağını uzatıyor, sonra da barışıyorlardı.”&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-2610655591451177325?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/2610655591451177325/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2010/10/hepsi-bu-kadar-mi-bu-yaz-temponun-nisan.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/2610655591451177325'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/2610655591451177325'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2010/10/hepsi-bu-kadar-mi-bu-yaz-temponun-nisan.html' title='HEPSİ BU KADAR MI? (Bu yazı Tempo&apos;nun nisan 2010 sayısında yayımlanmıştır)'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/TMrPs58KNdI/AAAAAAAAAFM/d1QwQ7eUxBw/s72-c/nilufer.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-4679661354370992831</id><published>2010-03-24T10:52:00.000-07:00</published><updated>2010-03-24T11:02:31.190-07:00</updated><title type='text'>RUHUN GÖÇÜ NE YÖNE?</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/S6pSw2udjSI/AAAAAAAAAE8/jzWTLe2IeAQ/s1600/03-03-2010-111256.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5452261298162994466" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 398px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/S6pSw2udjSI/AAAAAAAAAE8/jzWTLe2IeAQ/s400/03-03-2010-111256.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/S6pSsTiQnqI/AAAAAAAAAE0/t0qovmdFuQk/s1600/03-03-2010-111319.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5452261219997097634" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 398px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/S6pSsTiQnqI/AAAAAAAAAE0/t0qovmdFuQk/s400/03-03-2010-111319.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/S6pSm67ecLI/AAAAAAAAAEs/U-BRANGbYQs/s1600/03-03-2010-111325.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5452261127492628658" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 398px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/S6pSm67ecLI/AAAAAAAAAEs/U-BRANGbYQs/s400/03-03-2010-111325.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/S6pSh0HIDxI/AAAAAAAAAEk/ANZSj-1oIsc/s1600/03-03-2010-111248.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5452261039763099410" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 398px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/S6pSh0HIDxI/AAAAAAAAAEk/ANZSj-1oIsc/s400/03-03-2010-111248.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/S6pSdPGnLKI/AAAAAAAAAEc/OXMCYy5TLK8/s1600/03-03-2010-111259.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5452260961109355682" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 398px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/S6pSdPGnLKI/AAAAAAAAAEc/OXMCYy5TLK8/s400/03-03-2010-111259.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/S6pSXcIHSpI/AAAAAAAAAEU/upgzwGqaQ8w/s1600/03-03-2010-111252.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5452260861526100626" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 398px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/S6pSXcIHSpI/AAAAAAAAAEU/upgzwGqaQ8w/s400/03-03-2010-111252.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;em&gt;Reenkarnasyona inanır mısınız? Oyuncu Canan Ergüder, kendisini farklı hayatlarda, farklı kimliklerde hayal etmeyi seviyor. Gezgin ruhunun, birbirinden farklı altı limana uğradığını düşünüyor. Onunla birlikte bu limanlara yol aldık; karşımıza çıkan karakterler sizi de şaşırtacak.&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;“Yeniden yaşamak… Eminim ki gerçekten böyle bir şey var; bu, ölüden çıkan bir yaşam.” Platon, bundan 2 bin 500 yüz yıl önce böyle dediğinde reenkarnasyonun bu kadar kafa karıştırıcı olduğunu düşünmüş müydü bilinmez; ama birçok filme ve kitaba konu olan reenkarnasyon, cevabı bulunamayan ama hissedilen bir soru gibi bellekleri kemirmeye devam ediyor. Kimimiz ölümden sonra yaşama inanıyoruz ve hatta bu düşünce bize çok çekici geliyor; kimimiz de bunun safsata olduğunu düşünüp burun kıvırıyoruz. Canan Ergüder, ilk gruba girenlerden. Daha önce de yaşamış olma fikri onu cezbediyor. Asi ruhu bir padişahta, uysal tarafı bir geyşanınkinde ortaya çıkmış olabilir. Eminiz hepiniz, inanmasanız da, önceki hayatınızda kim olduğunuzu hayal etmişsinizdir. Ergüder, hayal etmekle kalmadı; onların kılığına girip, Mehmet Turgut’un objektifinin karşısına geçti.&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;“NE ZAMAN BİR SAVAŞ FİLMİ İZLESEM…&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;“Marie Antoinette bana her zaman ilginç gelmiştir. Bir insan nasıl bu kadar kötü olabilir? Nedeni şu herhalde; Marie Antoinette, 14 yaşında Fransa kraliçesi oluyor. Bu, o yaşta bir çocuk için inanılmaz bir yük.”“Asla kötü bir karakteri canlandırmayacağım” dedi ama söz konusu Marie Antoinette olunca, bu kararından vazgeçti Canan Ergüder. “O bir kraliçe! Dünya tarihine bakınca inanılmaz sükse yaratmış bir insan!” diyerek anlattı onu canlandırma nedenini. Reenkarnasyona inanıyor ama “Bundan önceki hayatımda kraliçeydim” diyen kadınlara bıyık altından gülüyor. Belli ki pek çok kadının, asil bir ruha sahip olduğunu sanması ona eğlenceli geliyor. Ve içindeki mücadeleci ruh ortaya çıkıyor: “Ben kraliçe filan değildim ama kesinlikle bir kadındım ve kesinlikle savaşı deneyimlemiş bir kadındım. Ne zaman bir savaş filmi izlesem bunu hissediyorum.”&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;“TARİHİN EN GÜZEL MEDUSA’SI”&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Su yeşili gözleri en büyük kozu ve o bu kozu çok iyi kullanıyor. Canan Ergüder, gözleriyle konuşanlardan. Birçoklarının gözündeki sert kadın imajı o konuşmaya başlar başlamaz kayboluyor. “Yüz hatlarımda sertlik var, bunun farkındayım.” Kötü kadın imajından sıkılmış. “Benden cadı fotoğrafı bekleme!” diyor. Cadı değil ama yılan saçlı dişi canavar oluveriyor. “Aslına bakarsan Medusa başlangıçta kötü bir karakter değil. Athena onu kıskanç yapan. Bir anlamda kadersiz. Ben de bu yüzden onu seçtim.” Mehmet Turgut’un dediği gibi; “İşte! Tarihin en güzel Medusa’sı!”&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;DOĞUŞTAN HELEN&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;“Helen olmalıyım bir de! Paris’in aşkı Helen! Truva Savaşı’nın nedeni Helen! Hem, yüzüm de, rengim de uygun buna!” Birlikte gittiğimiz kostüm mağazasında kapıdan içeri girer girmez o bembeyaz kostümü gösteriyor Canan Ergüder. Soyunma odasına gidiyor, birden Helen oluyor. Altın rengi yapraklardan yapılmış tacı da takınca kostüm tamamlanıyor. Çekim günü makyaj ve saç için en az uğraşılan karakter de zaten Helen’di. Canan Ergüder’in Truvalı Helen olması için, bir beyaz elbise, bir de altın rengi taç yeterliymiş demek!&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;YEŞİL GÖZLÜ GEYŞA&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Yeşil gözlü geyşa olur mu? Kahverengi lens taksak belki. Ya da photoshop’la değiştirsek göz rengini? Bu karakterin Helen’den daha çok uğraştıracağı kesindi. Öyle de oldu. “Neden yeşil gözlü geyşa olmasın? Hem farklı bir şeyler yapmak istemiyor muyuz? Bizim geyşamız da yeşil gözlü olsun. Makyajla hemen değişirim ben merak etme!”. Canan Ergüder yoğun uğraşlar (üst üste üç peruk, beyaz pudra ve uzun süren makyajla) sonunda istediği gibi bir geyşa oluverdi. “Bu karaktere girmeyi çok istedim; çünkü bu çok farklı bir kültür. Toplumda geyşaların fahişe olduğu yönünde yanlış bir kanı var. Onlar fahişe değil!”&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;“BENDEN YAVUZ OLUR”&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Farklı bir karaktere bürünmek istiyor Canan Ergüder. “Neden bir erkek olmasın listede, mesela bir padişah! Hem yüzüm de kemikli, pekâlâ bir erkek olabilirim! Zaten hep bir erkeği oynamak istemiştim.” Onlarca kostümün arasından gözümüze yemyeşil, ihtişamlı bir kaftan ilişince “Buldum!” diyor. “Padişah olmalıyım. Aslında benim olmak istediğim sultan, Fatih Sultan Mehmet’ti; en sevdiğim tarihi karakter; çünkü İstanbul’un fethi gibi inanılmaz bir şeyi başardı!” Kavuğu başına takıp, bir de takma bıyık bulunca tam bir padişah oldu Canan Ergüder. “Şöyle yandan baksana; benden Fatih değil de Yavuz Sultan Selim olur. Hem o da Fatih kadar şatafatlı!”&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;YIL 1920 NEW YORK’TAYIZ&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Ve işte en eğlenceli kare… Çarliston dansçısı. Öyle belli biri değil, herhangi bir dansçı. İçindeki dans tutkusunu anlatmak için bundan daha eğlenceli bir çekim olabilir mi? “Ben çocukken balerin olmak isterdim, ama sonradan anladım ki vücudum buna müsait değil. Mükemmeliyetçi biriyim. ‘Prima ballerina’ olamadıktan sonra bale yapmanın bir anlamı olmadığını düşündüm. Ama dansı çok seviyorum. Bir ara flamenko da yaptım. "Çarliston da yapmak" isterim, neden olmasın? Hadi çekime başlayalım!” &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;TEMPO, ŞUBAT 2010&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-4679661354370992831?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/4679661354370992831/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2010/03/ruhun-gocu-ne-yone.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/4679661354370992831'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/4679661354370992831'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2010/03/ruhun-gocu-ne-yone.html' title='RUHUN GÖÇÜ NE YÖNE?'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/S6pSw2udjSI/AAAAAAAAAE8/jzWTLe2IeAQ/s72-c/03-03-2010-111256.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-3157334645658183505</id><published>2009-09-20T11:05:00.000-07:00</published><updated>2009-09-20T11:08:26.315-07:00</updated><title type='text'>Jean-Luc Godard (20.09.2009, Taraf Pazar)</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SrZvjnufM1I/AAAAAAAAAEA/wiznH3lKPIw/s1600-h/wUR0Q9qTaikcimwczTq54f76o1_500.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 321px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5383613062318076754" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SrZvjnufM1I/AAAAAAAAAEA/wiznH3lKPIw/s400/wUR0Q9qTaikcimwczTq54f76o1_500.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Godard hakkında yazı yazmak onu anlamak kadar zor ve çetrefilli. Jean-Luc Godard bir ikon kırıcıydı. Var olan düzene ki bu o zamanlar hüküm süren sinema düzeniydi karşı çıktı. Basmakalıp olan her şeye karşıydı. Süregelen kuralları hiçe saydı, kendi düşüncelerini, kimi zaman pratiklerini kural yaptı. Bu anlamda bir anarşistti Jean-Luc Godard. Yapmak istediği şey çok basitti, iyi film yapmak istiyordu. Ama bunu o hep anlatılan o zamanda dahi klasikleşmiş yöntemleri takip ederek yapmadı, kendininkileri yarattı ve onları kullandı. Peşinden gelenler de bu yöntemleri kural kabul etti böylece sinema yükseldi, yüceldi.&lt;br /&gt;Kendi gibi ikon kırıcı olan fikir arkadaşları, aynı zamanda Cahiers du Cinema’nın sivri kalemleri François Truffaut, Jacques Rivette, Eric Rohmer ve Claude Chabrol ile birlikte bu yıl 50. yaşını kutlayan Yeni Dalga akımının temsilcilerinden biri oldu. Bu beşli her ne kadar kimi zaman farklı yollarda ilerleseler de hedefleri aynıydı; Tüm dünyaya herkesin film yönetebileceğini göstermek! 1950’li yılların sonunda eşzamanlı çektikleri filmlerle bunu herkese göstermek istediler, göstermekle de kalmayıp kanıtladırlar. Sinema tarihçisi James Monaco’nun deyimiyle “sinema tarihinin belki de en büyük estetik kopuşu” başta Godard olmak üzere tüm Yeni Dalgacılar sayesinde ve onlar tarafından gerçekleşti.&lt;br /&gt;Nasıl mı yaptılar bunu? Öncelikle kapalı mekânlarda kurulan setlerden dışarı attılar kendilerini. Stüdyonun suni ışıklarına huzur veren ılık Paris güneşini tercih ettiler. Yeni yeni gelişen sinema teknolojisinin nimetlerinde faydalanmaktan da geri durmadılar; daha önceleri yalnızca belgesel çekimlerinde kullanılan taşınabilir ve eskilerine nazaran daha hafif kameralar ile aydınlatma araçlarını kullandılar film çekerken. Özgürdü onlar, filmleri kadar özgür! Modası geçmiş soyutlama ve avangard anlayışını tamamen farklı bir düzleme taşıdırlar ve sonra kendi sinema yıldızlarını yarattılar. Dönemin popüler sinema yıldızları yerine kendi yarattıkları yıldızlara rol verdiler filmlerinde. Ve bu yıldızları da yakın çevrelerinden seçtiler. Kimisinin en yakın arkadaşı, kimisinin karısı, kimisinin de sevgilisiydi filmin başrolündeki.&lt;br /&gt;Godard’ın olmazsa olmazı güzeller güzeli eşi Anna Karina’ydı örneğin. Kışkırtıcı ama aynı zamanda masum esmer Karina, o yıllarda büyük aşk yaşadığı Godard’ın Küçük Asker/Le Petit Soldat (1960), Kadın Kadındır/ Une Femme Est Une Femme (1961) Hayatını Yaşamak/Vivre sa vie (1962) filmlerinde rol aldı ve bu filmlerin her birinin birer klasik olmasına katkıda bulundu. Godard filmlerinin bir diğer üyesi de Jean-Paul Belmondo’ydu. Yeni Dalga deyince ilk akla gelen efsanelerinden biri olan İtalyan asıllı Fransız oyuncu Jean-Paul Belmondo da tıpkı Anna Karina gibi Godard filmleriyle sinemaseverlerinin gönüllerinde yer etmiş yıldızlardan biridir. Başta Serseri Aşıklar/À bout de souffle (1960), Çılgın Pierrot/Pierrot le fou (1965) olmak üzere birçok Godard filminde rol alan Belmondo, adını Yeni Dalga akımı ile duyuran sinemanın yaşayan efsanelerinden biridir.&lt;br /&gt;SAGA FİLMDEN BAYRAM HEDİYESİ&lt;br /&gt;Sonunda beklenen oldu ve sinemanın en büyük ustalarından Godard’ın tarihe geçmiş üç filmi Çılgın Pierrot, Kadın Kadındır ve Alfa Kenti’ni içeren ‘box-set’ raflardaki yerini aldı. ‘Sinemaya tutkunum’ diyenlerin arşivinin bir parçası olması gereken bu filmler Saga Film etiketiyle yayınlandı.&lt;br /&gt;KADIN KADINDIR&lt;br /&gt;Paris’teki bir kulüpte gündüzleri striptiz dansçısı olarak çalışan Angela (Anna Karina), aynı evi paylaştığı Émile Récamier'e (Jean-Claude Brialy) aşıktır ve ısrarla ondan bir bebek yapmak istediğini söyler. Ancak kendisine karşı pek fazla ilgili gözükmeyen Émile böyler bir ilişki için pek istekli görünmez. Çevresindekiler Angela'ya Madam Récamier diye hitap etse de Émile angela ile evlenmek konusunda olumlu düşünmemektedir. Ayrıca ikili bebek meselesi yüzünden sürekli kavga eder. Bu aşkın üçüncü kişisi olan ortak arkadaşları Alfred (Jean-Paul Belmondo) Angela'ya aşıktır ve sürekli olarak ona kur yapar. Émile'den umduğunu bulamayan Angela Alfred'le yatar ancak dayanamayıp tekrar Émile'e döner. Birbirleri olmadan yapamayacaklarını anlatan Angela ve Emile, bebek yapmaya karar verirler.&lt;br /&gt;1960’lı yılların en başarılı aşk hikâyesinden biri olan bu filmin ilginç mizansenlerden biri, çiftin birbirlerine küsüp konuşmadıkları bir anda evdeki kitaplıktan aldıkları birkaç kitabın başlıklarından seçtikleri sözcükleri göstererek birbirlerine laf çaktırmalarıdır.&lt;br /&gt;Filmin final sahnesi de en az film kadar etkileyicidir; Charles Aznavour’un etkileyici şarkısı Tu te laisse aller’in hemen ardından başlayan sahnede Emile yatakta sereserpe yatan Angela’ya döner ve şöyle der: “Angela sen iğrenç birisin”. Bunun üzerine Angela’nın verdiği cevap hayli düşündürücüdür: “Hayır,” der Angela “Ben iğrenç değilim. Ben bir kadınım…”&lt;br /&gt;Bana kalırsa bu film, Godard’ın cesaretinin bir örneğidir. Ancak 1970’lerde yaygın olacak bir yaşam tarzını, bu filmle 10 yıl öncesinden haber veren Godard, aşkın ve çelişkinin gündelik yaşamın dokusunun bir parçası olduğunu anlatır bize.&lt;br /&gt;Müzikal türünün içinde geçen bu etkili aşk filmi hakkında Godard, “filmin müzikal bir film olmadığını ancak bir müzikal düşüncesi olduğunu” söylüyor: “…Ben bu temayı Yeni-Gerçekçi bir müzikalin çerçevesi içinde tasarladım. Tam bir çelişki, ama filmde beni ilgilendiren tam da budur. Bu bir hata olabilir, ama çekici bir hatadır ve bu da dünyadaki en doğal şey olduğu halde absürd bir tarzda bebek isteyen bir kadınla ilgili olan temaya uyar.”&lt;br /&gt;ÇILGIN PIERROT&lt;br /&gt;ABD’li cinayet ve macera romanları yazarı Lionel White’ın Obsession adlı romanından uyarlanan Çılgın Pierrot/Pierrot la fou, gösterime girdiği 1965’te Venedik Film Festivali’nden Altın Aslan ödülü ile ayrılmış, başrol oyuncusu Jean-Paul Belmondo ise filmdeki Ferdinand Griffon rolüyle BAFTA ödülüne aday gösterilmiştir. Godard’ın onuncu filmi olan Çılgın Pierrot’nun Paris’ten Fransa’nın güneyine doğru kaçan iki sevgilinin trajik hikâyesini konu alır.&lt;br /&gt;Ferdinand Griffon (Jean-Paul Belmondo),kötü giden bir evliliği olan ve işini henüz kaybetmiş mutsuz bir adamdır. Paris’te katıldığı bir parti sonrası Ferdinand, karısı ve çocuklarını terk ederek eski sevgilisi ve çocuklarının bakıcısı olan Marianne Renoir ile kaçar. İkili Marianne’in evine girdiklerinde dehşet verici bir manzara ile karşılaşırlar; onları bir ceset beklemektedir. Ferdinand’ın, Cezayir'li birtakım gansterlerin Marianne'ın peşinde olduğunu anlaması uzun sürmeyecektir. Ölen adamın arabasını alarak Paris'i terk eden ikili, suç ve heyecan dolu yolculuk sonrası Fransız Rivierası’na ulaşırlar. Filmin ismi, Marianne’in yol boyunca Ferdinand'ı kızdırmak pahasına ona hep "Pierrot" adıyla hitap etmesinden gelmektedir. Bu sırada Ferdinand Marianne 'nın kendisini içine sürüklediği macerayı anlamaz veya anlamak istemez. Sürekli kitap okuyan, günlük tutan çılgın aşık Ferdinand’tan sıkılan Marianne aşkı için her şeyini geride bırakan sevgilisini terk ederek daha önce kendisinden erkek kardeşi olarak söz ettiği erkek arkadaşı ile kaçar. Onları bulan Ferdinand iki sevgiliyi vurur sonra da vücuduna sardığı dinamit lokumlarını patlatarak intihar eder.&lt;br /&gt;Diğer birçok Godard filmi gibi Çılgın Pierrot’da oyuncular, ‘oyuncu kameraya bakmamalı’ kuralını hiçe sayarak defalarca kameraya bakarlar. Bunun yanı sıra filmin farklı kurgu yapısı oldukça belirgin olan Godard imzasını gözler önüne serer; Pierrot’nun partideki kadının yüzüne pasta fırlatma sahnesi ve hemen peşinden bir anda görünen havai fişek sahnesi buna bir örnektir. Filmde yer alan parlak mavi, kırmızı ve sarı renkler de 1950’lerde başlayan ve 1960’larda milyonları peşinden sürükleyen bir akım haline gelen Pop Art kültürünü hatırlatan öğeleridir. Godard, 1965’te verdiği bir röportajında filmle ilgili şunları söyler: “…bu tamamen spontan bir filmdir. Çekimler başlamadan önceki iki günde kaygılıydım. Elimde hiçbir şey yoktu, hiçbir şey. Ah, evet Obsession adında bir kitabım vardı ve belirli sayıda mekânım. Ama en baştan filmin deniz kıyısında geçeceğini biliyordum.”&lt;br /&gt;ALPHAVILLE&lt;br /&gt;Ustanın bilim-kurgu ve film noir (kara film) tarzlarını bir araya getirdiği Alphaville’in çekimleri, 1965 yılının kış aylarında Paris’in gri ve soğuk sokaklarında gerçekleştirildi. Çılgın Pierrot’nun çekimlerinden beş ay önce tamamlanan film, Lemmy Caution (Eddie Constantine) adındaki özel dedektifin tuhaf bir şehir olan Alphaville’deki hikâyesini anlatır. Caution’ı daha önce hiç bilmediği bu şehre sürükleyen birkaç neden vardır. Gizemli şehir Alphaville’in kurucusu Profesör Van Braun’u öldürmek isteyen Caution, bir yandan da şehri yönetem süper bilgisayar Alpha-60’ı da yok etmek amacındadır. Alphaville’in kendi dünyasından çok farklı bir dünya olduğunu anlayan Caution’ın, insanların beynindeki tüm duyguların silinerek aşkın lağvedildiği, duyguların ölümle cezalandırıldığı bu şehirdeki tek yardımcısı Van Braun’un kızı Natasha’dır (Anna Karina). Caution, aşkın ne demek olduğunu dahi bilmeyen güzel Natasha’ya âşık olacaktır. Natasha sayesinde Alpha-60’ın idare merkezine kadar ulaşan Caution, Van Braun’un asıl amacının tüm dünyayı fethetmek olduğunu anlayınca dehşete kapılır.&lt;br /&gt;Cocteau’nun sinemasal şiir olarak da tanımlanabilecek 1950 yapımı Orphée’sine birçok açıdan paralellik gösterir Alphaville; Leammy Caution, Natasha’yı tıpkı Orpheus’un Eur ydice’i çıkardığı gibi karanlık kentin dışına çıkarır, her iki filmin başkahramanları bir adamın peşindedir, Orphée Cégeste’yi bulmaya çalışırken Caution Harry Dickonson’ın izini sürer. Ve Truffaut’nun bir ay sonra çekeceği Fahrenheit 451 gibi Alphaville de asıl korkunç olanın gelecek değil içinde yaşadığımız şimdiki zamanın olduğunu anlamamızı sağlar. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-3157334645658183505?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/3157334645658183505/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/09/jean-luc-godard-20092009-taraf-pazar.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/3157334645658183505'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/3157334645658183505'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/09/jean-luc-godard-20092009-taraf-pazar.html' title='Jean-Luc Godard (20.09.2009, Taraf Pazar)'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SrZvjnufM1I/AAAAAAAAAEA/wiznH3lKPIw/s72-c/wUR0Q9qTaikcimwczTq54f76o1_500.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-5930044169936427512</id><published>2009-09-20T11:03:00.000-07:00</published><updated>2009-09-20T11:13:19.031-07:00</updated><title type='text'>Sanatın başkenti Londra (Taraf Pazar, 13.09.2009)</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SrZwsrfHR_I/AAAAAAAAAEI/9LMChlAtwKI/s1600-h/Resim2+012.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 300px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5383614317457786866" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SrZwsrfHR_I/AAAAAAAAAEI/9LMChlAtwKI/s400/Resim2+012.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;“Ne kadar masalsı, özgür ve değişken görünseler de, sonunda Londra Limanı’nda demir atmayan hemen hemen hiçbir gemi yoktur denizlerde” diye başlıyor söze Virginia Woolf, Londra rıhtımlarını anlatırken. Şehir merkezinin dışında olan devasa limanın ne kadar itici olduğundan bahseder, yan yana dizilmiş, depoların, buharlı yük gemilerinin, vinçlerin “yapış yapış çamur olmuş zemin üzerinde sıkış sıkış” durduklarından bahseder ve bu görüntüyü ‘dünyanın en iç karartıcı görüntüsü’ olarak tanımlar. Thames nehri boyunca ilerledikçe o hırpani yıkık dökük görüntü yerini bir anda uçsuz bucaksız bir ihtişama bırakır. Yapılar eskidir, yıpranmışlardır ancak bu eskilik hali onlara ayrı bir anlam katar. Yaşanmışlıklar, acılar, savaşlar, salgın hastalıklar, yangınlar hele hele o yangınlar gözlerimizin önünde belirir bir anda. Bu sırada Londra üstten bakan, küstah edasıyla sizleri bekliyordur. Çekicidir, çekici olduğu kadar da asildir. Soğuktur Londra, bakışları soğuktur ama yine de kendine çeker sizi, âşık eder ve bir daha kurtulamazsınız ondan. Ondan ayrıldığınız gün dahi aklınızdadır ve hep orada kalacaktır.&lt;br /&gt;Bir zamanların güneş batmayan imparatorluğunun güneşe hasret başkenti Londra, sanat, moda, ihtişam ve toleransın da başkentidir.&lt;br /&gt;Londra sanatın başkentidir, zira dünyanın en etkileyici tiyatrolarına ve sanat galerine ev sahipliği yapmaktadır. Çoğu için Londra’yı cazip kılan tiyatrodur. 1963’ten bu yana şehrin dört bir yanına serpiştirilmiş irili ufaklı 43 adet salonda sahnelenen yüzlerce müzikal ve tiyatro gösterisine ev sahipliği yapan National Theatre, yıllık 54 milyon sterlinlik cirosuyla Londralıların kalıtımsallaşmış sanat geleneğinin bir kanıtıdır. Şehirde faaliyet gösteren iki özel tiyatro, Royal Shakespeare Company ve Shakespeare’s Globe Theatre da gerek Shakespeare’in gerekse diğer ustaların eserleri tiyatroseverlerle buluşturulur. Operaseverler için de birçok farklı seçenek barındırır Londra. Örneğin yalnızca İngilizce eserlerin sahnelendiği English National Opera ve Royal Opera House bu seçeneklerin sahnelendiği yerlerdir. Royal Opera House ayrıca baleye de ev sahipliği yaparken klasik müzik konserleri şehrin merkezindeki parkların yanı sıra meşhur Royal Albert Hall’da da Londralılara müzik ziyafeti sunmaya devam eder tüm yıl boyunca.&lt;br /&gt;Müzeler ve sanat galerilerine gelince...Dünyanın dört bir yanından tarihi eserleri kendi bünyesine toplamayı başarmış, hatta bu özelliği ile ziyaretçilerini haset içinde bırakan British Museum’un yanı sıra, dünyanın sayılı bilim müzeleri arasında gösterilen Natural History Museum ve Science Museum Londra deyince ilk akla gelen müzelerdir. Dünyanın en büyük dekoratif sanatlar ve tasarım müzesi olan Victoria and Albert Museum, popüler kültürün gücünün en gerçek örneği olan Madam Tussauds müze cenneti Londra’nın en çok ziyaret edilen müzeleri arasında gösterilir. Sanat galerileri konusunda da Londra oldukça zengin bir şehirdir. Kentteki gerek çağdaş gerekse klasik sanatlara ait örnekler sunan belli başlı sanat galerileri arasında dünyaca ünlü National Gallery ve kardeş kurumlar Tate Britain ile Tate Modern sayılabilir. 1824’te kurulan National Gallery, 13. yüzyıl ile 19. yüzyıl arasında tamamlanan 2 bin 300 esere ev sahipliği yapar. Şehrin merkezi olan Trafalgar Square’de yer alan National Gallery bir bakıma Paris’teki Louvre ve Madrid’teki Museo del Prado’nun Britanya’daki karşılığı niteliğindedir. Kentin güneyinde yer alan Saatchi Gallery ise çağdaş sanatın en çarpıcı örneklerini sanatseverlerle buluşturur. Galeri’de çoğunlukla Britanya’nın marjinal sanatçıları Damien Hirst ve Tracey Emin’in başını çektiği Young British Artist olarak bilinen grubun eserleri sergilenir.&lt;br /&gt;Londra toleransın başkentidir. Dünyanın dört bir yanından insanlar, Araplar, Afrikalılar, Çinliler, Hintliler Tayvanlılar ve Tayvanlılar gibi binlerce insan kendi dillerinden ve kültürlerinden kopmadan ama beraber yaşamanın sınırlarını da bilerek hayatlarına devam ederler. Londra sokaklarında gezerken ana vatanının Britanya olmadığına bahse girebileceğiniz binlerce farklı yüzle karşılaşırsınız. Ancak hepsi Londralıdır işte ve burada yaşamaktan memnun oldukları her hallerinden bellidir.&lt;br /&gt;Londra zarafetin başkentidir. Soğuk ve mesafeli olarak bilinen ki bu bir gerçektir, İngilizler gibi Londralılar da sosyal ilişkilerinde oldukça kibardır. Otobüsten inerken şoföre teşekkür eden insanları sanırım sadece bu ülkede görebilirsiniz ya da sırayı hiçe sayarak o meşhur kırmızı iki katlı otobüse binmek için çabalayan bir insana bu ülkede rastlamanız oldukça zordur. İngilizlerin her cümlenin başında ya da sonunda ‘teşekkür ederim’ ve ‘lütfen’ kelimelerini sarf etmeleri kimilerine göre aşırı gelse de buna zamanla alışırsınız.&lt;br /&gt;Ayrıca Londra, New York, Paris ve Milano gibi modanın başkentidir. Dünyanın dört bir yanından modacılar her yıl düzenlenen Londra Moda Haftası’nda tasarımlarını sergilemek için tüm yıl ter dökerler. Londra Moda Haftası’nda yer almak bir saygınlık ibaresidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HUZUR VEREN PARKLAR&lt;br /&gt;Okuduğum bir kitapta “Londra’yı gezerken acele etmenize gerek yoktur çünkü şehrin tümünü keşfetmeniz imkânsızdır” yazıyordu. Bu cümlede ne demek istendiğini Londra’ya gidince daha iyi anlarsınız. Turistlerin ilgisini çeken, ve kartpostallardan gayet iyi bildiğiniz saat kulesi Big Ben, hemen yanındaki Parlemento Binası, Thames nehri kıyısındaki dönme dolap London Eye’ı gezip hemen ardından aslında çok da uzakta olmayan, açılır kapanır köprü Tower Bridge’e gitmeniz nereden baksanız bir gününüzü alacaktır. İlla ki turistik bir tur atacağım diyenler buralarda zaman kaybedebilirler ancak Londra havasını solumak isteyenler, o kocaman caddelerden kurtulup sokak aralarına dalmalılar. Asıl Londra birbirinden enfes biraların içildiği, uzun uzun sohbetlerin yapıldığı publarda, caddenin keşmekeşinden uzak, dingin sokaklarda ve hemen hemen her adım başında karşınıza çıkan yemyeşil çimlerle örtülü parklardadır. Hepsi kraliçenin özel mülkü olan bu parkların kuşkusuz en ünlüsü olan Hyde Park’in yapay ama huzuru temsil eden gölü Serpentine’de bir tekne turu yapmadan dönerseniz Londra turunuz eksik kalır. J. M. Barrie’nin gölün tam ortasındaki Kayıp Gençlerin Adası olarak hayal ettiği adacık ve nehrin öte yanındaki Peter Pan’ın heykeli bu eşsiz gezintide size eşlik eder. 249 hektarlık alanı kaplayan Hyde Park’ın başka bir özelliği de parkın Marble Arch köşesinde yer alan Speaker’s Corner’ıdır. Speaker’s Corner adından da anlaşılacağı gibi çok eski yıllardan beri konuşacak bir şeyleri olan insanların her Pazar sabahı gelip burada toplanan kalabalık karşısında kendilerini ifade ettikleri yerdir.&lt;br /&gt;Londra’nın bir başka parkı ise St. James Parkı’dır. Britanya’nın en eski parkı olan St. James’in hikâyesi de oldukça ilginç: Kral II. Charles, Fransa’da sürgündeyken hayran kaldığı bahçelerin bir benzerini ülkesinde de görmek ister. Bunun için de sarayın hemen yanı başında bulunan ve o yıllarda cüzamlı hastalara hizmet veren bir bakımevi olan alanı seçer. Bakımevini yıktırır ve yerine bu zarif parkı yaptırır.&lt;br /&gt;PICCADILLY’DEN SOHO’YA&lt;br /&gt;Londra’da mutlaka gece gezilmesi gereken bir mekân varsa orası Piccadilly Circus’tır. Neon ışıklarının himayesinde bulunan cadde New York’un ünlü Times meydanına nazire yaparcasına Londralıları ve Londra’yı ziyarete gelen turistleri kendine çeker. Meydanın simgesi olan Eros heykeli Londra fotoğrafları albümlerinin olmazsa olmazıdır. Bu heykel, II. Dünya Savaşı sırasında Surrey’e götürülmüş, 1963’te yeniden eski yerine dikilmiştir. Piccadilly’deki yoğunluk Leicester’da nasıl bir kalabalıkla karşılaşacağınız hakkında ipucu verir. Bir başka merkez olan Leicester Square West End tiyatrolarının bir araya toplandığı ve tiyatro biletlerinin yarı fiyatına satıldığı gişeleriyle ünlüdür. Sokak sanatçılarıyla ünlü bu mekân özellikle gençlerin uğrak yerleri arasında sayılabilir.&lt;br /&gt;Londra’nın en kozmopolit semtlerinden biri de Soho’dur. Bir zamanlar fahişeler ve seks dükkânlarının merkezi olan Soho şimdilerde değişen çehresiyle turistlerin olmasa da Londralıların sıklıkla ziyaret ettiği bir yerdir. Avrupa’nın çeşitli yerlerinden göç eden göçmenlerin yerleştiği bu semt, son olarak Çinli göçmenlerin yerleşmesiyle kültürlerin kaynaştığı bir yer olmuştur. Soho, komşu semti Covent Garden ile birlikte bir zamanlar Londra’nın en tehlikeli semtleri arasında gösterilirmiş. Manastır anlamına gelen Covent Garden, keşişlerin sorumluluğu altıda bir bölgeyken 17. yüzyılda yazarların ve sanatçıların sıklıkla uğradığı pub ve cafeleriyle bohem bir kimliğe bürünür. Şimdilerde semtin tam ortasında yer alan pazar yeri ise 19. yüzyılın en işlek ticaret merkezleri arasında gösterilirdi.&lt;br /&gt;Londra bir solukta gezilip anlatabilecek bir şehir değil. 1665’te 110 bin Londralının ölümüne neden olan veba salgını ve ertesi yıl şehrin yüzde 80’ini küle çeviren yangın felaketi şehrin ortaçağ ruhunu yerle bir etse de cazibesini yok etmeyi başaramamış, bunu dünyanın en pahalı şehirlerinden biri olan Londra’yı gezerken daha iyi anlıyoruz. Yılda yaklaşık 10 milyon kişinin ziyaret ettiği bu şehir, hava kirliliğine, tıkalı trafiğine ve hatta uluslar arası keşmekeşliğine rağmen bizi ve yılda 10 milyondan fazla insanı kendine çekmeye devam ediyor. Uzun yıllar da devam edecek gibi görünüyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-5930044169936427512?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/5930044169936427512/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/09/sanatn-baskenti-londra-taraf-pazar.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/5930044169936427512'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/5930044169936427512'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/09/sanatn-baskenti-londra-taraf-pazar.html' title='Sanatın başkenti Londra (Taraf Pazar, 13.09.2009)'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SrZwsrfHR_I/AAAAAAAAAEI/9LMChlAtwKI/s72-c/Resim2+012.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-7986974883272719877</id><published>2009-09-17T06:25:00.000-07:00</published><updated>2009-09-17T06:30:31.554-07:00</updated><title type='text'>Kendinizi bulacağınız bir sergi Taraf Gazetesi Etraf dergisi; 18.09.2009)</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SrI56baup4I/AAAAAAAAAD4/sKFtyj9mpNg/s1600-h/kucak+copy.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5382428180616226690" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 177px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SrI56baup4I/AAAAAAAAAD4/sKFtyj9mpNg/s400/kucak+copy.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;BERFİN VARIŞLI&lt;br /&gt;Sanat, nihayet uzun süren yaz uykusundan uyandı. Sinema salonları peşi sıra gösterime giren filmlerle şenlendi, tiyatrolar sahnelenecek oyunlarına konsantre oldu, galeriler birbirinden ilginç sergilerle kapılarını aralamaya başladı. Türkiye’nin en önemli sanat galerilerinden biri olan Milli Reasürans Sanat Galerisi de boş durmadı, yurt içi ve yurt dışında yaptığı başarılı çalışmalarıyla göğsümüzü kabartan Gül Ilgaz’ın ilk kişisel sergisi ile bu sezona merhaba dedi.&lt;br /&gt;Avrupa’nın çeşitli sergilerinin yanı sıra 2003 yılında 50. Uluslararası Venedik Bienali’nde gerçekleştirilen “In Limbo” sergisinde eserleri yer alan Gül Ilgaz, 3 ekime kadar ziyaret edilebilecek olan Parçalı Bulutlu adlı sergisinde son 10 yıldır devam ettirdiği geleneği bozmayarak ancak genişletip geliştirerek aile ilişkilerini irdelemeye devam ediyor. Yapıtlarında kendi yaşanmışlıklarına yer veren Ilgaz, kendi deneyimlerinden çıkanların da izleyici ile belli bir ortak paydada buluşabiliyor olmasının onu motive eden etkenlerden biri olduğunu söylüyor.&lt;br /&gt;Uçsuz bucaksız deniz, bembeyaz bulutlar, geçmişten kalan, yaşanmışlıklara şahitlik ettiği besbelli, yıpranmış kumaşlar bu sergide ilk göze çarpan nesneler. Çalışmalar, bir yandan uçsuz bucaksız özgürlük duygusuyla şımartırken bizi diğer taraftan da çaresizlik, keder, yalnızlık ve imkânsızlık duygularıyla kendimizi kapana sıkışmış gibi hissetmemizi sağlıyor, çırpındırıyor bizi. Sergiyi gezerken bir an durup çalışmalarda yer alan her bir nesnenin anlamını sorguladığımızı fark ediyoruz.&lt;br /&gt;Bir anlamda hayatın şiirini yazıyor Ilgaz, çok iyi tanıdığımızı sandığımız ama hiç tanımadığımız ‘bizi’ anlatıyor bize, ‘ucunu açık bıraktığı’ ve herkesin kendi payına bir şeyler çıkardığı eserleriyle. Zaman zaman hepimizin yaşadığı iç karmaşayı anlattığı eserlerinde Batı sanatından esintiler de var, Türk minyatür sanatının incelikleri de…Her ikisini başarıyla harmanlıyor.&lt;br /&gt;Yaşadığımız dünya parçalı bulutlu, buna kimsenin söyleyecek bir sözü olduğunu sanmıyorum ve Gül Ilgaz bunu bir kez daha bu sergi ile ispatlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Öncelikle neden “Parçalı Bulutlu”?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Kişisel bir sergi yapma düşüncesi doğduğunda, geçmiş işlerimi gözden geçirdim. Şimdiye kadar yapmış olduğum çalışmalarımın çoğunda bulut imgesinin sıkça kullanılmış olduğunu gördüm. Bulutlu gökyüzü üzerine düşündüğümde, “ Parçalı-Bulutlu” bu serginin başlığı olarak netleşti. Çünkü hayata dair bir sergi olacaktı bu sergi ve hayat-hayatımız parçalı bulutluydu. Yani zaman zaman güneşli, zaman zaman da bulutlu… Ayrıca biçim olarak çalışmalarım farklı parçaların bir araya gelmesinden oluşuyordu yani parçalıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Serginin ana fikri nedir? Neyi anlatmak istiyorsunuz bu sergide?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Serginin ana fikri izleyenlerle tamamlanacak; her izleyici kendi fikrini çıkaracak bu sergiden. Benim ucunu açık bıraktıklarımı kendi yaşantılarıyla tamamlayacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Çarşaf Katlama &lt;/em&gt;ve &lt;em&gt;Solo&lt;/em&gt; adlı çalışmalarınızın arasındaki ilişkiyi anlatabilir misiniz?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Çarşaf katlama gündelik hayatımızda ait, sade, basit bir oyun gibi… Genellikle anne-kız yapılan bir ev işi. Karşılıklı bir itiş kakış gibi görünmekle birlikte, bir güven ve işbirliği ilişkisi. Tıpkı anne-kız ilişkisinde olduğu gibi. Solo’da ise; bu işi tek başına yapmaya kalkışanı yani yapamayanı görüyoruz. Kızı veya annesi yanında olmayanı anlatmaya çalışan bir çalışma. Dolayısı ile ikisi tek bir iş olarak da görülebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Kucak&lt;/em&gt; çalışmanız hayli ilginç. Bu çalışmadan da bahseder misiniz bize? Burada anlatılan tema özgürlük mü?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Kucak; hem fırlatma, özgürlüğe bırakma hem de bundan duyulan kaygı gibi… Bu kaygı özgürlüğe bıraktığımız kişinin, o ihtiyaç duyduğunda yanında olamayacağımız, artık onu kucaklayamayacağımız ve tutamayacağımız kaygısı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sergideki belki de en ilginç eserlerden biri otoportrenizi Atena’nın Bergama Tapınağı’nın duvarındaki rölyefin duvarına eklemlediğiniz çalışmanız. Burada kendinizi dişi bir savaşçı olarak betimliyorsunuz. Bu savaş kime, neye karşı?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Bu savaş olmaktan çok bir mücadele. Hepimiz hatta tüm canlılar doğduğumuz andan itibaren hayatta kalma mücadelesine başlıyoruz ve bu mücadele hayat boyu sürüyor. Mücadele ettiğimiz şeyler;aynı zamanda bizi yapan, oluşturan unsurlar.Ailemize,okuduğumuz okullara,kurumlara, bize empoze edilen şeylere;belki de kısaca bizi biz olarak var olmaktan alıkoyan her şeye karşı olan mücadelemiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bundan sonraki çalışmalarınızla ilgili ipuçları verebilir misiniz?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bundan sonraki çalışmalarımda fotoğrafı daha çok nesnelerle bir arada kullanmayı düşünüyorum. Ama bu işler pek önceden tasarlamaya gelmiyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-7986974883272719877?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/7986974883272719877/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/09/kendinizi-bulacagnz-bir-sergi-taraf.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/7986974883272719877'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/7986974883272719877'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/09/kendinizi-bulacagnz-bir-sergi-taraf.html' title='Kendinizi bulacağınız bir sergi Taraf Gazetesi Etraf dergisi; 18.09.2009)'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SrI56baup4I/AAAAAAAAAD4/sKFtyj9mpNg/s72-c/kucak+copy.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-6770200024221516253</id><published>2009-08-28T02:05:00.000-07:00</published><updated>2009-08-28T02:10:38.583-07:00</updated><title type='text'>YAKINLIK'a dair...(Mustafa Ulusoy söyleşisi Taraf Pazar, 09.08.09)</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/Speefsp-VxI/AAAAAAAAADw/stapqDmz5qs/s1600-h/yakinlik-2.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 276px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5374938947690321682" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/Speefsp-VxI/AAAAAAAAADw/stapqDmz5qs/s400/yakinlik-2.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SpeeYb1ee6I/AAAAAAAAADo/YuINGlSJZMY/s1600-h/mustafaulusoy.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 266px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5374938822916078498" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SpeeYb1ee6I/AAAAAAAAADo/YuINGlSJZMY/s400/mustafaulusoy.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Sessiz sedasız işini yapanlardan Mustafa Ulusoy, hem de layıkıyla yapanlardan… Şimdiye dek Nietzsche ve Babaannem, Yakınlık, Ay Terapisi ve İnsanın Temel Acıları üçlemesinin iki kitabı Aynalar Koridorunda Aşk ile Giderken Bana Bir Şeyler Söyle adlı iki romanı kaleme aldı. Kitapları elden ele dolaşırken o mesleği olan psikiyatristliğe ve bir yandan da televizyondaki sinema programına devam ediyor, sanki bu kitapları hiç o yazmamış gibi… Bizce yazılarını bu meslekte yaşadığı deneyimlerle besledi. İyi ki de yaptı, iyi ki de yazdı Ulusoy. Yazarla haziran ayında dördüncü kez okurlarıyla buluşan Yakınlık adlı deneme kitabı üzerine konuştuk…&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Yakınlık‘ın sayfalarını karıştırırken Mustafa Ulusoy’a ait bir günlüğü okuyor gibi hissettim. Yazılanların hepsi yaşanmışlıklarınızla dolu sanki… Yanılıyor muyum?&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;Yaşadıklarımız, duygusal ve düşünsel boyutlarıyla belleğimize nakşolarak içimize dolar. Bu, muhteşem bir şeydir. Böylece çoğalırız. Yazmaya başlayınca, bellek kıpırdanmaya başlar. İçerde sıkışıp kalmış, yaşantılar yeniden gün yüzüne çıkmak, bir başka biçimde yeniden varoluş sahnesinde olmak ister. Bu sadece yazmaya özgü değildir elbet. Her türlü uğraşının içine geçmiş yaşantılar şu veya bu şekilde sızar. Hiçbir şey yok olmak istemez çünkü. Tüm varoluş, sonsuzluğun peşindedir. Sonsuzluk da varoluşun. O da bizi hiç bırakmaz. Elimizden tutar. Bizeyardım eder.&lt;a class="highslide" onclick="return vz.expand(this)" href="http://hertaraf.net/wp-content/uploads/2009/08/yakinlik-2.jpg" getparams="null"&gt;&lt;/a&gt;Yazarken bellekteki yaşantılar yeniden yoruma tâbi tutulur, yeniden hikâyeleştirilir. Yazıya dökülmüş bu hikâye, yeni haliyle yeniden belleğe kodlanır. Bu böyle devam eder, ölene dek. Yazdıklarımız, yaşadıklarımızdan kurtulamaz yani.&lt;br /&gt;”Bu dünya sonsuz değildir. Sadece sonsuzluğun kazanıldığı yerdir” diyorsunuz yakınlık kavramını açıklarken. Bunu biraz daha açar mısınız?Bu dünyanın insana yetmeyeceğine inanıyorum. Beklentilerimiz, ihtiyaçlarımız, arzularımız, sevgilerimiz, ilişkilerimiz, aşklarımız, bağlılıklarımız dünyanın ötesine uzanır. Sonsuzluğa uzanır. İnsan olarak müthiş bir potansiyelimiz var, sonsuz bir potansiyel bu. İçten içe çok iyi biliriz ki, burası sadece bir uğrak yeri. Bu dünyayı sanki sonsuz bir yermiş gibi vehmetmeye başladığımızda bu sonsuz potansiyeli de dar ve sıkışık bu dünyaya hapsetmiş oluyoruz. Dünya bir hücreye dönüşüyor. Keşke bakışımızı bu dünyadan taşan bir sonsuzluğa çevirebilsek demek istemiştim.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Kitabın bir bölümünde “narsist bir kişiliğe sahip olan” çağdaşlık ve moderniteyi özdeşleştirmişssiniz ve “postmodernite modernitenin depresyona girmiş halidir” demişsiniz. Moderniteyi ve postmoderniteyi bu şekilde tanımlamanızın tepki çekeceğini düşünüyor musunuz?&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;Tepki çekeceğini düşünmedim. Modernitenin narsistik bir özden teşekkül ettiği veya narsist bir organizasyon olduğu, çoğu sosyal bilimcinin hemfikir olduğu bir husus. Postmoderniteyi depresif bir durum olarak görmek de umut vaat ediyor. Çünkü narsistik kişiliğin ancak depresyonda iken içgörü kazanması ve değişim arzusu duymasının mümkün olduğu psikiyatristlerce genel kabul gören bir görüştür. Depresyonda olmak kötü değil, aksine olumlu yönde değişim için zorlayıcı, tetikleyici bir etkiye haizdir yani.İnsanlık bu depresyondan nasıl kurtulur?Narsistik, büyüklenmeci taraflarımızı varoluşsal bir acizliğin kabülü ile iyileştirmek bana önemli bir çıkış yolu olarak görünüyor.Varoluşsal acizliğimizi sık sık kişilik yetersizliği veya acizliği ile karıştırıyoruz. Bir insanın eliyle bir vuruşta duvarı yıkamaması onun varoluşsal acizliğini gösterir, kişilik zayıflığını değil. Kişiliklerimiz ne kadar güçlü olursa olsun, biz varoluşsal anlamda zayıf varlıklarız. Narsistik kültür varoluşsal zayıflığımızı, acizliğimizi kabul etmemizi zorlaştırdı. Zayıflık ve acizliği toptan olumsuzladı çünkü. Varoluşsal zayıflığımızla savaşmaya itti bizi ve bizi daha çok hastalandırdı. Aslında ontolojik düzeyde zayıflığımızı kabul etmemiz kişiliğimizi daha da güçlendirir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Kitabınızda içinde yaşadığımız çağı “narsistik arzu çağı” olarak açıklıyorsunuz. Neden?&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;İnsan varoluşsal acizliğini ve zayıflığı inkâr ederek kendini yüceltmiştir. Mutlak Olan’dan koparıp yücelttiğimizde kendimizi sakatlarız. Kendimizi gerçeğin kendisi sandığımızda ne kendimizin ne de başkasının hakikatini görebiliriz. Bu çağ bizi kendimizi tanrılaştırmaya teşvik eden bir çağdır ve bu yüzden narsistiktir. Kendini yücelten insan; elinde avucunda olan biricik arzularını da yüceltir. Yani tanrılaştırılan ikinci husus arzuların doyumudur. Postmodern çağ, nihilizmin en son durağıdır. Nihilizmin son durağı da arzuların doyumudur. Nihilizm her şeyi hiçleştirebilir ama arzuların doyumunu asla. Tersine, arzuların doyumunu tanrısallaştırır. Hiçbir nihilistin bir lokma bir hırka hayat sürdüğünü görmedim. Bu yüzden, bu çağı hem narsistik hem de arzu çağı olarak tanımlamak uygun görünüyor.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Kahkaha davranışını anlattığınız bölümde şunları söylüyorsunuz: “Kahkaha ani bir üstünlük duygusunun dile getirilmesidir. Yutma organı olan boğazdan çıkarılan kahkaha sesi, bu özelliğiyle bize bir ipucu verir. Yutulmak istenen aslında öteki insandır. Ya da ötekinin çaresizliği.” Bu çok olumsuz bir bakış açısı değil mi?&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;İnsan insanın ya yurdudur ya da kurdu. Burada kahkahanın bir üstünlük aracı olarak kullanması anlamını kastettim. Adamın elinde silah vardır. Düşmanını yakalar, ayağı ile itekler, karşısındakinin aciz durumda olmasından narsistik bir haz alarak kahkaha atar. Kahkaha burada, karşıdakinin acziyetinin, kendinin de gücünün simgesidir. Halbuki adamın gücü vehmidir. Güçlü olan, adamın kendisi değil silahıdır aslında. Bunu fark etmez o an. Doğu kültüründe kahkaha değil tebessüm egemendir. Adamın elinde silah vardır. Düşmanını yakalar. Onu esir eder. İşkence etmez. Merhamet eder. Yedirir içirir ve ona tebessüm eder. Düşmanı bile olsa onun zayıflığından narsistik bir haz almaz.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Bize mutluluğun tarifini yapar mısınız? Sizce insan nasıl mutlu olur?&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;Mutlu olma hırsını bir kenara bırakmak birincil koşuldur kanaatimce. Bu dünyada tam bir mutluluğa erişebileceğimizi zannetmiyorum. Çünkü dünya arızalı bir yerdir. Çünkü dünya eksiktir. Bir tarafı eksiktir. Gölgelidir. Engellidir. Nihayetinde öldüğümüz bir hayatı yaşıyoruz hepimiz.Sahip olabileceğimiz en yüksek mutluluğa ya da tercih edeceğim kelime ile huzura ise ancak “razı olmak” ile ulaşabiliriz gibi geliyor bana. Neden razı olmak? Her şeyden. Verilenden, verilmeyenden, verilip de alınan her şeyden razı olmak. Kolay gibi görünse de razı olma haliyle hallenmek çok zor ulaşılabilir bir varolma düzeyidir. Narsistik arzu çağının insanları olarak hayatı kontrol altında tutmaya meyilli benliklerimiz için razı olmak oldukça yabancı ve ters bir kavramdır.Öte yandan razı olmak kendini bırakmak değildir. Olana değil olmuş olana razı olup, değiştirebileceklerimizi değiştirmek için yapılabileceklere odaklanabilmektir. Örneğin kanser hastalığına razı olmak demek, kendini bırakıp “ne yapayım, kanser oldum” deyip tedaviden kaçınmak değildir. Kanser olmuş olmaklığa razı olmak, niye başıma geldi diye isyan etmemektir. Bunu yapabildiğimizde umudumuzu muhafaza ederiz. İsyan umudun, iradenin, gayretin düşmanıdır. Olmuş olana razı olmak, değişmek ve değiştirmek için bizi canlı ve diri tutar.&lt;br /&gt;BERFİN VARIŞLI&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-6770200024221516253?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/6770200024221516253/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/08/yakinlika-dairmustafa-ulusoy-soylesisi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/6770200024221516253'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/6770200024221516253'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/08/yakinlika-dairmustafa-ulusoy-soylesisi.html' title='YAKINLIK&apos;a dair...(Mustafa Ulusoy söyleşisi Taraf Pazar, 09.08.09)'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/Speefsp-VxI/AAAAAAAAADw/stapqDmz5qs/s72-c/yakinlik-2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-4579123689047033481</id><published>2009-07-21T13:31:00.000-07:00</published><updated>2009-09-20T12:28:14.636-07:00</updated><title type='text'>Bavyera’nın kalbi:MÜNİH (TARAF Pazar, 19/07/2009)</title><content type='html'>&lt;a title="Bavyera’nın kalbi:MÜNİH" href="http://hertaraf.net/wp-content/uploads/2009/07/muenchen2008.jpg" rel="bookmark"&gt;&lt;/a&gt;&lt;img alt="" src="file:///C:/DOCUME~1/KULLAN~1/LOCALS~1/Temp/moz-screenshot.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="Bavyera’nın kalbi:MÜNİH" href="http://hertaraf.net/wp-content/uploads/2009/07/muenchen2008.jpg" rel="bookmark"&gt;&lt;img style="MARGIN: 5px 0pt 0pt; FLOAT: left" class="fl" alt="Bavyera’nın kalbi:MÜNİH" src="http://hertaraf.net/wp-content/themes/isotherm/thumb.php?src=http://hertaraf.net/wp-content/uploads/2009/07/muenchen2008.jpg&amp;amp;h=300&amp;amp;w=&amp;amp;zc=1&amp;amp;q=80" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;p&gt;Bir kenti ilginç kılan özellikler vardır. Şehrin mimarisinden, havasını soluyan halkına ve kültürüne bir bütün olan bu özellikler şehrin katmanını oluşturur. Kimi zaman bu özelliğin adı Gaudi’dir, Mimar Sinan’dır, Sen’dir, Tuna’dır, kimi zaman da Lenin’dir.&lt;br /&gt;Münih de Avrupa’nın en özel şehirlerinden biri. Bir kere Bavyera’nın başkenti. Münih’i Bavyera’sız, Bavyera’yı da Münih’siz düşünmek imkânsız. Bu kentin de simgesi Kral Ludwig. Kentin her yanında Ludwig’in ihtişamını, görkemli yapıtlarını izlemek ve Ludwig imzasını, damgasını, gölgesini ve belki de varlığını hissetmek mümkün.&lt;br /&gt;Kimilerinin dediği gibi Kral Ludwig bir deli miydi bilinmez ancak şehirdeki etkisi hâlâ hissediliyor. Biz herkesin yaptığının tersini yapalım ve şehrin içine girmeden önce çevreyi, mis gibi çiçek çimen kokan Bavyera’yı gezelim. Filmlere konu olan Ludwig şatolarıyla ünlü bir kraldı kuşkusuz. 18 yaşında tahta geçen Wagner hayranı bu genç adamın “zevk sahibi” olduğunu söylersek yanılmış sayılmayız. Neuschwanstein Şatosu bu zevke örnek gösterilebilir. Küçüklü büyüklü birçok kulesi olan, altı katlı, 19. yüzyılın en görkemli şatoları arasında gösterilen bu devasa şatoda annesiyle beraber yaşayan Ludwig, burada yalnızca dört ay yaşamış, henüz şatonun inşası bitmeden hayata gözlerini yummuştur. Ludwig’in intiharının ardından hanedan üyeleri şatonun yapımını durdurup, inşası tamamlanan odaları müzeye dönüştürmüştür.Avrupa’nın en görkemli şatolarından biri olan bu muhteşem şatoyu görmek isteyenler için Münih tren istasyondan her gün turlar düzenleniyor. Neuschwanstein’a bir gün ayırmanızı öneririm.&lt;br /&gt;Şehrin Neuschwanstein kadar olmasa da biraz dışında olan bir başka tarihî yapı Nymphenburg Sarayı.&lt;br /&gt;Kışları Residenz’da ikamet eden Wittelsbach Ailesi’nin yazlık olarak kullandığı bu saray, iç mekânından ziyade ancak bir saatte gezilebilecek bahçesiyle ün salmıştır. Ludwig’in Münih’in en güzel kadınlarının portrelerinin sergilendiği Ludwig’in Güzellik Galerisi burada bulunmakta. Galeride, Romy Schneider’in 1950 yılında canlandırdığı ve Ludwig’in bir zamanlar nişanlı olduğu Elisabeth’in kardeşi olan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun imparatoriçesi Sissi’nin de bir tablosu var.&lt;br /&gt;Münih şehir merkezine girdiğinizde Almanya’da hissetmiyorsunuz kendinizi. Sanki orası Almanya değil başka bir yer, farklı bir kültür, farklı bir yaşam, farklı bir tarz. Münih Almanya değil, Münih Bavyera. Bavyera kültürüne yavaş yavaş aşinâ oldukça Münih’in içinize işleyen Bavyera kokusunu fark etmek zor olmuyor. İnsanlar bile farklı burada; soğuk, katı bildiğimiz Almanlara nazaran daha mı sıcaklar ne? Sokaktakilerin, daha ziyade yaşlı insanların kendilerini Alman olarak değil Bavyeralı olarak tanıtmaları Almanlardan biraz da olsa farklı olduklarını kendilerinin de kabul ettiğini gösteriyor. Kendilerine özgü bir kültürleri var. Bu şehir sıcak, insanlar sıcak… Öyle ki şehri gezerken aklınıza ne Hitler geliyor ne de 1972’de Olimpiyat Stadı’nda yaşanan zulüm. Hitler’i anlamak için yolunuzu biraz uzatıp Dachau’ya gitmeniz gerekiyor. Sanki Hitler bu şehre hiç gelmemiş ve binlerce insanı öldürmemiş, 1972 yılı hiç yaşanmamış, Olimpiyat Stadı’na kan bulaşmamış gibi…&lt;br /&gt;KEŞİŞLER YURDU&lt;br /&gt;Münih’in kuruluşu 12. yüzyıla dayanıyor. Ortaçağ’da Nürnberg, Augsburg, Regensburg önde gelen kentlerken, bugünün eyalet başkenti, birkaç Benedikten keşişi ve birkaç köylüye ev sahipliği yapan küçük bir yerleşim birimiydi. Kentin Almancadaki adı München, ‘keşişler yurdu’ anlamına gelirmiş. Avusturya sınırı boyunca uzanan, Bavyera Alpleri’nin 50 km kadar kuzeyinde yer alan bu eski şehrin, gürül gürül akan İsar Irmağı’nın hemen yanında kurulması da tesadüf olmasa gerek. Gölleri, yemyeşil doğası ve verimli toprakları Münih’in tarihsel öneminin nedenini fısıldıyor ziyaretçilere.&lt;br /&gt;Münih’in en büyük avantajlarından biri yürüyerek dolaşılabilecek bir şehir olması. Almanya’nın Berlin ve Hamburg’dan sonraki üçüncü en büyük kenti denildiğine bakmayın siz, aslında Münih, gezilip görülebilecek her yerin birbirine birkaç adım mesafede olduğu düzenli bir şehir. Düzen ve intizamıyla meşhur Alman kültürü işte burada kendini gösteriyor. Metrosu, tramvayı, treni ile toplu taşıma son derece kolay ve ucuz. Tren demişken, Münih’i Almanya’nın diğer şehirlerine bağlayan tren istasyonu kentin tam göbeğinde bulunuyor.&lt;br /&gt;&lt;a class="highslide" onclick="return vz.expand(this)" href="http://hertaraf.net/wp-content/uploads/2009/07/muenchen_1.jpg"&gt;&lt;/a&gt;MARIENPLATZ’DAN RESİDENZ’A&lt;br /&gt;Her şehrin bir merkezi vardır, Münih’inki de Marienplatz’dır. Marienplatz, şehrin kurulduğu yıldan beri her zaman şehrin kalbi olma özelliğini korumaktadır. 19. yüzyılın başlarında bir buğday tarlası olan bu meydan, şimdilerde cıvıl cıvıl kafeleri, restoranları ve barlarıyla her yaştan insanın uğrak yeri olmuştur. Meydanda arz-ı endam eden Meryem Sütunu kentin yıllar boyu savaş verdiği vebadan kurtulması şerefine I. Maximilian tarafından 1638’de dikilmiştir.Marienplatz’ın doğusuna doğru yürüdüğünüzde tarihî kalıntı izlenimi veren bir yapı göreceksiniz. Gotik mimarinin en iyi örneklerinden biri olan bu yapı Almanların Althus Rathaus dediği eski belediye sarayından başkası değildir. Althus Rathaus, günümüzde üst kattaki bir tören salonunun dışında hizmet vermez ve belediye işleri yeni belediye sarayında görülür. Yeni belediye sarayı Marienplatz’ın simgelerinden biridir. 19. yüzyılın Neo-Gotik mimarisinin tipik bir örneği olan bu dev yapı, mağrur ve iddialıdır. 80 metrelik kulesi ve kulenin üzerinde bulunan her gün saat 11.00’da çanların çalmasıyla hareket eden heykelcikleriyle şehre ayrı bir hava katar.&lt;br /&gt;Marienplatz’ın bir özelliği de kentin simgelerinden biri olan Meryem Ana Kilisesi’nin burada olmasıdır. Yeşil kubbe biçimli ikiz kuleleriyle Münih deyince ilk akla gelen yerlerden biri olan Meryem Ana Kilisesi, kentin silüetini kaplar ve sert çizgileri ve sadeliğiyle dikkat çeker. İrili ufaklı birçok kiliseye ev sahipliği yapan kentin bir diğer önemli kilisesi Alter Peter’dır. Kentin tarihiyle eşdeğer olan bu kilise, Gotik cenneti Münih’in en önemli dinî mekânlarından biridir. Şehrin silüetinde Meryem Ana Kilisesi’nin kubbelerine komşu olan kulesinin manzarası ise tarif edilemez.&lt;br /&gt;Müzelere gelince… Kentin en önemli müzesi Deutsches Museum. Almanya’nın en büyük bilim ve teknoloji koleksiyonlarından birine sahip olan bu müze hem yetişkinlerin hem de çocukların ilgisini çekecek cinsten bir yer olma özelliğini koruyor. Kentin bir başka müzesi olan Bayerisches Nationalmuseum adından da anlaşılacağı gibi Bavyera tarihini öğrenmek isteyenler için ideal bir mekân. Birer sanat müzesi olan Pinakothek der Moderne, Alte Pinakothek ve Neue Pinakothek de mutlaka görülmesi gereken müzelerdir.&lt;br /&gt;Almanya’nın Charlie Chaplin’i olarak bilinen Karl Valentine’in İsartor adıyla bilinen bölgede yer alan müzesi sinemaseverlerin kaçırmaması gereken bir müze. Sessiz sinemanın efsanelerinden biri olan Valentine’in kostümlerinden kullandığı şapkalarına, kitaplarından filmlerinde kullanılan kameraya kadar birçok farklı eşyaya ev sahipliği yapan müze, ustayı daha da yakından tanımak isteyenlerin ziyaret etmesi gereken mekânların başında geliyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Berfin Varışlı&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-4579123689047033481?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/4579123689047033481/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/07/bavyerann-kalbimunih-taraf-pazar.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/4579123689047033481'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/4579123689047033481'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/07/bavyerann-kalbimunih-taraf-pazar.html' title='Bavyera’nın kalbi:MÜNİH (TARAF Pazar, 19/07/2009)'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-2044356853272751474</id><published>2009-07-21T13:29:00.000-07:00</published><updated>2009-07-21T13:31:02.027-07:00</updated><title type='text'>Efsanevi bir çizer:ALEX RAYMOND  TARAF Pazar, 19/07/2009)</title><content type='html'>&lt;a title="Efsanevi bir çizer:ALEX RAYMOND" href="http://hertaraf.net/wp-content/uploads/2009/07/alexraymond_1.jpg" rel="bookmark"&gt;                                       &lt;img src="http://hertaraf.net/wp-content/themes/isotherm/thumb.php?src=http://hertaraf.net/wp-content/uploads/2009/07/alexraymond_1.jpg&amp;amp;h=300&amp;amp;w=&amp;amp;zc=1&amp;amp;q=80" alt="Efsanevi bir çizer:ALEX RAYMOND" class="fl" style="margin: 5px 0pt 0pt; float: left;" /&gt;                                         &lt;/a&gt;                &lt;br /&gt;                             &lt;blockquote&gt;&lt;p&gt;Baytekin/Flash Gordon, Avcı Baytekin/Jungle Jim, Gizli Ajan X-9/Ajan X-9 ve Dedektif Nick/Rip Kirby gibi birçok çizgi romana hayat veren Alex Raymond efsanesi bugün de yaşıyor&lt;/p&gt;&lt;/blockquote&gt; &lt;p&gt;Herhangi bir türün kitlelerce benimsenip yaygınlık kazanabilmesi için yaman, etkileyici bir sanatçının ortaya çıkması lazımdır.&lt;br /&gt;Talât Güreli&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;a class="highslide" onclick="return vz.expand(this)" href="http://hertaraf.net/wp-content/uploads/2009/07/alex_raymond.jpg"&gt;&lt;img class="alignleft size-medium wp-image-1189" title="alex_raymond" src="http://hertaraf.net/wp-content/uploads/2009/07/alex_raymond-243x300.jpg" alt="alex_raymond" width="243" height="300" /&gt;&lt;/a&gt;Takvimler 6 Eylül 1956’yı gösteriyordu. İlk başta her şey olağan bir gün gibi başladı. İki arkadaş arabalarına atladılar. Çok da hızlı gitmiyorlardı. Yan tarafta oturan Stan, biraz huzursuzdu, çünkü o an şoför koltuğunda oturan yakın dostu, arkadaşı ve meslektaşı Alex yakın zamanda üç trafik kazası atlatmıştı. Eşiyle sorunları olduğunu, ondan boşanmak istediğini ancak eşinin bu boşanma işine yanaşmadığını da biliyordu. Bir de yepyeni bir kadın vardı hayatında Alex’in. Tüm bunlar kafasını epey bir karıştırmış olmalıydı. Bir aya sığan üç trafik kazasının nedeni arkadaşının içinden çıkılmaz durumu muydu? Stan, o gece, bundan sonra yaşadıklarını hatırlamıyor.&lt;br /&gt;Ertesi gün tüm dünya, başta New York Times olmak üzere hemen hemen tüm gazetelerin koca puntolarla attığı şu manşetle sarsıldı: Ünlü çizer elim bir trafik kazasında hayata gözlerini yumdu. Kazada hayatını kaybeden kişi dünyaca ünlü çizgi romancı Alex Raymond’dı. Yağışlı bir gündü, 40 km hızla giderlerken Alex, anlık bir dalgınlıkla direksiyon hâkimiyetini kaybetmiş ve bir ağaca çarpmıştı. Yan koltukta oturan Stan ise kazadan yaralı kurtulmuştu. İlk bakışta bu her gün haberlerde duyduğumuz, gazetelerden okuduğumuz ‘sıradan’ bir trafik kazası gibi görünüyordu.&lt;br /&gt;KARİYERE İLK ADIM&lt;br /&gt;Türkçeye Genç Kız Kalbi olarak çevirilen The Heart of Juliet Jones’un yaratıcısı Stan Darke kazadan yıllar sonra yaptığı bir söyleşide o günü şu sözlerle anlatıyor: “Yakın dostum Alex’in çözemediği, altından kalkamadığı sorunları olduğunu biliyordum. Alex dalgındı, kendinde değil gibiydi. Her zamanki Alex’ten çok farklıydı o günlerde. ‘Bu bir intihar mıydı’ sorusu bugün bile içimi kemiriyor.”&lt;br /&gt;2 Ekim 1909’da New York New Rochelle’de doğan Alex Raymond, henüz 20’li yaşlarda genç bir çizerken Kings Features adındaki bir tür karikatüristler birliği olan va yazılı basına çizgi roman dağıtımıyla ilgilenen şirketin düzenlediği yarışmada birinci seçilir. Yarışmadan önce birçok dergide isimsiz yayımlanan çizgi romanlarıyla adını pek duyuramayan Raymond’a kazandığı birincilik beklemediği birçok kapı açar. 1930’lu yılların başında Tillie the Toiler çizgi romanını hazırlayan Russ Westover’ın asistanlığını yapmaya başlayan Raymond, başarı basamaklarını hızla tırmanacak ve dünyaca tanınan bir çizer olacaktır. Ve o gün gelir, 1933’ün sonlarına doğru Raymond, bir bilim kurgu çizgi roman kahramanı olan Flash Gordon’a hayat verir. Türkiye’de Gökler Hakimi Baytekin adıyla yayımlanan bu karakter, Raymond’a şöhretin ve paranın kapılarını da birer birer açacaktır. Raymond, Flash Gordon’ın hemen ardından, bu sefer çok farklı bir temada, bir ormanda geçen serüveni Avcı Baytekin/Jungle Jim’e hayat verecektir ve bu iki çizgi roman, 1934 yılının 7 Ocak günü yayınlanan New York World gazetesinin Pazar ilavesinde Alex Raymond imzasıyla bir anda tüm dikkatleri üzerine çekecektir.&lt;br /&gt;&lt;a class="highslide" onclick="return vz.expand(this)" href="http://hertaraf.net/wp-content/uploads/2009/07/alexraymond.jpg"&gt;&lt;img class="alignleft size-medium wp-image-1191" title="alexraymond" src="http://hertaraf.net/wp-content/uploads/2009/07/alexraymond-251x182.jpg" alt="alexraymond" width="251" height="182" /&gt;&lt;/a&gt;Gelen tepkiler olumludur ve yazılı basın Raymond’ın çizgilerini yayımlamak için peşi sıra ustanın kapısını çalmaya başlar. Alex Raymond, çaylak günlerini çoktan geride bırakmış ve aranan bir çizgi romancı olmuştur. Ancak bu şöhret onu hiçbir zaman şımartmaz ve daha çok çalışmaya sevk eder. Kahramanlarına göre farklı bir üslup yaratan Raymond’ı, çizgi roman tarihçisi Talât Güreli şöyle anlatıyor: “Alex Raymond devamlı çizgi üslubunu değiştiren bir ressamdı. Bir üslupta durmuyor, devamlı yeni arayışlar peşinde koşuyordu. Fakat performans (istikrar) ve çizgi lezzeti her zaman birinci plandaydı.”&lt;br /&gt;Raymond, bilim kurgu ve orman maceralarından sonra 1935 yılında Gizli Ajan X-9/Secret Agent X-9 ile gazete ve dergilerdeki yerini alır. Bir diğer usta olan Dashiell Hammett’ın senaryosunu yazdığı Gizli Ajan X-9 da Raymond’ın yüzünü kara çıkartmaz ve ününü perçinler.&lt;br /&gt;‘SANATÇILARIN SANATÇISI’&lt;br /&gt;Çalışkanlığı sayesinde neredeyse bir çizgi roman makinesi gibi uğraş veren Raymond, bütün siparişlere yetişebilmek için iyi yetişmiş, yetenekli çizerlerden oluşan bir ekip kurar. Lakabı ‘sanatçıların sanatçısı’ olan Raymond, aynı zamanda en çok taklit edilen veya ‘ilham alınan’ çizgi romancı olmaya başlar. Disney Stüdyoları’nın illüstratörü Carl Barks, Raymond’ın çağdaşı diğer çizerler üzerindeki etkisini şu sözlerle açıklıyor: “Alex, zanaat ile duyguları birleştirmekte ustaydı ve bu marifeti onu diğer çizerlerden sıyırıp en tepeye taşıdı.”&lt;br /&gt;Artık Raymond istediğini başarmış ve hedefe ulaşmıştır. Kazandığı paranın büyük bir kısmını çocukluğundan beri tutkunu olduğu otomobillere yatıran Raymond’ın hız tutkusunun yaşamına mal olacağını kimse o yıllarda kestiremez.&lt;br /&gt;Ansızın patlak veren İkinci Dünya Savaşı onun tüm planlarını altüst eder ve Alex Raymond 1944’te kendini askeri üniforma giymiş, Deniz Kuvvetleri’ne bağlı bir birliğin içinde bulur. Artık çizgiler Raymond’ın değil ekip arkadaşlarının parmaklarının ucundadır. Tıpkı Raymond gibi, kahramanları da savaşın karanlık yüzünden etkilenir. Örneğin Baytekin, ekip arkadaşı bilimadamı Zarkov ile dünyadan gelen bir mesajla her şeyi bırakıp geri döner ve tıpkı yaratıcısı gibi İkinci Dünya Savaşı’nda ABD adına düşmanlara karşı savaşmaya başlar. Jungle Jim de bu furyadan nasibini alır ve kendini cephede bulur.&lt;br /&gt;DEDEKTİF NİK’İN MACERALARI&lt;br /&gt;Savaş biter, Raymond eve döner ve bambaşka bir kahraman için kolları sıvar. Asistanlar siparişi çoktan verilmiş seriler üzerinde uğraşırken Raymond, Dedektif Nik/Rip Kirby’yi çizmeye başlamıştır bile. Üstüne üstlük Nik de Raymond’ın diğer kahramanları ve kendisi gibi İkinci Dünya Savaşı’ndan yeni dönmüştür ve savaştan sonra profesyonel dedektiflik yaparak, maceradan maceraya koşmaktadır. 1946 yılının mart ayında ilk Dedektif Nik bandı ‘büyük ustanın büyük dönüşü’ diye duyurulmuştur.&lt;br /&gt;Raymond, artık 37 yaşındadır ve sadece Dedektif Nik’i hazırlamayı sürdürmektedir. Yoğun çalışma tempolu günler geçmişte kalmış, zamanın büyük bölümünü çizer dostlarıyla ve en büyük tutkusu olan otomobillerle geçirmeye başlamıştır.&lt;br /&gt;O günlerden birinde Raymond, Stan Drake’i ofisinde ziyarete gider, Drake, Juliet Jones üzerinde çalışıyordur. Resimler üzerinde konuşurlarken konu Drake’in yeni aldığı 1956 model Corvette’e gelir. Raymond, bu şahane spor otomobili bir gün kullanmaktan memnunluk duyacağını söyler. Drake de hemen anahtarları Raymond’ın eline verip, “neden şimdi kullanmıyorsun?” der ve ikili otomobile atlayıp şehir dışına çıkarlar. İşte o elim kaza o gün gerçekleşir. Ancak beş yıl sonra kazanın olduğu yeri ziyaret edebilen Drake, “Çarptığımız ağaç epey büyümüştü, otomobilin bazı parçaları hâlâ ağacın gövdesinde duruyordu. Kendi kendime, ‘büyük bir sanatçı burada öldü Stan’ dedim. Keşke o otomobile hiç binmeseydik.” Ne acıdır ki Stan Drake, 1997 yılında geçirdiği benzer bir trafik kazasıyla hayata veda eder.&lt;br /&gt;RAYMOND’IN MİRASI YAŞIYOR&lt;br /&gt;Tekdüze olmamayı ve sıradan işlere her zaman tepkili olmayı amaç haline getiren Alex Raymond’ın yaptığı her şey, çizdiği her resim orijinaldi. Tarzan’ın çizerleri Burne Hogarth, Hal Foster ve daha niceleri ile birlikte çizgi romana hırs, hareket kattı, altın çağını yaşattı Alex Raymond.&lt;br /&gt;O, hep yaratıcılık sürecinde yaşadı. Her zaman yeni bir şeyler üretmek için çırpındı ve her biri kapak  olabilecek estetik yapıtlar sergileyerek birçoklarına ilham kaynağı oldu. Örneğin George Lucas, Star Wars’u yazarken Baytekin/Flash&lt;br /&gt;Gordon’dan etkilendiğini birkaç sefer dile getirmiş, Pecos Bill’in yazarı&lt;br /&gt;Guido Matrina, kendine şablon olarak Baytekin’i örnek almıştır. Ayrıca, ünlü çizgi romancı,&lt;br /&gt;Batman’in yaratıcısı Bob Kane de&lt;br /&gt;bu furyada yerini alır.&lt;br /&gt;Öte yandan, Superman’e hayat veren Joe Shuster, Kaptan Amerika/Captain America’nın çizeri Jack Kirby’nin yanı sıra Milton Caniff, Billy De Beck ve Roy Crane de Alex Raymond’dan esinlendiklerini, hayranlıklarını defalarca dile getirmişlerdir.&lt;/p&gt; &lt;blockquote&gt;&lt;p&gt;&lt;a class="highslide" onclick="return vz.expand(this)" href="http://hertaraf.net/wp-content/uploads/2009/07/alexraymond_2.jpg"&gt;&lt;img class="alignleft size-medium wp-image-1190" title="alexraymond_2" src="http://hertaraf.net/wp-content/uploads/2009/07/alexraymond_2-251x233.jpg" alt="alexraymond_2" width="251" height="233" /&gt;&lt;/a&gt;Star Wars’un yaratıcısı George Lucas, üretkenliği ve çalışkanlığıyla çizgi romana altın çağını yaşatan Alex Raymond için “O benim ilham kaynağım” diyor&lt;/p&gt;&lt;/blockquote&gt; &lt;p&gt; &lt;/p&gt; &lt;p&gt; &lt;/p&gt; &lt;p&gt; &lt;/p&gt; &lt;p&gt; &lt;/p&gt; &lt;p&gt; &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-2044356853272751474?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/2044356853272751474/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/07/efsanevi-bir-cizeralex-raymond-taraf.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/2044356853272751474'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/2044356853272751474'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/07/efsanevi-bir-cizeralex-raymond-taraf.html' title='Efsanevi bir çizer:ALEX RAYMOND  TARAF Pazar, 19/07/2009)'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-5089457331030479625</id><published>2009-07-11T10:49:00.000-07:00</published><updated>2009-07-11T10:55:54.897-07:00</updated><title type='text'>GENÇ BİR USTADAN YEPYENİ BİR KİTAP:Horasan’dan bir elyazması (TarafPazar/07.07.2009)</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SljSE42fegI/AAAAAAAAADA/G9VuGPhH8EA/s1600-h/horasan.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 280px; height: 400px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SljSE42fegI/AAAAAAAAADA/G9VuGPhH8EA/s400/horasan.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5357262738179455490" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div id="header-about"&gt;                    &lt;h1&gt;&lt;br /&gt;&lt;/h1&gt;                    &lt;/div&gt;                 &lt;div class="date-comments"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;                                                                                                   &lt;a title="GENÇ BİR USTADAN YEPYENİ BİR KİTAP:Horasan’dan bir elyazması" href="http://hertaraf.net/wp-content/uploads/2009/07/horasan-1.jpg" rel="bookmark"&gt;                                       &lt;/a&gt;Son dönem Türk edebiyatının en üretken yazarlarından Ali Teoman, Sel Yayıncılık tarafından yayımlanan yeni öykü kitabı Horasan Elyazması’yla okuru yarattığı masalsı dünyanın içine çekiyor &lt;p&gt;Öykü, Paris’te okuyan bir doktora öğrencisinin Bibliotheque Nationale’de tesadüfen rastladığı bir Horasan elyazmasının sayfalarını çevirmesiyle başlıyor. Adını bilmediğimiz bu öğrenci, adını bilemediği bir saltanat tarihçisi, vakanüvis, tarafından 16. yüzyılda kaleme alınmış bu belgeyi okudukça dehşete düşüyor. Horasan sultanı ve kızının başından geçen bu hikâyenin başlangıcı kısaca şöyle; “Bir gün sultanın bir kız bir de erkek olmak üzere ikiz çocukları olur. Bu doğum bütün ülkede büyük bir sevinçle karşılanır, çünkü sultanın yaşı ilerlemesine karşın, o güne dek çocuğu olmamıştır. Çocukları doğuran cariyenin doğum sırasında ölmüş oluşu bile bu mutluluğa gölge düşüremez.” Derken sultan, emrinde çalışan üç müneccimin kehanetleriyle yıkılır. Müneccimler ikizlerden kız olanın 18’ine bastığında aileden bir erkeğin çocuğunu doğuracağını, doğan çocuğun sakat olacağını ve bu olayın “ilk olarak sultanın ve ailesinin ölümüne ardından da tüm ülkenin üzerine eşi benzeri görülmedik bir felaket çökmesine” neden olacağını padişaha bildirir.&lt;br /&gt;Müneccimlere, bu kehanetin nasıl ortadan kaldırılabileceğini soran sultan müneccimlerden “kızını öldür!” cevabını alır ancak buna gönlü razı olmaz. Sonunda çareyi küçük kızını dış dünyadan tamamen koparacak, “ömür boyu herkesten uzak yaşayacağı bir hapishaneye” kapatmakta bulur.&lt;br /&gt;Ali Teoman’ın 12 öyküden oluşan Horasan Elyazması kitabına adını veren Horasan Elyazması adlı öyküsü burada son bulmuyor elbette. Onun öykülerinde sıkça rastladığımız merak duygusunu ziyadesiyle yaşatan üslubu bu öyküde de karşımıza çıkıyor. Gözlerimiz satırlarda gezinirken şaşırıyor, beklenmedik olay örgüleriyle sarsılıyor ve son cümleye nasıl geldiğini anlamadan aklımızda beliren kocaman soru işaretleriyle kitabın kapağını kapatıyoruz. Neden sonra tıpkı öykünün başkahramanı gibi öykü tekrar zihnimizi kurcalamaya başlıyor. Masalsı anlatımı, öyküleri ve romanlarıyla Teoman, okuru gerçekten koparıp bir düşün içine sürüklüyor. Kitabın ilk öyküsü Asmalımescit‘te de bu üsluba rastlıyoruz, Yumarak Bak Gözlerini‘de de…&lt;br /&gt;Onun öyküleri çözmesi zor, bir o kadar da zevkli bir bilmeceyi hatırlatıyor insana. Elinizden bırakamadığınız, çözemedikçe çocuksu bir hırsa kapıldığınız bilmeceler gibi öyküye tutkuyla bağlanıyorsunuz. Yerli yerinde başvurduğu kimi zaman sert kimi zaman yumuşak kelime oyunlarıyla bir kez okunup tüketilecek, bir kenara atılacak kitaplar değil onunkiler. Okurla samimi bir bağ kuran, edebiyatın felsefeyle flört ettiği sürükleyici öykülerin yer aldığı üzerine düşünmeye değer kitaplar.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;NURTEN AY DİYE BİRİ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Takvimlerin 14 Mart 1991’i işaret ettiği perşembe günü Türk yazın dünyası, daha önce adını hiç duymadığı Nurten Ay adında bir yazarın Haldun Taner Öykü Ödülü’ne layık görmesiyle şaşkına döner. Ödül Adnan Özyalçıner’in Cambazlar Savaşı Yitirdi ile 30 yaşındaki genç ve ‘meçhul’ yazar Ay’ın Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı adlı kitaplarına verilmişti. Nurten Ay ödül törenine katılır ve böylece kafalardaki soru işareti biraz olsun silinir. O gecenin ardından dönemin yüksek tirajlı gazetelerinde Nurten Ay’ın boy boy fotoğrafları, röportajları yayımlanır.  Türk edebiyatı yeni bir isim&lt;br /&gt;kazanmıştır artık ve Nurten Ay herkesin tanıdığı genç bir yazar olarak ünlenir, imza günlerine katılır, kitaplarını imzalar, Hürriyet ve Milliyet gazeteleri Ay’ın öykülerini tam sayfa tefrika eder. Bunu Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı‘nın Simavi Yayınları öykü dizisinin birinci kitabı olması izler. Ancak Nurten Ay’ın edebiyat serüveni burada son bulur. 1991’de yaptığı çıkışın ardından sesi soluğu çıkmaz genç yazarın ve “Nurten Ay’ın arkasında bilinen yazarlardan biri olabilir miydi?” sorusu kafaları kurcalamaya devam eder ta ki 2007 yılında Ali Teoman gerçeği açıklayana kadar. Ödülü almasının ardından 17 yıl geçmiştir ve Teoman bu muzip oyuna bir son verir. Nurten Ay diye biri vardır evet, ancak o bir yazar değil, özel bir şirkette sekreterlik yapan genç bir hanımdır. 1961 Tunceli doğumlu bu hanımdan bir daha haber alınamaz.&lt;br /&gt;80’lerin sonlarına doğru öyküler yazmaya başlar Ali Teoman. Asıl mesleği olan mimarlığa yazıya daha fazla zaman ayırabilmek için ara verir. Teoman geçen sene Musa İğrek’le yaptığı bir söyleşisinde sırtını döndüğü mimarlığıyla ilgili şunları söyler; “On beş yıldır mimarlık yapmıyorum. Ama mimarlık okumuş olmaktan şikâyetçi değilim. Çünkü yazarlığımı etkilediği gibi hayata bakışımı da değiştirdi. Mimarlık hayatla çok iç içe bir meslek. Benim bugün olduğum kişi olmamı sağladı.”&lt;br /&gt;Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı‘nın ardından 1993 yılında kaleme aldığı İnsansız Konağın İkonu adlı öyküsü 1992 Milliyet Öykü Ödülü Yarışması’nda ikinciliğe değer bulunur. Akıcı, renkli ve eğlenceli diliyle hafızalara kazınmıştır bir kere ve okurlar yeni öykülerini hatta romanlarını beklemektedir. Ali Teoman da okurlarını merakta bırakmaz ve ödülün ertesi yılı öyküyle aynı adı taşıyan kitabıyla tekrar “merhaba” der. İnsansız Konağın İkonu’nu Pervaneler (1998) izler, Pervaneler‘i de ilk romanı olan Uykuda Çocuk Ölümleri (2002). Doğu ve Batı’nın, modernle gelenekselin biraraya geldiği ve birbirine çok yakıştığı bu romanla Ali Teoman sadece öyküde değil romanda da yücelir. İkinci romanını kaleme almak için çok beklemez ve 2005’te Bir Garip Cindi Zümrüdüanka yayımlanır. Mizahi ve ironik yaklaşımıyla Teoman farklı bir tat yakalar. Öyle ki romanın kimi sayfalarında okuruyla aracısız konuşur; “Bak seninle anlaşalım. Bu yazdıklarımı sadece senin için yazıyorum. Sana değil yanlış anlama, senin için…” Romanda kahramanların ağzından eksik olmayan argo romana ayrı bir renk katar.&lt;br /&gt;“Öykünün görevi, soruları sormaktır, yanıtları bulmaya çalışmak değil” diyerek öykünün işlevini tanımlayan Ali Teoman, dokuz öyküsünü bir araya getirdiği beşinci öykü kitabı olan Aşk Yaşamak Çok Uçuk (2005) ve üçüncü romanı Karadelik Güncesi (2007) ile adından bahsettirir. Teoman’ın öykülerinin başkahramanı “ironi” bu kitapta da kendini hissettirir. Teoman, yine farklı kurgu ve yazım tekniğiyle okuyucuda uyandırdığı iflah olmaz merak duygusuyla fark yaratır.&lt;br /&gt;Ve Eşikte… Geçen sene raflardaki yerini alan Eşikte’yle Ali Teoman, rahat anlaşılır/okunur, apaçık diliyle okuyucuyu deyim yerindeyse uyanık tutar. Yazar, 90’lı yılların başında yazmaya başladığı ilk roman denemesi olan Eşikte‘yi geçen sene yayımlatma kararı alır. Bir söyleşisinde “tamamlamadığım bir şeydi bu” dediği Eşikte‘yi tamamlayıp yayımlatma fikrini Teoman şu sözlerle dile getiriyor: “Eski projelere döndüm, romanı tekrar ele aldım. Kestim, biçtim, yayına hazır hale getirdim. Bir eserin eğer bir değeri olduğunu düşünüyorsanız ona tekrar dönersiniz. Aklımın bir köşesinde vardı günün birinde bu romanı yeniden ele almak. O zaman geldi, romanı yeniden ele aldım ve yayımladım. Hani bir işi tamamlamazsınız, o sizi rahatsız eder ya, onun gibi bir şey.”&lt;/p&gt; &lt;p&gt;BERFİN VARIŞLI&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-5089457331030479625?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/5089457331030479625/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/07/genc-bir-ustadan-yepyeni-bir.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/5089457331030479625'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/5089457331030479625'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/07/genc-bir-ustadan-yepyeni-bir.html' title='GENÇ BİR USTADAN YEPYENİ BİR KİTAP:Horasan’dan bir elyazması (TarafPazar/07.07.2009)'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SljSE42fegI/AAAAAAAAADA/G9VuGPhH8EA/s72-c/horasan.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-7782153834908236041</id><published>2009-06-23T03:14:00.000-07:00</published><updated>2009-06-23T03:16:44.208-07:00</updated><title type='text'>İki usta, üç film: Harold Pinter Joseph Losey (TARAFPazar/21.06.09)</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SkCrgmm5YZI/AAAAAAAAAC4/wnUWR72-bPM/s1600-h/James-Fox-Joseph-Losey-an-001.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5350464933924004242" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 240px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SkCrgmm5YZI/AAAAAAAAAC4/wnUWR72-bPM/s400/James-Fox-Joseph-Losey-an-001.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;BERFİN VARIŞLI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar her şeyden önce çok iyi arkadaştılar. Birbirlerinin dilinden anlıyorlar ve birbirlerini tamamlıyorlardı. Joseph Losey yetenekli bir yönetmendi. McCarthy döneminde komünist olmakla suçlanAN ve bu nedenle ülkesini terk etmek zorunda kalan Losey, Harold Pinter’la tanışmadan önce gerek Avrupa’da gerekse ülkesi Amerika’da birçok film çekmişti. Pinter da Losey’le tanışmadan önce onlarca kitap yazmış başarılı bir yazardı.&lt;br /&gt;Ancak ikili birbirleriyle tanışıp beraber film yapmaya başladıklarında ortaya çıkan eserler ne Pinter’ın ne de Losey’indi artık. Herbiri bir başyapıt olan bu üç film, Genç Hizmetçiler/The Servant (1963), Kaza Gecesi/Accident (1967) ve Arabulucu/The Go-Between (1970) artık Losey-Pinter filmleriydi. İkisinden de izler taşıyordu ve onları sadece birine mal etmek doğru olmazdı.&lt;br /&gt;1962 yılında tanıştı bu yetenekli adam. Üzerinde çalışmak istedikleri filmin adı Genç Hizmetçiler/The Servant’tı. Pinter senaryoyu konuşmak için Losey’in evine gitti. Losey’in hizmetkârı ikiliye ziyafet niteliğinde bir içki sofrası hazırlamıştı. Losey Pinter’a senaryoda kolaylık olacağını düşündüğü bir not defteri uzattı. Yakında doğacak filmle ilgili ufak notlar vardı bu defterde. Ancak Pinter eline tutuşturulan not defterinden epey rahatsız oldu. Pinter Losey’le tanıştığı ilk günü şöyle anlatıyor; “Losey’i görmek için Chelsea’deki evine gittim. Gitmeden önce senaryo üzerinde epey çalışmıştım, senaryo nerdeyse bitmişti. Losey senaryoyu okudu ve ‘yazdıklarını beğendim’ dedi. Teşekkür ettim. Losey devam etti; Ancak hoşuma gitmeyen birçok bölüm de var senaryoda. Hangileri olduğunu sordum ve bana yönelttiği soruyla sarsıldım: ‘Neden başka bir film yapmıyorsun?’” Bu cümleyi duyar duymaz çantasını alıp evi terk etti Pinter. Beklemediği bu sözler karşısında şaşkındı. Kızgınlık ve pişmanlık arasında geçen iki günün ardından Losey Pinter’ı aradı ve Pinter’ı tekrar evine davet etti; “O günü takip eden 25 yıl boyunca beraber çalıştık ve üç film yaptık. O gün yaşanan anlaşmazlık bir daha hiç yaşanmadı”.&lt;br /&gt;Losey o yıllarda uykusuzluk (insomnia) hastalığıyla pençeleşiyordu. Hiç olmadık anlarda ani tepkiler veriyordu. Çoğu zaman karşısındakini istemeyerek kırdırığı bu anlardan o da pişmandı. Pinter ise henüz 30’lu yaşlarında genç bir yazardı ve kendinden 30 yaş büyük bu yönetmeni anlayacak olgunluğa sahipti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;BOGARDE’IN ROLÜ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genç Hizmetçiler’in başrol oyuncusu Dirk Bogarde aynı zamanda Pinter ve Losey adındaki iki zıt karakteri biraraya getiren adamdı. Basil Dearden’ın yönettiği Kurban/Victim filminde oynadığı eşcinsel avukat rolüyle yakaladığı ‘idol’ imajını gölgeleyen Bogarde Barrett rolüyle bu imajı tekrar geri kazanmak istiyordu.&lt;br /&gt;Yıl 1954’tü. Losey elinde Robin Maugham’ın ünlü romanı The Servant ile Bogarde’ın kapısını çalmıştı. O sırada genç bir yazar olan Harold Pinter da aynı roman üzerinde çalışıyor, hikâyeyi senaryolaştırmak için uğraşıyordu. 1962’de senaryo tamalanmıştı. Pinter henüz tamamladığı senaryoyu arkadaşı Bogarde’a okuttu. Bogarde senaryoyu okur okumaz o sırada Eve’in çekimlerini sürdüren Losey’i aradı ve senaryonun hazır olduğunu söyledi. Aynı gün Pinter ve Losey biraraya geldi ve böylece Pinter-Losey eserlerinin temeli atılmış oldu.&lt;br /&gt;Pinter ve Losey ilişkisi birçokları tarafından tartışıldı. Ortak kanı şuydu; Pinter o zamana kadar aşırı eğilimler gösteren Losey’i bu davranışlarından kurtardı ve bu filmlerine de yansıdı. Bu tartışma sürüp giderken bir açıklama yapan Losey aynı fikirde değildi; “Genç Hizmetçiler’i Eva’nın hemen ardından çektim. İlk zamanlar filmin Eva’nın gölgesinde kaldığını Eva kadar başarılı bir film olmadığını düşünmüştüm. Genç Hizmetçiler’in Eva’dan daha zayıf bir film olmadığı fikrine alışmam için uzun zaman geçti”. Cinsellik ve intikam duygusuyla bezenmiş Eva, bu unsurların net bir şekilde görünmediği Genç Hizmetçiler’den farklı bir filmdi. Öte yandan Genç Hizmetçiler Eva’nın hemen hemen yarısı kadar bir bütçeyle çekilmişti. Ancak yine de sırf bu nedenle Genç Hizmetçiler’nin Eva’dan daha zayıf bir film olduğunu söylemek filme haksızlık olacaktı. Yine de Losey bu fikrini savunuyor ve şunları dile getiriyordu; “İkisi de benim filmim olmasına rağmen şunu söyleyebiliyorum; Genç Hizmetçiler Eva’ya göre basit bir filmdi”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Genç Hizmetçiler (1963)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehrin en büyük caddelerinden birine bulunana evin kapısında fötr şapkalı ve siyah paltolu bir adam belirir. Evin kapısını çalmaya yeltendiğinde kapının açık olduğunu görür ve içeri girer. Adamın ismi Barrett’tir. Kamera Barrett’ten uzaklaşır böylelikle seyirci odayı ve yukarı kata çıkan merdivenleri görür. Arkası dönük olan Barrett merdivenlere yönelir. Trabzanı destek alarak merdivenleri çıkmaya başlar....&lt;br /&gt;Genç Hizmetçiler filmi dalkavuk bir hizmetkâr olan Barrett’in (Dirk Bogarde) efendisi Tony’yi (James Fox) yavaş yavaş alt edip evin kontrolünü ele geçirme çabasını konu alır. Barrett’in bu amaçla uyguladığı basit ama etkili taktikler filme de apayrı bir hava katar. Barrett’in Tony’den önce alt etmesi gereken kişi Tony’nin kız arkadaşıdır. Güzelliğiyle büyüleyen Susan’ı (Wendy Craig) devre dışı bırakmayı öncelikli hedefi haline getiren Barrett, bunu Vera adındaki çekici Vera kanalıyla yapar. Vera’yı görür görmez ona aşık olan Tony, kısa sürede kız arkadaşı Susan’ı unutur. Tony’yi deyim yerindeyse avucunun içine alan Vera, yakışıklı ve zengin adamı içki ve uyuşturucuya alıştırır. Artık Barrett hedefine çok yakındır.&lt;br /&gt;Pinter’ın kaleme aldığı senaryosuyla, Genç Hizmetçiler, film noir’ın en iyi örneklerinden biri olarak tarihe geçer. Genç Hizmetçiler Britanya’nın o yıllardaki en büyük sorunu olan sınıf sisteminne bakışı açısından da tartışılmıştı.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;Kaza Gecesi (1967)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genç Hizmetçiler’in gösterime girmesinden üzerinden dört sene geçtikten sonra Pinter ve Losey bu kez Kaza Gecesi için bir araya gelir. Pinter’in, ünlü yazar Nicholas Mosley’in aynı adlı romanından senaryoya uyarladığı Kaza Gecesi Oxford Üniversitesi’ndeki küçük burjuva profesörler ve aristokrat öğrenciler arasındaki ilişkiyi konu alır.&lt;br /&gt;Stephen (Dirk Bogarde) Oxford Üniversitesi’nde ders veren bir profesördür. Orta yaş krizi yaşayan evli bir erkek olan Stephen öğrencisi William’ın (Stanley Barker) güzel nişanlısı Anna’ya (Jacqueline Sassard) âşık olur. William Anna ile birlikteyken geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybeder. Stephen’ın evinin önünde gerçekleşen kaza sonrası çılgına dönen Anna geceyi Stephen’ın evinde geçirir ve ikili bir anda kendilerini talihsiz bir aşk hikâyesi içinde bulur. Bu hikâyede kontrolün kendi elinde olduğunu sanan Stephen Anna ile olan aşkı nedeniyle karısından ayrılır. Stephen’ın Anna’nın gerçek yüzünü görmesi ve genç kadının meslektaşı Charlie ile yaşadığı ilişkiyi fark etmesi zaman alacaktır. “Eva’dan sonra çektiğim filmler arasında en çok sevdiğim filmim” dediği Kaza Gecesi’nin çekimlerinde istediği her şeyi layıkıyla yapamadığından yakınan Losey filmi hakkında şunları söyler: “Sinema yeni bir izleyici kitlesi doğurmalıdır. Bunun için de izleyiciye çekici gelen eğlence unsurunu bu filmimde kullanmaktan çekinmedim”.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;Arabulucu (1970)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Camın üzerine düşen yağmur damlalarıyla başlar Arabulucu. 13 yaşına girmek üzere olan Leo (Dominic Guard) Colston yaz tatilini bir arkadaşı ve onun ailesiyle geçirmeye karar verir. Aristokrat ailenin kırsal bölgedeki malikânesinde geçirdiği bu sıcak yaz, Leo’yu içinden çıkılması zor bir aşk üçgeninin içine sürükler. Küçük Leo, arkadaşının ablası Marian’a (Julie Christie) platonik şekilde aşık olur. Varlıklı bir aileden gelen Hugh Trimingham (Edward Fox) ile nişanlı olan Marian ise taşralı çiftçi Ted Burgess (Alan Bates) ile yasak aşk yaşar. Gizli aşıkların mektuplarını taşıma görevini üstlenen Leo, bunu bir oyun gibi algılamaktadır ve içine düştüğü tehlikenin farkında değildir.&lt;br /&gt;Arabulucu’nun senaryosunu L. P. Hartley’in aynı isimli romanından uyarlayan Pinter, senaryolaştırma sürecinin sancılı geçtiğini söylüyor; “Hikâye o kadar sahici ve acıydı ki senaryoyu yazmada zorlanmadığımı söylersem yalan söylemiş olurum”.&lt;br /&gt;Harold Pinter ve Joseph Losey’in birlikte çalıştığı son filmi Arabulucu izleyicide bir film izlemekten ziyade tarihi bir romanı okuduğu hissi uyandırır.&lt;br /&gt;Öte yandan, 1971 yılında düzenlenen Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye Ödülü kazanan film, Bogarde ve Losey’in arasının açılmasına neden olur. O yıl Cannes’da Luchino Visconti’nin yönettiği Venedik’te Ölüm/Death in Venice filmiyle yarışan Bogarde, Altın Palmiye’de filmlerine en yakın rakip olarak Losey’in Arabulucusu’nu görür ve Losey Cannes’a varır varmaz ona bir not gönderir; “Cannes’a hoş geldin ve umarım Altın palmiye’yi kazanamazsın. Sevgiler, Dirk”. Ancak Bogarde’ın istediği olmaz ve Losey-Pinter imzalı son film olan Arabulucu Altın Palmiye ile ödüllendirilir. Ödülün Losey’e verilmesini hazmedenemeyen Bogarde ise ilk uçakla apar topar Cannes’dan ayrılır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-7782153834908236041?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/7782153834908236041/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/06/iki-usta-uc-film-harold-pinter-joseph.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/7782153834908236041'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/7782153834908236041'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/06/iki-usta-uc-film-harold-pinter-joseph.html' title='İki usta, üç film: Harold Pinter Joseph Losey (TARAFPazar/21.06.09)'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SkCrgmm5YZI/AAAAAAAAAC4/wnUWR72-bPM/s72-c/James-Fox-Joseph-Losey-an-001.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-5460363337996755236</id><published>2009-06-09T01:16:00.000-07:00</published><updated>2009-06-09T01:18:07.466-07:00</updated><title type='text'>Şaledeki ressam: Balthus (1908-2001) (TARAFPazar/07.06.2009)</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/Si4asQlmreI/AAAAAAAAACw/TeFF4C6sIxE/s1600-h/balthus_the_patience.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5345239155404615138" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 393px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/Si4asQlmreI/AAAAAAAAACw/TeFF4C6sIxE/s400/balthus_the_patience.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;BERFİN VARIŞLI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kuşağın ressamları arasında beni ilgilendiren bir tek sen varsın; ötekiler Picasso gibi resim yapmaya özeniyorlar sense asla” dedi Picasso bir keresinde. O sefer midir bilinmez bir de tablosunu satın aldı. Tablo 1937 yılında tamamladığı Çocuklar tablosuydu. Doğru, o kimse gibi olmak istemedi, kimseyi taklit etmedi. O yılların Avrupa’sı ardı ardına patlayan sanat akımlarıyla bir oraya bir buraya savrulurken o doğru bildiği yerde dimdik, sendelemeden durdu. Çağdaşları sürrealizmi doruk noktasında yaşarken o “mabedim” dediği atölyesine çekilip tuvali onu nereye sürüklüyorsa oraya gitti. Kimseye aldırış etmeden.&lt;br /&gt;Asıl adı Balthasar Klossowski de Rola idi ama herkes onu Balthus diye bilirdi. Şanslıydı Balthus, sanatın içinde büyüdü. Babası Polonya’nın soylu ailelerinden gelen Erich Klossowski, sanat tarihçisi, annesi Elisabeth Dorothea Spiro, ya da bilinen adıyla Baladine Klossowska da ressamdı. Annesi sanatı öğrensinler diye Balthus’u ve ağabeyi Pierre’i henüz onlar küçük birer çocukken Paris’e yolladı. Orada aile dostları Bonnard, Valéry, Gide, Marquet gibi sanatçılar bu iki kardeşle bizzat ilgilendi, onlara sanat öğretti. Yıllar sonra Balthus ressam, Pierre ise filozof olacaktı ve her ikisi de kendi sahalarında yükselip en tepeye çıkacaklardı.&lt;br /&gt;Klossowski ailesi Berlin’e taşındı. Ancak Berlin onlara şans getirmedi. Anne ve baba Berlin’de ayrılma kararı aldılar. Elisabeth, çocuklarını yanına alarak İsviçre’ye gitti ve orada ozan Rilke ile tanıştı ve sevgili oldu. Küçük Balthasar’a büyük yakınlık duyan Rilke, ondaki ışığı farketti ve ölünceye kadar ona yol gösterdi, resim yapması için yüreklendirdi. Küçük Balthasar’a Balthus takma adını da Rilke’nin taktığı bilinir. Balthus, Alain Vircondelet’nin derlediği Anılar kitabında o günlerden şöyle bahseder; “Annemi onca hoş desen çiziktirirken, onca zarif suluboya resimler yaparken görmenin, kararlığımda, bu doğal eğilimimde payı oldu. 1917’de babamdan ayrıldıktan sonra birlikte yaşadığı Rilke’nin varlığı da bu eğilimi pekiştirdi. Karşılaştıkları tarihten başlayarak Rilke benimle çok ilgilendi. Onun öğütlerini, beni koruyucu kanatları altına almasını kabullendim; bununla birlikte babamı çok özlüyor, annemi kınıyor, Rilke’yi yadırgıyordum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;RİLKE VE İLK KİTAP&lt;br /&gt;Çocuk aklıyla başta Rilke’ye annesiyle ilişkisinden dolayı soğuk bakan Balthus yıllar geçince onunla arkadaş ve dost olur. O güne kadar sayısız desen yapan Balthus’u bunların birkaçını yayınlaması konusunda yüreklendiren de yine Rilke’dir. 1921 yılı geldiğinde Balthus ve Rilke, usta ressamın kedisi Mitsou’yu resmettiği 40 kadar desenini Mitsou adındaki bir kitapta toplarlar. Balthus’un çocukluğundan beri yanından ayırmadığı kedisiyle olan dostluğunu anlatan bu ilk kitabı için önsözü de yine Rilke kaleme alır. Çocukluğundan beri kedilere duyduğu ilgiyle bilinen ve arkadaşlarının mahallede ‘Kedili oğlan’ diye isim taktığı Balthus’un ilk kitabında kedisi Mitsou’yla yaşadığı yılları resmettiği desenlere yer vermesi, ve Kediler Kralı/The King of Cats adlı portresini de kitaba eklemesi şaşırtıcı değildir. Balthus’a göre, Mitsou’nun öyküsünü resimlemek, bu dostluğu ölümsüzleştirmenin, yaşanmış bir anı korumanın bir yoluydu ve bunda Rilke’nin payı büyüktü; “Kediler âlemine gizli, gizemli bağımı çok erkenden anlamıştım. Onlardaki bağımsızlık kaygısının aynını taşıyor ve Rilke’nin deyişiyle, kedilerin doğasını gerçekten bilmenin mümkün olmadığını içimde hissediyordum. Kitabın önsözünde ‘İnsan onların çağdaşı olur mu hiç?’ diye yazmıştı Rilke.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;FAS’TA BİR RESSAM-ASKER&lt;br /&gt;Balthus ilk kitabını çıkarmış ve kendini kanıtlamıştı artık. Ancak yıl 1930’du ve her Fransız delikanlısı gibi onun da askerlik görevini yapması gerekmekteydi. Ve usta ressam için o günlerde “zaman kaybı” deyip yaka silktiği, sonradan sanatına büyük katkısı olduğunu itiraf ettiği Fas günleri başlar; “Bu dönemle ilgili birkaç tablomda örneğin Sipahi ve Atı’nda ya da Kışla’da bana apaçık görünen bu koreografiyi yansıttım.”&lt;br /&gt;Fazlasıyla şaşaalı ve göz alıcı üniforma içinde başlarda sıkılan Balthus daha sonra bu kılığa alışır ve hatta Paris’e dönünce bile uzun bir süre üstünden çıkarmaz. Fas’a bu zorunlu gidiş Balthus’un resim çalışmasını olgunlaştırmış ve ona gerçek anlamını vermiştir âdeta; “Orada yüzlerindeki, gelenek ve göreneklerindeki soyluluğa hayran olduğum yerliler vardı ve özellikle manzaraların görkemi beni adamakıllı etkilemişti...”&lt;br /&gt;SETSUKO’LU YILLAR&lt;br /&gt;Gelenek ve görenekler, soyluluk ve ibareleri onun için yaşama nedeniydi. Ve 1962’de eski Japon sanatı sergisi düzenlemek için gittiği Japonya’da yüzyıllar öncesine dayanan gelenek ve göreneklerin hâlâ tazeliğini koruduğunu görmek onu büyüledi. Japonya’da onu büyüleyen başka bir şey daha vardı; henüz yirmili yaşlarındaki üniversite öğrencisi Setsuko. Setsuko o yıllarda teyzesinin yanında kalan ve eğitimini sürdüren bir öğrenciydi. Kökeni eski Japonya’nın törelerini koruyabilmiş bir Samuray ailesine dayanıyordu. Setsuka da soyluluğunu koruyabilmiş alımlı bir genç kızdı. Balthus ise 60’ına merdiven dayamış bir adamdı ve Setsuko’ya göre fazlasıyla yaşlıydı. Balthus basmakalıp ahlaki değerlere ve düşüncelere hiç bir zaman paye vermemiş biri olarak Setsuko’ya âşık oldu ve onu İtalya’ya davet etti. O yıllarda Fransız Akademisi’nin faaliyetlerini sürdürdüğü Medici Villası’nda yöneticiydi ve Setsuko’yu orada ağırladı.“Onu görür görmez benim için çok şey ifade ettiğini hemen anladım” dediği genç kadınla hayatını birleştirme kararı aldı ve 1967’de Setsuka ile evlendi.&lt;br /&gt;Balthus, Medici Villası’ndaki görevinden ayrıldıktan sonra âşıklar, İsviçre’de bir dağ evine taşınmaya karar verdiler ve Rossiniére’deki Grand Chalet’e taşındılar. Burası bir dağ evinden ziyade onlarca odalı bir şaleydi ve geçmiş yüzyıllarda Victor Hugo’nun, Goethe ve Voltaire’in de yaşadığı bir yerdi.&lt;br /&gt;Grand Chalet ve Balthus’tan Setsuko sorumluydu. Eski Japon tapınaklarını andıran şaleyi kısa sürede benimseyen Setsuko, şaleyi Japon geleneklerine göre rengârenk süsledi. Setsuko Balthus’un hem eş, hem en yakın arkadaşı hem de resim çalışmalarında yardım eden asistanıydı. Balthus’u davetsiz misafirlerden korur, çalışmalarını kollar, fikirler verirdi. Boyaları karıştırma ve türlü türlü renkler üretme görevi de Setsuko’nundu. Balthus’un eserlerinin ortaya çıkmasında olağanüstü çaba harcayan Setsuko, Balthus’a iki de çocuk verdi; sadece iki yıl yaşayabilen oğulları Fumio ve kızları Harumi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TABLODAKİ ÇIPLAK KIZ&lt;br /&gt;Yaşları arasındaki 35 yıllık farkı onlar hiç önemsemedi ancak karşıtları bunu Balthus’u yıpratmak için kullandı. Usta’nın yıllarında Gitar Dersi (1934), Kedili Kız (1937), Altın Günler (1944), Şömine Önünde Çıplak (1955) gibi tablolarında çıplak genç kızları resmetmesi ve kendinden epey genç bir kadınla evlenmesi ona karşı olanların ekmeğine bir kez daha yağ sürdü. Ancak Balthus tüm bu çatlak seslere kulağını tıkadı ve ‘cüretkâr’ tablolarına yenilerini ekledi. Ona göre bu tablolar cüretkârlıktan çok uzaktı ve her biri masumiyetin temsilcisiydi. Bu tabloların tahrik edici olarak nitelendirmek onları bayağılaştırmaktan başka bir amaç güdemezdi. Balthus bu resimlerde kendi deyişiyle ‘kaybolmuş görkemler cenneti’ni arıyor ve o cennete genç modelin körpe vücudu sayesinde ulaşıyordu; “Benim soyunmuş genç kızlarımın cinsel arzuları kamçıladığı iddia edildi. Asla bu niyetle yapmadım o tabloları. Tam tersini yapmak, bir sessizlik ve derinlik halesiyle sarmalamak, çevrelerinde bir baş dönmesi yaratmak istedim. Bundan dolayıdır ki melekler gibi gördüm onları...”&lt;br /&gt;SANATTA BALTHUS MİRASI&lt;br /&gt;“Atölyem mabedimdir” diyen Balthus için resim yapmak bir ibadetti. Resme bu denli tutkuyla bağlı olan ressam, 20. yüzyılın İtalyan primitiflerinden, Cézanne’dan Bonnard’dan, Uzakdoğu resminden esinlenen stilini sonuna dek korumasına karşın 20. yüzyılın en büyük ressamlarından biri olarak nitelendirildi. Modern sanatın altına imza aran Jan Saudek, Will Barnet, Duane Michals, John Currin ve daha niceleri Balthus’un mirasını sürdürenler arasında sayılabilir.&lt;br /&gt;Balthus mirası beyazperdede de kendini gösterdi. Fransız Yeni Dalga Akımını benimseyenlerden Jacques Rivette ve François Truffaut’nun filmlerinde Balthus gizlendiği perdenin arkasından seyirciye göz kırpan bir oyuncu gibidir. Örneğin, Rivette bir söyleşisinde Balthus’a olan hayranlığını dile getirir ve Hurlevent (1985) filmini çekmeden önce Balthus’un 1930’lu yıllarda tamamladığı resimler üzerine uzun uzun düşündüğünü ifade eder. Truffaut da Domicile Gonjugal (1970) filminin bir sahnesinde Balthus’un Penceredeki Kız’ını (1957) kullanarak ustaya selam gönderir. Christine adındaki genç kadın (Jean-Pierre Léaud) eşiyle (Claude Jade) kavga ettiği sırada duvarda asılı duran Balthus tablosunu verir.&lt;br /&gt;Thomas Harris de dünyaca ünlü dizi romanı Hanibal Lecter’de Balthus’un adına yer vermiş ve seri katil Hanibal’in Balthus’un uzaktan akrabası olduğunu yazmıştı. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-5460363337996755236?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/5460363337996755236/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/06/saledeki-ressam-balthus-1908-2001.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/5460363337996755236'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/5460363337996755236'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/06/saledeki-ressam-balthus-1908-2001.html' title='Şaledeki ressam: Balthus (1908-2001) (TARAFPazar/07.06.2009)'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/Si4asQlmreI/AAAAAAAAACw/TeFF4C6sIxE/s72-c/balthus_the_patience.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-6451729722633997082</id><published>2009-06-08T02:40:00.000-07:00</published><updated>2009-06-08T02:44:26.414-07:00</updated><title type='text'>Wim Wenders: Bundan böyle korku filmi çekeceğim! (TARAFPazar/07.06.2009)</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SizdbIWIvAI/AAAAAAAAACo/VvEfuaVWjv8/s1600-h/Wim-Wenders-large.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5344890315948473346" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 235px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SizdbIWIvAI/AAAAAAAAACo/VvEfuaVWjv8/s400/Wim-Wenders-large.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt; LINE-HEIGHT: 150%"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%;font-family:'Times New Roman','serif';font-size:14;color:black;"   &gt;Çeviren: Berfin Varışlı&lt;?xml:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt; LINE-HEIGHT: 150%"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%;font-family:'Times New Roman','serif';font-size:14;color:black;"   &gt;Finn, dünyaca ünlü bir fotoğrafçıdır. Sürekli müzik dinlediği için kulağından hiç çıkarmadığı kulaklığı ile yaşayan Finn, bir süre sonra hayatının anlamsızlığını fark eder ve her şeyi arkada bırakıp uzaklaşmak ister. Yıllardır yaşadığı Düsseldorf’tan ayrılıp, Sicilya’nın başkenti Palermo’ya gider. Bu kaçışın hayatını alt üst edeceğini çok sonradan anlayacaktır.&lt;/span&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%; FONT-FAMILY: 'Times New Roman','serif'font-family:Calibri;font-size:14;color:black;"   &gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%;font-family:'Times New Roman','serif';font-size:14;color:black;"   &gt;Şehir merkezinde gerçekleştirdiği b&lt;/span&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%; FONT-FAMILY: 'Times New Roman','serif'font-family:Calibri;font-size:14;color:black;"   &gt;ir &lt;/span&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%;font-family:'Times New Roman','serif';font-size:14;color:black;"   &gt;fotoğraf &lt;/span&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%; FONT-FAMILY: 'Times New Roman','serif'font-family:Calibri;font-size:14;color:black;"   &gt;çekim esnasında cehennemin içinden geçen gerçekdışı bir seyahat yaşa&lt;/span&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%;font-family:'Times New Roman','serif';font-size:14;color:black;"   &gt;yan Finn, bu gerçekdışı seyahati sırasında &lt;/span&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%; FONT-FAMILY: 'Times New Roman','serif'font-family:Calibri;font-size:14;color:black;"   &gt;Flavia adında, güzel ve gizemli bir melek&lt;/span&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%;font-family:'Times New Roman','serif';font-size:14;color:black;"   &gt;le tanışır. &lt;/span&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%; FONT-FAMILY: 'Times New Roman','serif'font-family:Calibri;font-size:14;color:black;"   &gt;Flavia, Finn’in en büyük korkusuyla kar&lt;/span&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%;font-family:'Times New Roman','serif';font-size:14;color:black;"   &gt;şılaşmasına yardımcı olacaktır, Bu korku, ölümün ta kendisidir&lt;/span&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%; FONT-FAMILY: 'Times New Roman','serif'font-family:Calibri;font-size:14;color:black;"   &gt;.&lt;/span&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%;font-family:'Times New Roman','serif';font-size:14;color:black;"   &gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt; LINE-HEIGHT: 150%"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%;font-family:'Times New Roman','serif';font-size:14;color:black;"   &gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%;font-family:'Arial','sans-serif';font-size:14;color:black;"   &gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal"&gt;Palermo’da Yüzleşme&lt;/i&gt;’nin oyuncu kadrosu da hayli ilginç. Almanya’nın en ünlü rock gruplarından biri olan Ölü Pantolonlar’ın (Die Toten Hosen) çekici bir o kadar da asi solisti Campino, tüm dünyaya ün salmış, gittiği yerde rock star gibi karşılanan fotoğraf sanatçısı Finn rolünde karşımıza çıkarken, Campino’nun Palermo’da karşılaştığı ve gerçek aşkı bulduğu Flavia adındaki melek rolünü ise Türk seyircisinin Ferzan Özpetek’in filmlerinden tanıdığı İtalyan oyuncu &lt;/span&gt;&lt;a href="http://beyazperde.mynet.com/kisi/9371"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-DECORATION: none; text-underline: nonefont-family:'Times New Roman','serif';font-size:14;color:windowtext;"   &gt;Giovanna Mezzogiorno&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%;font-family:'Times New Roman','serif';font-size:14;"  &gt; üstleniyor. Filmde rol alan diğer oyuncular ise Wenders’ın birçok filminde rol alan yakın dostu &lt;/span&gt;&lt;a href="http://beyazperde.mynet.com/kisi/925"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-DECORATION: none; text-underline: nonefont-family:'Times New Roman','serif';font-size:14;color:windowtext;"   &gt;Dennis Hopper&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%;font-family:'Times New Roman','serif';font-size:14;"  &gt;, ünlü rock şarkıcısı Patti Smith, Alman aktör &lt;/span&gt;&lt;a href="http://beyazperde.mynet.com/kisi/25157"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-DECORATION: none; text-underline: nonefont-family:'Times New Roman','serif';font-size:14;color:windowtext;"   &gt;Gerhard Gutberlet&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%;font-family:'Times New Roman','serif';font-size:14;"  &gt;, ve &lt;/span&gt;&lt;a href="http://beyazperde.mynet.com/kisi/25156"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-DECORATION: none; text-underline: nonefont-family:'Times New Roman','serif';font-size:14;color:windowtext;"   &gt;Inga Busch&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%;font-family:'Times New Roman','serif';font-size:14;"  &gt;.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt; LINE-HEIGHT: 150%"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%;font-family:'Times New Roman','serif';font-size:14;"  &gt;Usta yönetmen Wim Wenders’ın Palermo’da yüzleşme adlı filmiyle ilgili geçen sene Cannes Film Festivali’nde &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.hollywoodindustry.com/"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%;font-family:'Times New Roman','serif';font-size:14;"  &gt;www.hollywoodindustry.com&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%;font-family:'Times New Roman','serif';font-size:14;"  &gt; internet sitesine verdiği röportajı yayınlıyoruz.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt; LINE-HEIGHT: 150%"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%;font-family:'Times New Roman','serif';font-size:14;"  &gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;b&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%; FONT-FAMILY: 'Arial','sans-serif'; mso-fareast-: TRfont-family:'Times New Roman';font-size:14;color:#555555;"   &gt;Palermo’da Yüzleşme&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%; FONT-FAMILY: 'Arial','sans-serif'; mso-fareast-: TRfont-family:'Times New Roman';font-size:14;color:#555555;"   &gt;’yi Cannes Film Festivali’ne yetiştirmek için büyük çaba harcadığınızı biliyorum. Bu süreci anlatır mısınız?&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%;font-family:'Arial','sans-serif';font-size:14;color:black;"   &gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt; LINE-HEIGHT: normal; mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto"&gt;&lt;span style="FONT-FAMILY: 'Arial','sans-serif'; mso-bidi-font-style: italic; mso-fareast-: TRfont-family:'Times New Roman';font-size:14;color:#555555;"   &gt;Filmin son rötuşlarını pazartesi gecesi tamamladım ve en son halini çarşamba günü Cannes’a gönderdim. Film cumartesi günü gösterildi. Bu kargaşa içerisinde biraz stresli günler geçirdim. Ama biz geç kalacağımızı çok önceden biliyorduk. Zaten filmin festivalin sonunda gösterilme nedeni de budur. İlk başlarda birçok aksilikle karşılaştık ancak bunların üstesinden kolayca geldik. &lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;Festivalin açılışını televizyonda izlediğimizde biz daha filmimizin mixini yapıyorduk. Zamanımız gittikçe daralıyordu ve içinde bulunduğumuz durum heyecan vericiydi. Ama biz filmi yetiştireceğimize inandık ve çok çalıştık. Sonunda başardık. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt; LINE-HEIGHT: normal; mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto"&gt;&lt;b&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal"&gt;&lt;span style="FONT-FAMILY: 'Arial','sans-serif'; mso-fareast-: TRfont-family:'Times New Roman';font-size:14;color:#555555;"   &gt;Palermo’da Yüzleşme&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="FONT-FAMILY: 'Arial','sans-serif'; mso-fareast-: TRfont-family:'Times New Roman';font-size:14;color:#555555;"   &gt;, 15 yıl önce kamera arkasına geçtiğiniz Ne Kadar Uzaksa O Kadar Yakın’dan bu yana Almanya’da çektiğiniz ilk film. Üstelik &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal"&gt;Palermo’da Yüzleşme&lt;/i&gt;’yi doğduğunuz şehir Düsseldorf’ta çektiniz. Sizi geriye götüren nedir?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt; LINE-HEIGHT: normal; mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto"&gt;&lt;span style="FONT-FAMILY: 'Arial','sans-serif'; mso-bidi-font-style: italic; mso-fareast-: TRfont-family:'Times New Roman';font-size:14;color:#555555;"   &gt;Evet, çocukluk yıllarımda çektiğim &lt;i&gt;Super 8&lt;/i&gt; filmi dışında Düsseldorf’ta hiç film çekmemiştim. &lt;i&gt;Palermo’da Yüzleşme&lt;/i&gt;’yi Düsseldorf’ta çekmemin en büyük nedeni başrol oyuncusu Campino’dur. Campino gerçek anlamda bir &lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;Düsseldorf’lu ve hali hazırda Düsseldorf’ta yaşayan gerçek bir yerel kahraman. Fotoğraf sanatçısı Finn’i oynayacak aktörün özellikle Düsseldorf’lu olmasını istedim çünkü Düsseldorf, Almanya’nın önde gelen modern fotoğraf sanatçılarının çoğunun doğup büyüdüğü bir şehir. Aynı zamanda Düsseldorf ekolü İkinci Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan fotoğraf ekollerinin en büyüğüdür. Bu nedenle benim fotoğraf sanatçısı kahramanım Düsseldorf’lu olmalıydı.&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt; &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt; LINE-HEIGHT: normal; mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto"&gt;&lt;span style="FONT-FAMILY: 'Arial','sans-serif'; mso-bidi-font-style: italic; mso-fareast-: TRfont-family:'Times New Roman';font-size:14;color:#555555;"   &gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;Campino’nun solistliğini yaptığı, Almanya’nın en büyük rock grubu olan ve şu sıralar Avrupa’yı kasıp kavuran Ölü Pantolonlar’ın (The Toten Hosen) bütün üyeleri Düsseldorf’ta doğup büyümüş. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt; LINE-HEIGHT: normal; mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto"&gt;&lt;span style="FONT-FAMILY: 'Arial','sans-serif'; mso-bidi-font-style: italic; mso-fareast-: TRfont-family:'Times New Roman';font-size:14;color:#555555;"   &gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;Aslına bakarsanız ben hikâyeyi Campino için yazdım. Campino’yu önceden bir klip çekimi sırasında tanımıştım. Hikâyeyi yazarken aklımın bir köşesinde onun profesyonel bir aktör olmadığı düşüncesini bulundurmaya gayret gösterdim. Filme başladıktan çok sonra ondaki oyunculuk yeteneğinin farkına vardım. Film bittikten sonra geriye baktığımda çok doğru bir karar verdiğimi anladım. Filmden önce kimse onun oyunculuk yeteneğinin farkında değildi. Ama bence artık Campino profesyonel bir aktör. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt; LINE-HEIGHT: normal; mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto"&gt;&lt;span style="FONT-FAMILY: 'Arial','sans-serif'; mso-bidi-font-style: italic; mso-fareast-: TRfont-family:'Times New Roman';font-size:14;color:#555555;"   &gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;Dediğim gibi Campino, benim için o filmdeki fotoğrafçıyı oynayabilecek tek oyuncuydu. Ve ben onun filme esrarengiz bir şeyler katacağını biliyordum. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt; LINE-HEIGHT: normal; mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="FONT-FAMILY: 'Arial','sans-serif'; mso-fareast-: TRfont-family:'Times New Roman';font-size:14;color:#555555;"   &gt;Mekân ve mimari, filmlerinizde her zaman büyük rol oynadı. Doğduğunuz şehirde fotoğraf çekmek nasıl bir duygu?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt; LINE-HEIGHT: normal; mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto"&gt;&lt;span style="FONT-FAMILY: 'Arial','sans-serif'; mso-bidi-font-style: italic; mso-fareast-: TRfont-family:'Times New Roman';font-size:14;color:#555555;"   &gt;Çok iyi bildiğiniz bir yerde film çekmek zordur. En iyi bildiğiniz yerdir sizi en çok zorlayan. İşte bu yüzden ben film çekmek için genellikle daha önce hiç bilmediğim, görmediğim yerlere giderim, San Francisco, Lizbon, Tokyo ve Palermo gibi. Benim teorime göre, bu size yanlış gelebilir, bir yabancı olarak orada yaşayan birinin bildiğinden daha güzel yerler görüp keşfedebilirsiniz. Kalbinize yakın olan bir şeyi görmek çok zordur. Örneğin çocukluğunu Ren nehri kıyısında geçiren birini düşünün. 50 yıl sonra tekrar oraya gittiğinde Ren nehrini çocukluğundan ayrı düşünmesi nehri çocukluğunu anımsamadan görmesi mümkün değildir. Bu nedenle ben hiç kendi doğduğum şehirde, Düsseldorf’ta film yapmak istemedim. Ben yalnızca fotoğraf ile ilgili; çağdaş fotoğraf sanatçılarının karşı karşıya kaldığı sorular ve sorunlar ile ilgili bir film çekmek istedim. Filmi çektim ve gördüm ki fotoğrafçıların en çok karşılaştıkları, onları en çok zorlayan sorun gerçeklik sorunu.&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt; &lt;/span&gt;Sanırım, fotoğrafçılıktan başka gerçeklik sorunuyla bu denli haşır neşir olan,bu konuda kafa yoran başka bir meslek yoktur. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt; LINE-HEIGHT: normal; mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="FONT-FAMILY: 'Arial','sans-serif'; mso-fareast-: TRfont-family:'Times New Roman';font-size:14;color:#555555;"   &gt;Palermo’da Yüzleşme bir korku filmi. Siz filmlerinizde türün gereği neyse onu yapan bir yönetmensiniz.&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="FONT-FAMILY: 'Arial','sans-serif'; mso-fareast-: TRfont-family:'Times New Roman';font-size:14;color:#555555;"   &gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt; LINE-HEIGHT: normal; mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto"&gt;&lt;span style="FONT-FAMILY: 'Arial','sans-serif'; mso-bidi-font-style: italic; mso-fareast-: TRfont-family:'Times New Roman';font-size:14;color:#555555;"   &gt;Genellikle türe göre hareket ettiğim doğrudur. Özellikle korku filmi çekeceğim için &lt;i&gt;Palermo’da Yüzleşme&lt;/i&gt;’de bu yolu seçtim. 1977 yılında tamamladığım &lt;i&gt;Amerikalı Arkadaş/American Friend&lt;/i&gt; ve ondan 20 sene sonra yaptığım &lt;i&gt;Şiddetin Sonu/The End of Violence&lt;/i&gt;’da da bunu görmek mümkün. Korku filmi türünde daha önce hiç film yapmadım. Bu anlamda Palermo’da Yüzleşme bir ilktir. Aslına bakarsanız Palermo’da Yüzleşme tam da korku türünün sınırları içinde yer alan bir film değil. Türünün tüm özelliklerini yansıtmıyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt; LINE-HEIGHT: normal; mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto"&gt;&lt;span style="FONT-FAMILY: 'Arial','sans-serif'; mso-bidi-font-style: italic; mso-fareast-: TRfont-family:'Times New Roman';font-size:14;color:#555555;"   &gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;Film yaparken türün sınırları içinde durabilmek çok zordur. Sınırları aşmadan film çeken yönetmenleri oldum olası kıskanmışımdır. Ben maalesef bunu başaramıyorum çünkü o disipline sahip değilim. Türler konusunda sevdiğim tek şey, izleyicinin beklentileriyle oynamak ve var olan kuralları hiçe saymaktır. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt; LINE-HEIGHT: normal; mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto"&gt;&lt;span style="FONT-FAMILY: 'Arial','sans-serif'; mso-bidi-font-style: italic; mso-fareast-: TRfont-family:'Times New Roman';font-size:14;color:#555555;"   &gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;Bana göre türler komik şeylerdir. Türler cennet de olabilir cehennem de. Türler sadece fikirlerinizi toplamıza ve onları bir hedefe kanalize etmeye yardımcı olur, seyirciye rehberlik etmeye yarar. Ancak yönetmene anlatmak istediği konuyla ilgili hiçbir yardımda bulunmazlar. Başka başka hikâyeler anlatmaya kalksanız öfkelenirler çünkü onların sınırları vardır ve o sınırın dışına çıkmanızı hoş karşılamazlar. Bu yüzden benim durumumda olan bir yönetmenin işi çok zordur. Çünkü ben türlü türlü hikâyeler anlatmak isteyen biriyim. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt; LINE-HEIGHT: normal; mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto"&gt;&lt;span style="FONT-FAMILY: 'Arial','sans-serif'; mso-bidi-font-style: italic; mso-fareast-: TRfont-family:'Times New Roman';font-size:14;color:#555555;"   &gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;Size şunu söyleyebilirim, bundan sonra çekeceğim film bir tür filmi olacak, bir korku filmi. Filmin adını &lt;i&gt;Miso Soup&lt;/i&gt; olarak düşünüyorum. Çok ünlü bir Japon romanından uyarlanan bir film olacak bu film. Başrol için Willem Dafoe’yu düşünüyorum. Çekimleri Tokyo’da gerçekleştireceğiz. Ve sizi temin ederim bu film çok heyecanlı olacak. Film hakkında şimdilik başka bir şey söylemem mümkün değil.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 115%;font-size:14;" &gt;&lt;o:p&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-6451729722633997082?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/6451729722633997082/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/06/wim-wenders-bundan-boyle-korku-filmi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/6451729722633997082'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/6451729722633997082'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/06/wim-wenders-bundan-boyle-korku-filmi.html' title='Wim Wenders: Bundan böyle korku filmi çekeceğim! (TARAFPazar/07.06.2009)'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SizdbIWIvAI/AAAAAAAAACo/VvEfuaVWjv8/s72-c/Wim-Wenders-large.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-1206649298143348788</id><published>2009-05-25T03:11:00.001-07:00</published><updated>2009-05-25T03:14:49.609-07:00</updated><title type='text'>Özen Yula ile 'Gizli Aşk Bu!' söyleşisi (TARAF Pazar/24.05.2009)</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/Shpvi2nyh3I/AAAAAAAAACg/d4BpWKrBPAA/s1600-h/_MG_9934.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5339702952769783666" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 267px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/Shpvi2nyh3I/AAAAAAAAACg/d4BpWKrBPAA/s400/_MG_9934.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Müjde Ermeni asıllı Adile Hanımın kızıdır. Gizliden gizliye mahallenin emlakçısı Şener’e vurgundur, Şener de ona. Kimseler bilmez sanırlar aşklarını ama herkes farkındadır yangınlarının. Şener’in babası Müjde’yi gelini olarak görmek istemez, Müslüman bir kız ister oğluna. Ama oğlu Şener’in gözü müjde’den başkasını görmez. Mahallede Müjde’nin bir talibi daha vardır, Uğur, hani ‘işini bilir’ diye tabir edilen genç delikanlılardan. Müjde’yi Şener’in hayatıyla tehdit eder ve sonunda Müjde Şener’in değil Uğur’un eşi olur, istemeye istemeye. Şener de aşkını kalbine gömer ve onu kalbindeki aşkıyla kabul eden Hümeyra ile evlenir. Aradan yıllar geçer, Müjde mahalleye geri döner, yanında güzeller güzeli kızı Özgü’yle. Bir bakanın bir daha baktığı Özgü’yle tesadüfen yolda tanışan Oktay, genç kıza ilk görüşte aşık olur… Oktay kim midir? Şener’in tıpatıp kendine benzeyen oğlu, ilk göz ağrısı...&lt;br /&gt;Limonata tadında bir kitap Gizli Aşk Bu. Adını o meşhur şarkıdan alan, kahramanlarının isimlerinin bir yerlerden çok tanıdık geldiği Gizli Aşk Bu’yu, yazar Özen Yula ile konuştuk&lt;br /&gt;İlk olarak sizin sözünüzle başlamak istiyorum, "hikâye dinler gibi sevenlerin dönemini" anlatan bir roman bu. Nereden çıktı böyle bir roman yazmak?&lt;br /&gt;Yaklaşık iki yıl önce Mediha Demirkıran'ın bir CD'si çıkmıştı, yanieski plaklarını alıp bir CD haline getirmişler. Onu aldım evde dinlerken, birden Gizli Aşk bu şarkısı başladı. Gizli Aşk Bu çalarken de gözümün önüne görüntüler gelmeye başladı. Kitaptaki gibi merdivenden çıkan bir kadın, arkasından gelen kızı... Sonra hikâyeyi oturdum bir tretman olarak yazdım. Karakterlerin adı farklıydı ama film olsaydı oynamasını istediğim isimler vardı. Yazdım ve 12 sayfalık bir tretman oldu. Sonra bunu farklı arkadaşlarla paylaştım, nasıl olur diye. Kafasına güvendiğim yönetmen arkadaşım Adnan Azar "bundan aslında iyi dizi olabilir" dedi. Sonra aradan zaman geçti ve ben bıraktım. Geçen kış kasım ayında Ankara'daydım. Orada yazmam gereken bir şeyler vardı. Bir kaçış gibi birden bire bu hikâye aklıma geldi ve bu hikâye kendini yazdırmaya başladı. Ama hakikaten inanılmaz bir coşkuyla akıp gitti o benden. Hikâye hazırdı ve tıkır tıkır işledi. Samimi olarak söylüyorum, herhalde böyle bir romanı başkası yazsa ve ben okusaydım mutlu olurdum. Yani okumak istediğim bir şeyi yazmışım demek ki. Bundan önce hep anlatmam gerektiğini düşündüğüm kederli hayatları, eksik hayatları anlattım. Baskı görmüş insanların hikâyeleri, zulme uğramış çocuklar, kadınlar, yaşlılar üzerine. Onlar adına konuşmak gibi bir görev üstlenmiştim. Edebiyatın bir işlevi varsa, bu kendi adına konuşamayan insanların yerine de bir şeyler söylemektir. Bu roman o kahramanlardan izin almam gibi bir şey oldu.&lt;br /&gt;Hikâyeyi film izler gibi okuyoruz. Kitap ileride film olacak mı?&lt;br /&gt;Belki film olabilir ama kitapta ismini verdiğim oyuncuların bir araya gelmesi çok zor. En küçük rollerde bile bugün Türk sinemasının starı olan insanların adları var. Onların hiçbir şekilde böyle bir şey için hiçbir şekilde bir araya gelebileceklerini sanmıyorum açıkçası. Ama kitabın mantığı olarak başka insanlar bu rolleri oynayabilir, neden olmasın ve bu da yeni ve farklı bir katman daha katabilir filme. Ama işte bunu yapacak zekâda bir yapımcı bulmak çok zor. Buna gönlünü yatıracak bir yapımcı bulunması gerekiyor.&lt;br /&gt;Karakterlerin isimlerini nasıl oluşturdunuz? Müjde, Şener, Uğur, Serra, Hümeyra ve daha niceleri…Bu isimleri kitapta kullanmak nereden aklınıza geldi?&lt;br /&gt;Keşke o rolü o oynasaydı, ne kadar güzel olurdu diye düşündüm. Şener Şen, küçük Ayhan Işık bıyıkları bırakmış, düzgün, efendi, evvel zaman beyefendisi bir emlakçıyı oynasa.... Çok da yabancısı olduğumuz bir kadro değil, birçok filmde gördüğümüz, aşina olduğumuz starlar var. Bu kitap özellikle onlara saygı duruşu niteliğinde.&lt;br /&gt;Kitabın bölüm başlıkları da hayli ilginç... Her bölümün başlığı farklı bir aşk tanımı... Bir bakıma gizli aşkın nedenini anlıyoruz sanki bu tanımlardan.&lt;br /&gt;Aslında “Gizli aşk diye bir şey yok. İnsanlar gizlediğini ve yaşadığını sanır ama çevredeki herkes bunu görür ve anlar. Saygılarından susar." Baktığınızda, gündelik hayatta da kendi mahallenizde, yakın çevrenizde, okulunuzda, işyerinizde gizli aşk yaşadığını sanan insanlar kendilerine hâkim olamazlar. Pırıl pırıldırlar. Âşık olduğu insanı gördüğü zaman sesi değişir, yüzü değişir, tavrı değişir...Çevredeki insanlar bunun farkına varır. Ama bu gizli aşk diye geçer. Dolayısıyla böyle bir gizli aşk kavramı söz konusu. Ama buradaki temel neden delikanlının babasının daha tipik aile yapısından geliyor olması ve oğluna eli yüzü düzgün, dini bütün bir kız almayı istemesi. Ama biliyor ki, oğlunun gönlünde Ermeni asıllı bir hanım var. Dolayısıyla iki gencin bu aşkı tam olarak ortaya çıkaramamaları...Onun da dışında ilginç bir biçimde isteseler de istemeseler de aşkın karşısında hiçbir şey duramıyor. Ve Victor Hugo'nun eski bir sözünü hatırlıyor başkahraman; "Aşka kimsenin sözü geçmez. İmparatorların bile!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve Cihangir...Romanın başkahramanlarından biri de o!&lt;br /&gt;Farklı farklı kafeleriyle, sokaklarıyla ama özellikle en ummadığımız yerden deniz gören sokaklarıyla Cihangir... Kumrulu Yokuşu da vardır kitapta, Susam Sokağı da. Bazı sokaklarından çıkarken ummadığınız bir anda deniz görür. Bu açıdan bakıldığında mavi bir semttir Cihangir. Romanın içinde değindiğim gibi, Füruzan'ın dediği gibi, "sokaklarından gemiler geçen kent, İstanbul". Cihangir'de özellikle 2007 yılında sıcak bir yaz geçirilir. Ve ben de o yaz içinde Cihangir'de geçen bir aşk öyküsü anlatmak istedim. Bir yandan baktığınız zaman farklı gelir grupları yaşıyor burada. Bu kitap Cihangir'in yerli ahalisi üzerine. Ve ilginç bir geçiş noktası olduğu için Cihangir, bir yandan Tarlabaşı’ndan çıkanlar istiklal'den tarihi yarımadaya gidebilmek için Cihangir'den geçip giderler. Aşağıdan Tophane tarafından çıkanlar yine Cihangir'den geçerler. Dolayısıyla iti uğursuzu, ev kadını, arsızı, hırsızı hepsinin birden topraklarını çiğnediği bir semt Cihangir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romanda bir yandan da eski İstanbul'a özlem var.&lt;br /&gt;Kaçınılmaz olarak bu kadar kalabalık nüfus, bu kadar işsizlik oranı, insanların birbirinin haklarına saygı göstermeden yaşamaya çalışmaları, demokrasi kavramının bu kadar yanlış anlaşılması bir takım kargaşalar yaratıyor. Dolayısıyla orada demek istediğim eski İstanbullulara acımakla ilgili bir kavram değil aslında. Burada yaşayan farklı bir yaşama zevkine sahip insanlara gerçekten yazık. Onu ben de düşünüyorum. Ancak bu İstanbul için geçerli değil, bütün Türkiye için geçerli. Bu Ankara için de geçerli, İzmir için de geçerli, Diyarbakır için de geçerli. Biz Türkiye'de gereğinden hızlı bir değişim içindeyiz. Kalıcılık bizim geleneğimizde yok. Her yerin durmuş oturmuş ahalisi sonradan gelen bilgisiz ve cahil bir sessiz yığının yaşam tarzını bir şekilde benimsemek zorunda. Kabullenmedikleri takdirde yapacakları bir şey de yok. Bu şehrin yeni sahipleri daha arsızlar, daha haklarını ele geçirmek istiyorlar, çünkü yaşam onlar için çok daha zor anlamda sürüyor ve bu sorunun çözümü de yok.&lt;br /&gt;Ama kitapta bu dediğiniz sorunlardan hiçbiri yok. Kitaptaki Cihangir eski huzurlu Cihangir, mahallelinin huzur içinde yaşadığı bir Cihangir anlattığınız...&lt;br /&gt;Aslına bakarsanız kitap değişen düzenden haber veriyor. Rant kavgalarından, oranın birileri tarafından ele geçirilmeye çalışılmasından aslında değişen bir insan grubunun varlığı anlatılıyor. Ama yaşadıkları ilişki ve kitaba o dönemin insanlarının hâkim olmasıyla, daha çok "bakın böyle bir yaşam tarzı da var"ı hatırlatmak istiyorum.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-1206649298143348788?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/1206649298143348788/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/05/ozen-yula-ile-gizli-ask-bu-soylesisi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/1206649298143348788'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/1206649298143348788'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/05/ozen-yula-ile-gizli-ask-bu-soylesisi.html' title='Özen Yula ile &apos;Gizli Aşk Bu!&apos; söyleşisi (TARAF Pazar/24.05.2009)'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/Shpvi2nyh3I/AAAAAAAAACg/d4BpWKrBPAA/s72-c/_MG_9934.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-7103752219250213980</id><published>2009-05-11T02:27:00.000-07:00</published><updated>2009-05-11T02:32:57.902-07:00</updated><title type='text'>Yetkin Dikinciler Söyleşisi (TARAFPazar/10.05.2009)</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/Sgfwrm1S8NI/AAAAAAAAACY/ZwHYSBTEbVI/s1600-h/mehtapekyetkin4.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5334496915592769746" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 267px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/Sgfwrm1S8NI/AAAAAAAAACY/ZwHYSBTEbVI/s400/mehtapekyetkin4.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Usta filmiyle ustalığını kanıtlayan oyuncu: Yetkin Dikinciler&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Uçak yapma tutkusunu hayatın merkezinde gören bir adamla kendisini kocasının hayatının merkezinde görmek isteyen bir kadının çekişmesini anlatıyor Usta filmi. Sanayi mahallesinin en iyi motor ustası olan Doğan hayatının aşkı olan eşini kaybetmek pahasına tutkusunun peşinden giderken eşi kadar çevresi ve en yakın dostuyla da çelişir. Ancak sonunda aşk ve dostluk kazanacaktır. Hayallerin ve aşkın filmi Usta 8 Mayıs’ta gösterime girdi. Filmin başrol oyuncusu Yetkin Dikinciler ile Usta’yı konuştuk.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Tutkusunun peşinden koşan Doğan adındaki araba tamircisinin hikâyesi Usta. Bu rolün sizi heyecanlandıran yanı nedir?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Hepimizin ihtiyacı olan bir hayalin peşinden gidebilmek. Doğan Usta’nın aşkını neredeyse kaybetmeyi göze alıncaya kadar bu mücadelenin peşinden gitmesi beni çok etkiledi. Bunu Nazım Hikmet’i canlandırdığım Mavi Gözlü Dev’de de gördük. Bir sevda uğruna yaşanan bir hayat…İnsan önce içindeki yolculuğa çıkıyor. O yolculuk içeride nereye giderse siz de o yöne gidersiniz. Bu filmin en güzel tarafı meczupluk mertebesine ulaştırmadan, bunu etrafındakilerle paylaşabilmek. Şuna inanıyorum; bir hayali yaşamaktan çok çevrendekilere hayale inandırmak zordur ve gereklidir. Doğa’nın bu mücadelesi beni çok etkiliyor.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Şevket Çoruh’un canlandırdığı Ersun karakteri de-ki Doğan’ın tam zıttı bir karakter gibi görünse de -Doğan’ın eksiklerini tamamlıyor ve Doğan’ın hayatında büyük yeri var…&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Ersun Doğan’ın çocukluktan bu yana en yakın arkadaşı. Doğan’a uçak yapmasında yardımcı olan ona gerekli malzemeyi getiren Ersun. Doğan çocukken telden araba yapmak istiyor, teli bulup getiren yine Ersun. Ersun Doğan’ın çabasını boş bir çaba olarak görmüyor. Çoğu kez hayatta sizi anlayacak bir dosta, bir yakın arkadaşa bu yüzden ihtiyacınız var ya da bu yüzden o insan dostunuz oluyor. Dostunuz size içeriden bakabiliyor, her şeyinizi anlayabiliyor. Ersun, Doğan’ın kimi isteklerinin mantıksız olduğunu düşünüyor ama Doğan’a kıyamıyor. İşte hayatta size kıyamayacak insanlara ihtiyacınız var. Şevket’in kimliğinde de bu var; oyunculukta da böyle. Öyle bir güzel setimiz vardı ki, sahnede sadece kendi rolünü düşünmez Şevket, karşısındakinin rolünü de düşünür ve birlikte hareket eder. Bu nedenle setimiz çok eğlenceliydi.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Emine karakterinden bahseder misiniz? Eşini anlıyor, inancına saygı duyuyor ama onu uçak sevdasıyla paylaşamıyor…&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Kadınların her zamanki hali bu, merkezde olmak istiyorlar. Kocasının bir tek onu düşünmesini, bir tek ona tutkun olmasını istiyor bu nedenle kocasının uçaklara olan merakını kıskanıyor. Bu yönüyle film bir yandan da kadın-erkek ilişkisini sorguluyor. Filmi sadece uçak sevdası olan bir adamın hikâyesi olmak olarak anlamak yanlış olur. Film çok şeyi sorguluyor. Mesela bir hayalin peşinden koşarken illa bir şeyleri feda etmek zorunda mıyız? Ya da bir tutkuyu yaşarken bir şeylerden feragat etmek zorunda mıyız? Aşktan feragat etmek zorunda mıyız? Aşık olduğunu kişiye tutkumuzu ikna edebilir miyiz? Tutkumuz aşık olduğumuz kişi tarafından paylaşılabilir mi? En çok da en saçma gelebilecek şeylerimize inanmalarını bekleriz aşık olduğumuz kişinin. Çünkü o kişi özel kişidir. Doğan Usta da Emine tarafından anlaşılmak ister. En çok da ondan ister çünkü onu seviyordur. Bence bu filmde iki insan için bir sınav var. Bir şeyi bu kadar çok isteyen Doğan’la onun isteğini anlamasa da kabul etmeyi göze almaya çalışan Emine arasında bir sınav var.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Ve sonunda aşk kazanıyor diyebilir miyiz?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Evet, önemli olan da bu. Uçak uçuyor mu uçmuyor mu bizim umurumuzda değil. Bizi uçuracak olan şey nedir? Aşktır ve paylaşmaktır. Usta, aşk ve hayallerin filmi.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Film tamamen Eskişehir’de çekildi. Yönetmen Bahadır Karataş Eskişehir’de okumuş. Bunun filmin Eskişehir’de çekilmesine bir etkisi var mı?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Birçok etkisi var. Bir kere duygusal olarak var, zaten konu Eskişehir’de geçiyor. Bir de Eskişehir Türkiye için örnek şehirlerden biri. Yılmaz Büyükerşen orada bir model şehir yarattı. Dolayısıyla, şehir ambiyansıyla, aydınlığıyla yalınlığıyla sanata kucak açışlarıyla çok güzel bir fon oldu. Ve aynı zamanda Eskişehir filmimizin önemli rollerinden birini oynuyor. Karakterlerimizin hepsi Eskişehirli mesela, ağızlar, adetler. Ve tabi Sivil Havacılık Üssü Eskişehir’de.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Rolünüze nasıl hazırlandınız?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Önce Eskişehir’e gittim. Sanayide çalıştım, oradaki ustalara çıraklık yaptım. Usta olmak için önce çırak olmak lazım. Tabii el yatkınlığı anlamında, ustanın günlük yaşamı anlamında, beden dili anlamında çalıştım. Bu, işin teknik kısmı. Bir de uçmayla ilgili kısmı var. Sivil Havacılık’ta uçuş dersleri aldım. Oradaki pilotlarımız, gönüllülerle uçma şansım oldu. Onlardan küçük küçük dersler aldım, teorik ve pratik ve beni motive etmek için İlk uçuş sertifikası verdiler.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Bu uçak fikri nerden çıktı?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Çünkü, uçak uçuk bir fikir. Uçak yapacağım demek en olmaz şeydir. Biz uçmak istiyoruz işte. Uçmaya inanmak ve inandırmak istiyoruz. Biz film ekibi olarak da aynı uçağı paylaştık. Şimdi de birlikte bu filmi uçurmaya çalışıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Film Deli Dumrul’un hikâyesini hatırlatıyor insana…&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Tabii filmde Deli Dumrul var, Ferhat ile Şirin var. Bu topraklardan geçen bütün hikâyeler aslında bizden geçen hikâyeler. Biz kendi tarihimizi yaşıyoruz sanıyoruz, ama aslında insanlık tarihini yaşıyoruz. Burada bir miras var ve bizden sonrakilere bırakacağımız bir miras üstelik. Ve dolayısıyla, bizim coğrafyamızda ya da komşu coğrafyada, bizim zamanımızda ya da komşu zamanlarda geçmiş her şey bu filmde de geçiyor. Komşuluk ilişkileri, ticarete bakış… Bugün böyle bir hayalin peşinden gitmek ne kadar akılcı? Hâlbuki Doğan Usta başka yollardan ne kadar büyük paralar kazanabilir? Hayat başka bir yere gidiyor, sınırların kalkması, güya globalleşme, değişen ekonomik düzen ve bireyi yok sayan düzen… Bu film sosyolojik olarak da bir şeyler anlatmak istiyor.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Filmin bir de politik duruşu var. Doğan Usta’nın eşinin ailesi deyim yerindeyse günün insanları. Çıkarlarının peşinde koşan ve iktidara hoş görünmeye çalışarak rant sağlıyorlar. Doğan Usta ise çağın dışında bir adam.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Öyle ve böyle adamlara ihtiyacımız var. Tabii filmin politik bir duruşu var. Ben zaten bu işlerde yer almaya çalışıyorum. Günümüze doğru bir bakış atmaya çalışıyorum. Sanat, sanatçı gibi yüce gibi görünen kelimeler aslına bize şunu işaret eder; Etrafında neler olup bittiğinin farkında mısın? Bu film fark edenlerle ilgileniyor ve ilgi çekmeye çalışıyor. Şunu söylüyor; bak seyirci içinden geçtiğin zaman ve içinde bulunduğun mekân seni nelerle uğraştırıyor? Hâlbuki başka neler var. Bir yaltaklanmayla bir aidiyet duygusuyla çoğunluğun yanında güvenlikte olma hissiyatıyla ne kadar daha hayatını yaşayabilirsin? Yitip gitmekte olan bir hayatın var. Unutma senin hayallerin var. Film bütün bunları anlatıyor.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-7103752219250213980?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/7103752219250213980/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/05/yetkin-dikinciler-soylesisi.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/7103752219250213980'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/7103752219250213980'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/05/yetkin-dikinciler-soylesisi.html' title='Yetkin Dikinciler Söyleşisi (TARAFPazar/10.05.2009)'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/Sgfwrm1S8NI/AAAAAAAAACY/ZwHYSBTEbVI/s72-c/mehtapekyetkin4.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-4927609544379389774</id><published>2009-05-11T01:51:00.000-07:00</published><updated>2009-05-11T01:55:13.831-07:00</updated><title type='text'>50 yaşında ama hiç yaşlanmadı (TarafPazar/10.05.2009)</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SgfnxfuFsII/AAAAAAAAACQ/_tRwl_OWlOc/s1600-h/2007-10-24-glitz3023.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5334487121158058114" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 211px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SgfnxfuFsII/AAAAAAAAACQ/_tRwl_OWlOc/s320/2007-10-24-glitz3023.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;BERFİN VARIŞLI&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;“Eğer Yeni Dalga’nın (La Nouvelle Vague) ilk günleri üzerine bir film yapılsaydı, ilk sahne kesinlikle 1940’lı yılların sonlarında Fransız Sinemateki’nin (Cinémathéque Française) bulunduğu Avenue de Messine’deki küçük gösterim odasında geçerdi.” diye başlıyor James Monaco Yeni Dalga’nın hikâyesini anlattığı kitabına. Ve devam ediyor, “İzleyiciler küçük salondaki 50 koltuğa dikkatli bir şekilde dağılırdı. İlk iki sırada üç genç olur ve bunlar filmin başlaması için sabırsızlanırlar”. Monaco’ya göre bu üç genç, Yeni Dalga’nın dahi oğulları diye tabir edebileceğimiz Jacques Rivette, Jean-Luc Godard ve François Truffaut’dan başkası değildir. Ve ışıklar söner, siyah-beyaz film başlar, tam o sırada iki genç adam koşarak salona girer. Filmi izlemeye hevesli oldukları her hallerinden bellidir. Apar topar en köşedeki koltuklardan ikisini seçerler ve filmi izlemeye koyulurlar. Serüvene geç katılan bu iki gencin adları ise Claude Chabrol ve Eric Rohmer’dir. Sonra film biter, ışıklar yanar, sonradan gelen iki genç çoktan gitmişlerdir. İlk üç sıradaki üç genç ise birbirlerinin suratına bakmadan ve hiç konuşmadan çıkarlar ancak ertesi gün, bu beş genç, anlaşmışcasına aynı aynı saatte yani film başlamadan dakikalar önce salondaki yerlerini alırlar. Ve bu böyle sürüp gider...&lt;br /&gt;Yeni Dalga’nın anarşist oğullarıdır onlar. Jacques Rivette’ye göre, 1949 yılında onun Jean-Luc Godard ve François Truffaut ile tanışması gerçekten tam da böyle olmuştur. Bu gençler 1950’li yıllar boyunca Sinematek’teki koltuları arşınlarlar, sinema klüplerine katılırlar ve böylece sinema eğitimlerini tamamlarlar. Önceleri yönetmen yardımlcılığı, reklamcılık gibi işlerle karınlarını doyururlar ve deyim yerindeyse pişerler. Sonra adının Bazin olduğunu öğrendikleri, onlardan daha deneyimli adamla tanışırlar. André Bazin, bu hevesli, biraz da toy beş gencin pek yakında sinemada deprem yaratacak güçlü yönetmenler olacaklarını daha ilk görüşte hisseder ve onları editörlüğünü yaptığı Chair du Cinéma’ya davet eder ve bu beş gençten dergi için yazı yazmalarını ister. 1958’de, 40 yaşında hayata gözlerini yumana kadar başında bulunduğu Chair du Cinéma, çağdaşlarından oldukça farklı militan bir dergidir. Bazin önderliğindeki bu beş genç, parlak fikirleri ve yazılarıyla dönemin sinema sistemini alt üst ederek yeni bir akım başlatırlar. Yeni Dalga adını verdikleri bu akımın fikir babası Bazin’dir. Bazin, ekibindeki beş genç yazarı fikirleriyle yoğurmayı başlar ve her biri üzerinde kuramsal bir etki bırakır. Artık bu gençler gerçek birer yönetmen var olan düzena kafa tutan, özgür, gerçekçi birer kamera yazar olmuşlardır.&lt;br /&gt;Bundan 50 yıl önce ilk defa Avenue de Messine’deki Sinematek’in karanlık gösterim salonlarında karşılaşıp tanışan bu beş gencin ortak özelliği, kafalarını kurcalayan ‘bir öykü, tüm gerçekliği ile film ortamında nasıl anlatılır’ idi. Onlar yalnızca film yapmak istemediler, aynı zamanda bir filmin nasıl yapıldığını da anlamak ve sanatlarını tüm samimiyetiyle seyirciyle buluşturmak istediler ve bugün 50 yaşını kutlayan ancak hiç eskimeyen ve eskimeyecek olan ve gün geçtikçe kendini yenileyen Yeni Dalga’nın öncüleri oldular.&lt;br /&gt;YENİ DALGANIN FİKİR BABASI: BAZIN&lt;br /&gt;Monaco’ya göre; Bazin için sinema “ne kadar güzel ya da esnek olursa olsun, hiçbir zaman sadece görkemli bir tecrit içindeki bir sanat ya da dil değil, her zaman politik, felsefi hatta dini denklemlerde aktif olan bir faktördü”. Ve Bazin’in yaklaşımının genişliği ve tutarlılığı bu beş genç yönetmene ışık tuttu. Bazin, Jean Renoir ve Roberto Rosselini’yi model adı ve öğrencilerine bu modelleri uygulattı. Onlara ilham veren şey gerçeklikti, belirsiz ve soyut bir estetik hükmünden uzak durarak sanatçı ile izleyici arasındaki bağlantının canlılığı ve dürüstlüğünün peşinden gittiler ve 1960’ın başlarında artık kendilerini ispat eden Truffaut, Godard, Chabrol, Rohmer ve Rivette, Yeni Dalga’nın kutsal kitabı haline gelen Chaiers du Cinéma’nın sayfalarında yeni bir sinema kuramını tartışmaya başladılar. Kuramın çekirdeğini yaratıcı yönetmenler politilası (politique des auters) oluşturuyordu, bu nedenle kuramın adı da auters kuramı oldu. ‘Auteurs kuramı’ daha ziyade Truffaut’ya atfedilmesine rağmen bu beş dahi yönetmenin akıllarının ortak bir ürünüdür. Bazin ‘auteurs kuramı’nı şöyle açıklıyor; “Auteurs kuramı kısaca sanatsal yaratımda bir referans standardı olarak kişisel faktörü tercih etmekten ve daha sonra da bunun bir filmden diğerine sürdüğünü, hatta geliştiğini varsaymaktan oluşur”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=6076935685594246097#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt; ‘Auteurs kuramı’ üzerine yapıtlar veren Yeni Dalga yönetmenlerinin ham malzemesi, yaşamın ta kendisidir. Yeni Dalga yönetmenleri sizin de bir parçası olduğunuz bir sinema dünyası yarattılar. Etraflarında dönüp duran dünyayı dikkatlice izlediler ve eski metodların bu dünyayı anlatmakta yeterli olmadığını anladılar. Bu nedenle ‘dert’lerini anlatmak için yeni metodlar, araçlar geliştirdiler. Herkese-onlara karşı olanlar dahi-sinemanın bir okuldan ziyade bir tutku olduğunu anlattılar. Sinema yaşamdır, yaşam ise sinema felsefesini filmlerine aktarmayı başardılar. Ve bunu da yeni yüzler kullanarak yaptılar. Eskinin basmakalıp kurallarını hiçe sayarak kendi kurallarını koydular. Bu anlamda onlara sinema anarşistleri demek sanırım yanlış olmaz. Çıktıkları yol uzun ve zorlu bir yoldu, statükocular peşlerinde ve karşılarındaydı ancak onlar doğru bildiklerinden sapmayıp yapmak istediklerini hayata geçirdiler. Yapmak istedikleri bulutların üstünde olan sinemayı yeryüzüne indirmekti, yaşadığımız dünyanın tam ortasına. Bunu da ağdalı sinema dilinden sıyrılıp basit, yalın, ve kolay anlaşılır bir sinema dili kullanarak başardılar.&lt;br /&gt;STUDYO YERINE SOKAKLAR&lt;br /&gt;Yeni Dalga yönetmenleri 1950’lerin sonundan itibaren kendilerine sunulan yeni teknolojiyi filmlerinde kullanmaktan kaçınmadılar. Daha önceden belgesel çekimlerinde kullanılan taşınabilir ve eskilerine nazaran hafif kameralar ve aydınlatma araçları amaçlarına hizmet etti. Truffaut’un 400 Darbe/Les Quatre Cent Coups (1959) adlı filminde yer alan atlıkarınca üzerineki çocuk sahnesinde bu tip taşınabilir bir kameranın kullanıldığı açıktır. Teknoloji onlara stüdyonun duvarlarını aşıp dışarı, sokağa, hayata karışma olanağı sağladı. Bu sayede çabuk ve daha ucuz filmler çekmeye başladılar. Bu sayede onlar sanatsal özgürlüğün tadını çıkartırken, filmleri de daha doğal bir görünüm kazandı.&lt;br /&gt;Yumuşak Paris güneşini stüdyonun suni güneşine tercih ettiler, şehrin sesini de stüdyo ortamında kaydedilen seslerin yerine koydular. Paris caddeleri, sokakları ve şirin Champ-Elysées cafe’leri stüdyonun yerini aldı. Eric Rohmer’ın La Boulangére Du Monceau’su (1962) ile başlayan bu üslup diğer Yeni Dalga’cılar tarafından da benimsendi ve filmlerinin olmazsa olmazları haline geldi. Oyuncunun kaldırımda yürüyüşünü, bir kafe ya da bara girişini, gazete okuyuşunu ya da etrafındakileri süzüşünü en doğal haliyle çekebilmek için genellikle tek kamera kullandılar.&lt;br /&gt;Çekimler bitip stüdyoya geri döndüklerinde dahi özgür ruhlarından ödün vermediler. Hollywood’un yıllardan beri kullandığı kurgu kurallarını yenileriyle değiştirmenin artık zamanı gelmişti. Yeni Dalga’nın bu anlamda en radikal ve liberal yönetmeni Godard’dır. Zira Godard eski kuralları hiçe sayarak atlama (jump cut) ya da hikâyenin çok dışarıdan gelen görsel ve işitsel materialleri sıkça ama doğru zamanlarda kullanarak bu anlamda Yeni Dalga’cılara ilham vermiştir. Örnek vermek gerekirse, ilk uzun metrajlı filmi olan Serseri Aşıklar/A Bout de Souffle’de (1960) Godard, evin içinde başlayan uzunca bir karşılıklı konuşmanın kahramanlar arabaya binip Paris sokaklarını turlarken dahi devam ettiği hissini vermek için artık imzası haline gelen jump cut tekniğini ilk kez kullanmış, diğer filmlerinde aynı tekniği defalarca ustaca tekrarlamıştır.&lt;br /&gt;Kurgu konusunda bir başka radikal örnek de Truffaut’nun Piyanisti Vurun/Tirez sur le Pianiste’sinde (1960) görülebilir. Başkahraman “Yalan söylüyorsam annem yere düşüp ölsün” der ve tam o sırada Truffaut yaşlı bir kadının düşerek öldüğü sahneyi araya sıkıştırıverir. Bu film kahramanların konuşma metinlerinde günlük konuşma dili kullanarak devrim yaratan Yeni Dalga’nın iyi bir örneğidir.&lt;br /&gt;Yeni Dalga yönetmenleri şiddetle yaratılmış ve hali hazırda var olan sinema yıldızlarını reddettiler ve kendi oyuncularını yarattılar. Filmlerinde rol verdikleri oyuncularını arkadaş çevrelerinden, sevgililerinden ve çoğu zaman da eşlerinden seçmeyi tercih ettiler. Onların oyuncuları ‘sahici’ insanlardı, tıpkı anlattıkları hikâyeler gibi. Bunun ne anlama geldiğini anlamak için Brigitte Bardot’ya 1956 yıllarına dönmek gerekiyor. O yıllarda güzel ve iddialı bir balerin ve model olan Bardot’yu beyazperdeyle tanıştıran Roder Vadim’dir. Bir Vadim, 1956’da çektiği filmi Ve Tanrı Kadını Yarattı/And God Created Woman filminde muhteşem güzelliğiyle göz dolduran Bardot’ya baş rol teklif eder ve Bardot bir anda tüm dünyaca tanınan bir oyuncu olur. Ancak Godard ve arkadaşları Chairs du Cinéma serüvenlerine başladıkları ilk yıllarda, Bardot’yu görmezden gelirler ve ona filmlerinde yer vermezler. Bunun birinci sebebi Bardot’un fiyatının çok yüksek olmasıysa ikinci nedeni az önce bahsettiğim ‘var olan sinema yıldızlarına yer vermeme eğiliminden ileri gelmektedir. O yıllarda tecrübesiz birer yönetmen olan Godard ve arkadaşları, filmlerinin Bardot’un gölgesinde kalmasını istemezler ve bu nedenle Bardot’ya kastlarında yer vermezler. Ancak ne Godard yıllar sonra kendini ve sinemasını ispat eder ve sinemaseverler Bardot’yu bir Godard klasiği olan Nefret/Le Mépris’te (1959) izleme şansı bulur.&lt;br /&gt;Yeni Dalga’nın ilk ‘yeni yıldızı’ Jeanne Moreau’dur. Moreau’yu Jean Seberg, Anna Karina, Stéphane Audran ile birlikte Bernadette Lafont, Françoise Dorléac, Emmanuelle Riva, Anouk Aimée, Delphine Seyrig, Françoise Brion, Marie-France Pisier ve Alexandra Stewart takip eder. Hepsinin de ortak özelliği önceden pek tanınmamış olmaları, yalın güzellikleri ve doğallıklarıdır. Ancak bu doğallık onları seksi olmaktan uzak tutamaz. Bu özellik onları zamanın Hollywood yıldızlarından ayırır. Yeni Dalga’nın aktörleri de aktrisleri kadar öne çıkar; Jean-Pierre Léaud, Jean-Claude Brialy, Sami Frey, Jean-Louis Trintignant, Gérard Blain, Jacques Charrier ve Godard’ın Breatlhess filmiyle gönüllere taht kuran Jean Paul Belmondo. Yeni Dalga aktörleri de tıpkı kadın meslektaşları gibi teatral eğitimlerini bir nebze de olsa bir yana bıraktılar ve filmlerinde doğallığı seçtiler. Breatless’taki Belmondo ve Trintignant diyaloglarındaki argolar buna örnektir.&lt;br /&gt;YÖNETMEN OYUNCU İLİŞKİSİ&lt;br /&gt;Yeni Dalga’nın yönetmenleri ve oyuncuları arasındaki gerek profesyonel gerekse özel yaşamlarında da farklılık yarattı. O dönemde yönetmenlerle aktrisler arasında romantik ilişkiler yaşandı kimileri evlilikle sonuçlandı. Örnek vermek gerekirse Moreau, Malle ve daha sonra Truffaut ile, Karina Godard ile, Audran Chabrol ile birlikte oldu. Bu ilişkiler kimi zaman yönetmenlerin mizasını taşıyan filmlere de konu oldu örneğin Godard Hayatını Yaşamak/Vivre Sa Vie’de Karina ile kötü giden ilişkisini anlattı. Yönetmen oyuncu ilişkisi profesyonel anlamda da tartışma konusu oldu. Kimileri Yeni Dalga’nın yönetmenin tek yetkili güç olmasından ötürü eleştirdi ve oyuncuları kukla olarak nitelendirdi. Yine de hiçkimse Yeni Dalga’yı ve onnu etkilerini yıkmayı başaramadı. Şimdilerde 50. yaşgününü kutlayan Yeni Dalga, hiç eskimedi, yaşlanmadı, yıllardan beri yeni özgürlüğü seçen yönetmenlere ve yönetmen adaylarına ışık tutmaya devam ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=6076935685594246097#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;[1]&lt;/a&gt; Peter Graham, The New Wave adlı kitabındaki Bazin’in 1957’de Chaiers du Cinema’da yazdığı La Politique des auteurs makalesi &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-4927609544379389774?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/4927609544379389774/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/05/50-yasnda-ama-hic-yaslanmad.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/4927609544379389774'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/4927609544379389774'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/05/50-yasnda-ama-hic-yaslanmad.html' title='50 yaşında ama hiç yaşlanmadı (TarafPazar/10.05.2009)'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SgfnxfuFsII/AAAAAAAAACQ/_tRwl_OWlOc/s72-c/2007-10-24-glitz3023.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-646694499931744141</id><published>2009-05-04T06:41:00.000-07:00</published><updated>2009-05-04T06:44:14.280-07:00</updated><title type='text'>Yalnızlığın resmi: Edward Hopper (TARAFPazar/03.05.2009)</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/Sf7xICDEgOI/AAAAAAAAACI/-gDeYanjTxo/s1600-h/hopper.ny-movie"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5331964129144242402" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 258px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/Sf7xICDEgOI/AAAAAAAAACI/-gDeYanjTxo/s320/hopper.ny-movie" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;O, büyük Amerika’nın keşmekeşi içinde kaybolan küçük yalnızlıkları anlatırdı. Otel odalarında, istasyonlarda sıkışıp kalmış, yalnızlığa mahkûm insanların resmini yapardı. Çağdaşları kübizmin peşinden giderken o, o yıllarda popülerliliğini çoktan yitirmiş Viktoryen mimariye ilgi duyardı, eserlerine realizm hakimdi. O, kafasındakini gerçeğine en yakın biçimiyle aktarırdı, üslubu yalındı. Keza bir seferinde “resimlerimde çok basit bir resim metodu kullanıyorum” diyerek eserlerindeki sadeliği ifade etmişti. Hopper’ın resimlerinin öznelerini ve nesnelerini iki ana kaynaktan seçerdi. Bunlardan biri büyük şehir diğeri ise kendi benliğinden dahi uzaklaşmış, yalnızlaşmış şehir insanıydı.&lt;br /&gt;GECENİN YALNIZLIĞI: NIGHTHAWKS&lt;br /&gt;Manhattan yakınlarındaki Greenwich Village’da bütün gece açık olan camlarla sınırlandırılmış ufak bir restorandaki müşterileri ve müşterilere servis yapan bir barmeni tasvir ettiği Nighthawks Hopper’ın eserlerinden en çok tanınanı ve en çok ilham alınanıdır. Gecenin yalnızlığını belki de en iyi anlatan eser olan Nighthawks’ta Hopper'ın çalışmalarında görülen modern kent yaşamının boşluğu teması bu resimde deaçıkça fark edilir. Resimde, boş ve karanlık sokakta yer alan bir restoran ve o restoranın içine sıkışıp kalan insanlar tasvir edilir. Barın etrafında oturan üç müşteri birbirlerinden haberdar değillermişçesine ilgisizce otururlar. Barın arkasında onlara hizmet eden barmen ise bir yandan işini yaparken bir yandan da kıstırıldığı üçgen alandan kaçmak istercesine dışarıya bakar. Camlarla sınırlandırılmış restoran modern bir kafesi andırır, restoranın bir kapısının olmaması da bu ‘kafes’ fikrini kuvvetlendirir niteliktedir. Walter Wells bir seferinde resimde &lt;a title="Ernest Hemingway" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Ernest_Hemingway"&gt;Ernest Hemingway&lt;/a&gt;'in A Clean, Well-Lighted Place isimli öyküsünün etkilerini gördüğünü söylemiş ve "Hem resim hem de hikâye, tanrısız ya da manevi avuntusuz bir dünyada, en büyük geceye karşı-ki bu ancak ölüm olabilir- duran bir mabedi temsil ediyor." diye eklemişti. Tablonun Pearl Harbour baskını zamanında yapılması da etrafta restorandakilerden başka kimsenin olmamasının nedenini açıklıyor.&lt;br /&gt;ONUN MODELİ KARISIYDI&lt;br /&gt;Hopper’ın tablolarının olmazsa olmazı hüzünlü kadınlardır.1924 yılında tutkulu bir aşk yaşadığı Josephine 'Jo' Nivison ile evlenen Hopper’ın eşi Jo’yu model alırdı. Sürekli tartıştığı eşine delice tutkun olan Hopper’ın takıntılı, kıskanç bir eş olduğu ve karısının kedileri Arthur'a gösterdiği ilgiden bile rahatsız olurdu. Ressamın en büyük destekçisi Jo da, en az eşi kadar kıskanç bir kadındı. Eşinin modeli olmaktan büyük mutluluk duyan Jo, ressamın başka kadın modeller kullanmasına asla izin vermezdi. Hopper da ona bağlılığını ve aşkını o yıllarda 50’li yaşlara merdiven dayayan eşini genç bir kadın gibi tasvir ederek göstermişti.&lt;a name="Etkileri"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Sağlığında öğrenci yetiştirme yolunu tercih etmemesine rağmen Hopper’ın bir çok halefi vardı. Hopper’ın izinden gittiklerini ifade eden ressamlar arasında Willem de Kooning, Jim Dine ve Mark Rothko-Rothko’nun Composition I adlı tablosunda Hopper’ın Chop Suey’inin izleri görülür- sayılabilir.&lt;br /&gt;&lt;a name="Influence"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;EN ÇOK ONDAN ETKİLENDİLER&lt;br /&gt;Edward Hopper 19. yüzyılın başlarında yaşamış bir ressam olmasına rağmen zarif çizgileri ve eşsiz yapıtlarıyla sadece resimde değil, sinemada, edebiyatta, hayatın her alanında en çok etki uyandıran sanatçı olarak gündemdeki yerini koruyor. Örneğin, Hopper’ın House by the Railroad adlı eserindeki yer alan ev Alfred Hitchcock’un Psycho filmine ve Terrence Malick’in Days of Heaven filmlerine ilham kaynağı olmuştur.&lt;br /&gt;Ünlü Alman yönetmen Wim Wenders da Hopper’dan etkilenen yönetmenler arasındadır. Sanatçı The End of Violence filminde Nighthawks tablosunu olduğu gibi beyazperdeye aktarmıştır. Aynı tablo sürrealist korku filmleriyle tanınan Dario Argento’nun Deep Red filminde ve Harrison Ford’un rol aldığı Blade Runner’da da karşımıza çıkmaktadır.&lt;br /&gt;Beyazperdeye aktarılan başka Hopper tablosu ise New York Movie’dir. Bir sinema salonuna uzaktan bakan sarışın, mavi elbiseli kadının resmedildiği tabloyu film karesine dönüştürmeyi başaran Mendes, Hopper’ın tablolarının en büyük ilham kaynağı olduğunu söylemekten çekinmez. 2006 yapımı Oskar Roehler filmi Elementarteilchen'in afişi de sanatçının People in the Sun isimli resminden etkilenerek çizildiği açıktır.&lt;br /&gt;&lt;a name="Exhibitions"&gt;&lt;/a&gt;Hopper'ın pop kültürü üzerindeki etkileri de yadsınamaz. 2004 yılında, Britanyalı gitarist John Squire, Hopper’ın tablolarının isimlerini taşıyan bestelerinden oluşan Marshall's House isimli bir albüm çıkarmıştır. Polonyalı besteci Paweł Szymański de Compartment 2, Car 7 isimli eserini Hopper'ın Compartment C, Car 293 resminden etkilenerek bestelediğini ifade etmiştir. Hopper hayranlarından biri olan Madonna da Hopper'ın 1941'de çizdiği "Girlie Show" isimli resimden etkilenerek çıktığı dünya turnesinin ismin The Girlie Show koymuş,gösterisinde tablonun en belirgin öğelerinden yararlanmakta bir sakınca görmemiştir.&lt;br /&gt;&lt;a title="http://www.emimusic.pl/katalog_news.jsp?id_plyty=" href="http://www.emimusic.pl/katalog_news.jsp?id_plyty=1680"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Edward Hopper etkisine sanatta olduğu kadar popüler kültürde de rastlamak mümkündür. Çağdaş sanatın ilham eksikliğinin tipik bir örneği olan sanatçı oldukları meçhul kişiler, Hopper’ın sanatından faydalanarak rant elde etmişlerdir. Bunların başında Londra sokaklarında sıkça rastlanan graffitileriyle ün salmış Banksy geliyor. Kanımca Nighthawks tablosuna bir ihanet niteliği taşıyan graffittisi ile gündeme gelen Banksy bu graffitisinde Nighthawks’un çirkin olduğu kadar küstah bir kopyasını sokaklara taşımıştır. ABD’de yayınlanan ve milyonları ekran başına kilitleyen The Simpsons çizgi dizisinin yapımcıları da bir bölümünde Nighthawks’a gönderme yapma cesaretini kendinde bulmuştur. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-646694499931744141?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/646694499931744141/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/05/yalnzlgn-resmi-edward-hopper.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/646694499931744141'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/646694499931744141'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/05/yalnzlgn-resmi-edward-hopper.html' title='Yalnızlığın resmi: Edward Hopper (TARAFPazar/03.05.2009)'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/Sf7xICDEgOI/AAAAAAAAACI/-gDeYanjTxo/s72-c/hopper.ny-movie' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-1597435912823390176</id><published>2009-05-04T06:16:00.000-07:00</published><updated>2009-05-04T06:30:35.441-07:00</updated><title type='text'>Derviş Zaim söyleşisi (TARAFPazar/03.05.2009)</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/Sf7syfd2HVI/AAAAAAAAACA/jlED3aQ_JYg/s1600-h/_MG_8992.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5331959361037540690" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 214px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/Sf7syfd2HVI/AAAAAAAAACA/jlED3aQ_JYg/s320/_MG_8992.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Beyazlıkta geçen bir kara film: Nokta&lt;br /&gt;Değeri milyon dolarla ölçülen bir Kuran çalınır. Genç bir hattat olan Ahmet hiç istemediği halde kendini bu hırsızlık olayının tam ortasında bulur. İçindeki suçluluk duygusu onu kasıp kavururken o Kuranı satmak yerine sahiplerine iade etme yolunu seçer, sırf iyileşmek için. Usta yönetmen Derviş Zaim ile Tuz gölünün uçsuz bucaksız beyazlığını mekân alan Nokta filmi üzerine konuştuk&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Nokta’da tartışmak istediğiniz konu nedir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bu filmde başka birçok şeyin yanısıra şu meseleyi, naçizane, tartışmaya çalıştım. Tanrı’dan bağımsız bir iyilik var mıdır? Tanrı düşüncesi iyilik düşüncesi ile bire bir ilintili midir? Tanrı ve şer problemi; Tanrısız bir etik mümkün olabilir mi ve eğer olursa bizim hikâyemizin kahramanının serüveni içinde nasıl bu düşünce bir yol izleyebilir? Malum; birçok insan Tanrı’nın olmadığı yerde ahlakın, etiğin de olmayacağına inanır. Bizim hikâyemizde, bir Kuran çalınmıştır, bu Kuran’ın çok büyük değeri vardır. Kahraman hiç istemediği halde bu hırsızlığın içine girmiştir. Tanrı’ya olan inancı problemli bir insandır. Buna rağmen çalınan ve çalındıktan sonra kendisinde duran bu Kuranı sahibine geri getirir ve cinayetten dolayı af dilemek ister. Yanıtlardan çok soruları zenginleştirmeye gayret ettik. Burada tartışılan şey sadece vicdan değil. Mesela filmin en başında 13. yüzyılda gördüğümüz ikinci derecedeki kahramanlarından biri, birden bire 20. yüzyılda farklı bir karakter olarak ortaya çıkıyor. Farklı karakterleri aynı oyuncuya oynattık. Bu ve başka ögeler filmin anlamını, gelenekten yararlanma biçimini zenginleştirmeye yardım etti. Nokta’nın bir evvelki filmimle bağlantılı bir yanı var. Cenneti Beklerken’in kimi anlarında zamanı ve mekânı oynak kullanma yoluna gitmiştik, minyatür sanatının mantığını kullanarak. Burada da benzer bir tavır sözkonusu. Burada da Hat sanatı geleneğine baktık ve onu yorumlayıp film için nasıl kullanabiliriz sorusunu sorduk. Üçleme yaparken hem farklılıklar hem de devam eden şeyler olmasını istiyorum. Bu üçlemede devam eden şeylerden bir tanesi, zamana ve mekâna ilişkin bu oynaklık. Zaman ve mekân Cenneti Beklerken’in kimi yerlerinde oynak bir biçimde inşa ediliyor. Kervansaray’daki düş sahnesi buna örnektir. Nokta’da da zaman ve mekânın oynak ve değişken biçimde kullandım. Tuz gölünde kameranın bir kaydırması bizi zaman içinde ileriye, geriye taşıyabiliyor. Ama devam eden şeylerin yanısıra her iki filmde çok farklı uygulamalar da var.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Nokta bu üçlemenin ikinci ayağı. Üçlemenin ilk filmi Cenneti Beklerken minyatür sanatını sinemaya uyarlayan bir filmdi, Nokta ise hat sanatı üzerine kurulu. Üçüncü film neyi konu alacak?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Aslında üçleme diyoruz ama ebru ile bağlantılı olan Filler ve Çimen’i de bu seriye ekleyebiliriz. O zaman ileride yapmayı tsarladığım filmle beraber dörtlü bir dizi haline geliyor. Osmanlı mimarisini temel alarak film yapmak gibi bir niyetim vardı. Ama o projeyi şimdilik dondurdum. Onun yerine önümüzdeki yıl geleneksel gölge tiyatrosunu temel alan bir film yapmayı düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Nokta’da da Cenneti Beklerken’de de etik öne çıkıyor diyebilir miyiz?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Etik üzerine bir film yapmak ya da soru sormaya devam etmek gibi bir niyetim vardı. Ama bunları yaparken formu da içeriğe paralel olarak düşünmeye gayret ettim. Nokta filmini besleyebilecek en uygun formun bu olduğunu düşündüm ve bu anlamda mesai harcadım. Yapmaya çalıştığım şey biçimsel bir denemenin ötesine geçmekti. Sadece biçimde takılıp kalmamak gerekir, ona uygun içeriği de karşılklı ilişki içinde bulmak gerekir. Ben bunu seyirciyi sıkmadan yormadan gerçekleştirmeye çalıştım.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Nokta’da amaçladığınız hedef nedir?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Noktanın içerisindeki olaylar örgüsünün seyirci atrafından kolaylıkla izlenmesi benim amaçlarımdan bir tanesi idi. Zevkli, keyifli, seyir zevkini asla gözardı etmeyen bir film yapmak istedim. Sıradan seyirci filme girsin ve keyifli zaman geçirsin istedim. Sinemadan başka talepleri olanlar da farklı taraflarına hitaben bir yapı bulabilirlerse ne mutlu bize.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Her üç filme de start veren soru neydi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Basitleştirirsek; biz, hayatı nasıl daha zengin yaşayabiliriz? Kafamı kurcalayan sorulardan bir tanesi galiba buydu. Öte yandan yanıt ararken de uğradığım limanlardan birisi gelenek oldu. Kendi kendimizi nasıl daha iyi temsil ederiz sorusu nedeni ile geleneğe başvurduğumu düşünüyorum. Sonra iş bunun nasıl yapılcağı konusuna geldi. Kanımca, gelenekten birkaç şekilde yararlanmak mümkündür. Bir tanesi ‘kes yapıştır’ yöntemidir. Geleneğin bazı unsurlarını alırsınız, yapmaya çalıştığınız işin orasına burasına serpiştirirsiniz. Buna itirazım yok. Ama ben gelenekten yararlanma meselesinin daha derin bir kavrayışla ele alınması gerektiğini düşünüyorum. Geleneğin bazı özelliklerini kullanarak farklı formlar, bazen metaforlar yaratmaya gayret ettiğimi söyleyebilirim. Geleneğin bazı formlarını sinema diline tercüme etmeye çalışıyorum.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Nokta tek planda, sanki kesilmemiş gibi bir izlenim veriyor. Bu tarzı seçme nedeniniz neydi?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Hat sanatında ihcam kavramından hareket etmeye gayret ettik. Hattatlar yazarken ara verebilirler, çoğunlukla da öyle çalışıyorlardır. Ama ihcamla yazan bir hattat yazmaya çalıştığı şeyi, hiç ara vermeden, elini kaldırmadan bir defada yazıyor demektir. Bu sözünü ettiğim ihcamla yazı yazma tavrını sinemaya tercüme etmek gibi bir düşüncem vardı. Filmin tek plandan ibaret olmasının nedenlerinden bir tanesi budur.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Filmin tartışma yaratacağını düşünüyor musunuz?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Etikle ve vicdanla ilgili bir film yapıyorsanız bunun ana öğesi dindir. Türkiye’de bu konunun daha fazla film yapılması gerektiğini düşünüyorum. Dinle ilgili yapılan her şey polemik konusu olur mu? Nasıl yaklaştığınıza bağlı olarak olur diye yanıt verebilirim. Böyle bir ihtimal var diye konunun üzerinde düşünülmemesi bizi fakirleştirir. Sırf tartışma yaratabilir diye film yapılmaması da fikri bakımdan hepimize yoksulluk getireceği için yanlış bir tavır olur. Ama bu konuya eğilirken asla belden aşağı vurmak gibi bir niyetim olmadı, olamaz da. Filmde insanların bazı duygularını kışkırtmak ve bundan pay çıkarmaya çalışmak gibi bir tavır bulamazsınız. Bunu, sonuçta neyi elde edeceksem edeyim yapmam. Fikirlerimi ifade ederim ama böylesi bir hesaplı hareketi yapmamaya samimiyetle çalışırım. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-1597435912823390176?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/1597435912823390176/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/05/dervis-zaim-soylesisi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/1597435912823390176'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/1597435912823390176'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/05/dervis-zaim-soylesisi.html' title='Derviş Zaim söyleşisi (TARAFPazar/03.05.2009)'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/Sf7syfd2HVI/AAAAAAAAACA/jlED3aQ_JYg/s72-c/_MG_8992.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-5971945910285125996</id><published>2009-04-24T04:03:00.000-07:00</published><updated>2009-04-24T04:08:08.585-07:00</updated><title type='text'>Füruzan diye bir öykü... (TARAF Pazar/26.04.2009)</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SfGdOYSnApI/AAAAAAAAAB4/NRJQ6wm9cUE/s1600-h/2031.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5328212704520241810" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 100px; CURSOR: hand; HEIGHT: 145px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SfGdOYSnApI/AAAAAAAAAB4/NRJQ6wm9cUE/s320/2031.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;BERFİN VARIŞLI&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;“Memet Fuat, Füruzan için ‘Orhan Kemal’in kahramanı olan kızlardan biri yazmaya başladı’ demiş. Daha çocukken yaşantısı, bir öykü kahramanı, Orhan Kemal’in kahramanları denli o kadar zengindi ki…” bu sözler Füruzan Diye Bir Öykü kitabını Füruzan’la beraber hazırlayan Faruk Şüyün’e ait. Füruzan bir öykü… Füruzan bir kadın, duyarlı bir kadın, ve Füruzan bir yazar... Türk Edebiyatı’nın en yetkin yazarlarından biri… &lt;/div&gt;&lt;div&gt;     Onun kitapları öyle çabucak bir çırpıda okunacak türden kitaplar değil. Hani vapurda, otobüste ya da uzun uçak yolculuklarında zaman geçirmek için o okunanlar gibi okunduğu anda tüketilecek kitaplar değil onlar. Füruzan’ı deniz kıyısında okumalısınız, yüzünüzü meltemler püfür püfür okşarken…Ya da bir ağacın altında tatmalısınız öykülerini. Hepsinin üzerine uzun uzun düşünmeli, kafa yormalı, fikir üretmelisiniz. Çünkü Füruzan bizi yazıyor. Yalın diliyle bizi anlatıyor. İlk kitabı Parasız Yatılı’dan beri bu böyle. Öykülerinde kurgu yok, her şey gerçek her şey göründüğü gibi. Hikâyelerindeki kahramanlarla mutlaka bir yerlerde karşılaşmışsınızdır, tanışmışsınızdır, öyle sahicidir kahramanları… Sanki satırlardan fırlayıp karşımıza geçip bize kendilerini anlatırlar. Yaşanmışlarını, kimi zaman hüzünlerini, kimi zaman mutluluklarını ama çoğunlukla acılarını, hayat karşısında ezilmişliklerini, yalnızlıklarını. Gözlerinden silinmeyen hüzün onlarınkinin yansıması sanki… Kocaman ela gözleri derin derin bakıyor, hüzünle harmanlanmış bir bakış bu. Selim İleri bu hüzünlü bakışı “Füruzan öykülerini aynı acıyı duyarak yaşıyor” diye anlatıyor. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;     Dudakları tebessüm etse de gözleri onu ele veriyor. Kuşatma’daki Nazan’ı mı düşünüyor acaba? Hani ilkokuldan sonra okuyamayan Nazan, 12 yaşında çalışmaya başlayan Nazan, Haluk Bey’le bir sinema locasına girdiğinde hayatı o küçücük odadan da daha karanlık olan Nazan? Belki de Benim Sinemalarım’daki Nesibe’yi düşünüyordur…Nazan’dan iki yaş büyük olan ama aynı kaderi paylaşan Nesibe’yi. Tek fark Nesibe’nin hayatını karartan, kendini bir et parçası gibi aciz hissetmesine neden olan travmatik olay bir plaj kabininde yaşanır. Füruzan düşmüş kadınlara duyarlılığını Ah…Güzel İstanbul ve Kırlangıç Balıkları’nda da sürdürür.&lt;br /&gt;     Düşkünleri anlatır Füruzan, hem de o kadar gerçekçi anlatır ki, kendinizi bir anda romanın içinde bulursunuz. Fethi Naci ustanın dediği gibi kendinizi bir okur gibi değil de istemediği halde “röntgenci” durumuna itilmiş gibi duymaya başlarsınız; bir suçluluk duygusu, daha doğrusu bir suç ortaklığı duygusu yakanıza yapışır. Ve öfkelenirsiniz, içinizdeki isyan duygusunu dizginleyemezsiniz, bir an kitabı bir kenara bırakıp ağlamak bile geçebilir içinizden, hayata baş kaldırmak, bağırıp çağırmak, Haluk Bey’i Yusuf Ağa ile birlikte boğmak, Nesibe ile Nazan’ın küçücük masumiyetlerinin paramparça edilişinin öcünü almak.&lt;br /&gt;     Çaresizleri yazar Füruzan, kaybedenleri. Onlara umut vermek için yazar sanki, hiçbir şeyin bitmemiş olduğunu anlatmak, yaşanan her ne olursa olsun bunun onların suçu olmadığını ve ileride güzel günler olduğunu anlatır.&lt;br /&gt;     Bir de göçmenleri yazar Füruzan. Parasız Yatılı, Kuşatma ve Benim Sinemalarım’ın bin bir umutla doğup büyüdükleri toprakları, o toprakların altında yatan atalarını, evlerini, kalplerinin yarısını bırakıp giden göçmenleri. Yeni vatanlarına, İstanbul’a bir türlü alışamaz onlar, ellerinden bir tek tarım yapmak gelir çünkü; “Topraktır bildikleri”.&lt;br /&gt;     Düşmüşlerin, göçmenlerin yanı sıra Ana-kız hikâyesi de Füruzan’ın olmazsa olmazları arasındadır. İlk kitabının ilk hikâyesi Sabah Eskimişliği, bu konu üzerine kurulmuştur mesela, bir annenin kızına karşı gösterdiği sevgisiz tutum işlenir bu hikâyede. Piyano Çalabilmek’te de bu sefer babayı hor gören bir anayı anlatır; “Ben babana göre değilim ama ne yapacaksın, kader” diyecek kadar hayattan bezmiş bir kadın vardır o hikâyede. Kız babasını ne denli yumuşak anlatıyorsa annesine karşı da o denli acımasızdır, katıdır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;FÜRUZAN AYDINLIK DEMEK&lt;br /&gt;Farsça’da Füruzan aydınlık demek. Füruzan da etrafına ışıltılar saçan ışıl ışıl bir kadın. Hani bir bakanın bir daha bakacağı bir kadın, alımlı, kırılgan, narin. Mina Tansel “İstanbul konuşsaydı Füruzan gibi konuşurdu” diyor... “İstanbul insan olsaydı Füruzan gibi olurdu…” Ve bu aydınlık insan Türkiye’de aydınlık olmanın zorluklarını da yaşamış elbet. Hatta bunun la ilgili bir anısı da var, Faruk Şüyün’ün hazırladığı Füruzan Diye Bir Öykü kitabında: 12 martta Füruzan’ın evi aranır o bilindik manzara eşliğinde. Sıra kitaplara gelir, polis suçlu kitapları bulmak için kütüphaneyi baştan aşağı tarar. Ve sonunda Agatha Christie’nin Cinayet Emri kitabında karar kılar, ismi kışkırtıcı gelir çünkü kitabın. Füruzan hemen “Ama o polisiye bir kitap” der polise. Polisin cevabı trajikomiktir: “Daha iyi ya!”&lt;br /&gt;     Füruzan edebiyata kattıkları kadar Türk sinemasına da katkıda bulundu. 1990’da gösterime giren ve aynı adlı romanından uyarlanan Benim Sinemalarım ile yapılmayanı yaptı Füruzan. Haydar Ergülen, Benim Sinemalarım ile ilgili olarak, “İyi edebiyattan iyi film olmaz denir, ki genellikle doğrudur, tersini doğrulayan pek az örnek varsa da o da Füruzandır” diyerek Füruzan’ın bu daldaki başarısını alkışlıyor: “Füruzan iyi edebiyattan iyi film yaptı”. Füruzan Benim Sinemalarım filminin her aşamasında bulundu, senaryoyu yazdı, yönetmen koltuğunu Gülsün Karamustafa ile paylaştı ve ortaya tadına doyulmaz bir sinema klasiği çıktı.&lt;br /&gt;     Füruzan bir edebiyat klasiğidir, onu tek nefeste anlatmak çok güç, bir yanını anlatınca öteki yanı eksik kalıyor sanki, bir türlü toparlayamıyor insan. Fakat Faruk Şüyün, bunu başarıyla gerçekleştirmiş. Füruzan’ı Füruzan’ın kendi ağzından ve onu tanıyanların Füruzan yorumlarıyla anlatmış ve ortaya tadına doyulmaz kitap &lt;em&gt;Füruzan Diye Bir Öykü&lt;/em&gt; çıkmış…&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-5971945910285125996?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/5971945910285125996/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/04/furuzan-diye-bir-oyku-taraf.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/5971945910285125996'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/5971945910285125996'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/04/furuzan-diye-bir-oyku-taraf.html' title='Füruzan diye bir öykü... (TARAF Pazar/26.04.2009)'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SfGdOYSnApI/AAAAAAAAAB4/NRJQ6wm9cUE/s72-c/2031.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-28371972944731676</id><published>2009-04-24T03:51:00.000-07:00</published><updated>2009-04-24T04:02:49.303-07:00</updated><title type='text'>Handan Öztürk söyleşisi (TARAF Pazar/26.04.2009)</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SfGcPDWSDHI/AAAAAAAAABw/9uwyTCv2iyo/s1600-h/_MG_8321.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5328211616566742130" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 214px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SfGcPDWSDHI/AAAAAAAAABw/9uwyTCv2iyo/s320/_MG_8321.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Sert gerçeğin büyülü masalı: Benim ve Roz’un Sonbaharı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BERFİN VARIŞLI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaaflarına rağmen doğruların peşinde koşan yerel bir gazeteci, Metin; vahşi ve aynı zamanda masum güzelliğiyle on yaşında bir kız, Roz, Roz’a dansı öğreten ve böylece tek mirası olan dansı onunla yaşatmayı düşleyen eski bir dansöz Tijen, militan günlerinden kalma travmalarla boğuşan Berfin ve muhteşem güzelliği ve kırılgan zarafetiyle Hasankeyf...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çarpıcı belgeselleri ve ve sürükleyici romanlarıyla belleklerimize kazınan Handan Öztürk, Benim ve Roz’un Sonbaharı adlı filminde ölümün bir başka boyutunu işliyor. Onun filminde insanlar değil, bir tarih, kültür ölüyor, yok oluyor. Bu ölümün- belki katliam daha doğru kelime-katliama karşı durmaya çalışan bir avuç insanın hikâyesi Benim ve Roz’un Sonbaharı. Tarih boyunca irili ufaklı birçok medeniyetin doğuş yeri olan bu topraklar, bu kez terör nedeniyle değil, küçük çıkarlar nedeniyle gözyaşı döküyor. Ve sonunda o hiç olmasın diye dua ettiğimiz olay oluyor ve Hasankeyf, tanıklık ettiği bütün yaşamları, saf hikâyeleri de içine alarak sular altında kalıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 Mayısta gösterime girecek olan Benim ve Roz’un Sonbaharı üzerine yönetmen Handan Öztürk’le konuştuk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Hasankeyf’e bir belgesel çekmek için gittiniz ancak döndüğünüzde elinizde uzun metrajlı bir film vardı...&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, ben belgesel orijinliyim biliyorsunuz. Orada yaptığım ön çalışmalar sırasında beni etkliyeleyen bütün olaylar içimde kırılmaların bir ifadesi oldu. Açıkçası ben bu filmde biraz günümüz dünyasını da yakalamak istedim. Günümüz dünyasında kalbimi acıtan, beni etkileyen noktaları da ifade etmek istedim. Hakikaten artık güçlünün doğrusunun geçerli olduğu bir dünyaya giriyoruz. Sivil hareketler var, iyi ki varlar ama malesef artık bu merkezin gücü etrafında doğru çok başarılı olamıyor ve başarıya ulaşamıyor. Güçlü olan doğru olarak kendisini satıyor ve iletişim sistemi de ona yönelik olarak kendini yapılandırıyor. Yani burnumuzun dibinde sert gerçekler yaşanıyor ama biz bir sanal dünaya çekiliyoruz ve bu sanal dünya içerisinde tüm bu gerçekleri, doğrulara uzak kalıyoruz. Bu acı gerçek beni çok etkiledi ve Hasankeyf örneği üzerine gitme kararı aldık. Oradaki küçük Şoreş bizi bir takım medya organları tarafından küçük anarşiştler olarak yutturulan, taş atan çocukların da bir ifadesi. Açıkçası, doğuyla ilgili, doğu insanıyla ilgili kafamızda şablonlar var. Bu şablonlar üzerinden doğuya bakış açımız oluşturuluyor. Ben bu filmde Şoreş ile, Rozerin ile, Metin gibi entellektüel bir tip yaratarak, onların içinden, doğunun kendi içinden, kendi değerleri içerisinden tanımlamaya çok itina gösterdim. Oradaki karakterler olaylara bakış açımızdaki şablonları yıkmayı çok önemsedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Filmin diğer doğu filmlerinden farkı nedir? Bu aralar doğuda film yapmak, doğu hikâyelerini konu almak epey popüler oldu.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bu film, doğuya yönelik yapılan çok sahici bir film. Başka filmler var. Türkiye’de belli konulardaki belli rahatlamalarla yapılan filmler var. Bir rant var orada ve bu ranta yönelik filmler yapılıyor. Ama bu filmin özelliği, oyuncusuyla, kurgusuyla ve yönetmeniyle içeriden bir bakış. O bölgeyi belki de ilk kez sahici bir bakışla, samimi bir anlatımla anlatan bir film.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Filmde Tijen’le Roz ilişkisi, Hasankeyf’le orada yaşayan insanların ilişkisiyle paralellik gösteriyor...&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Tijen eski bir dansöz, bir sanatsal geçmişi var ve onu küçük Roz’la devam ettirmek için çırpınıyor, Roz’u eğitmeye çalışıyor. İkisinin ilişkisini kişisel olarak gördüğümüzde daha çok etkileniyoruz. Öte yandan koca bir Hasankeyf var, koca bir miras. Antik Roma’dan, Antik Bizans’tan, Selçuklu’dan, Asur’danOsmanlı’dan toplaya toplaya muhteşem bir kültür haline gelmiş bir miras..Ve bu mirasın gözümüzün önünde akıp gitmesi aynı acıyı ve duyarlılığı yaratırsa, ben buna bir katkıda bulunabilirsem çok mutlu olurum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Filmde direkt olmasa da dolaylık olarak ölümün soğuk yüzüyle burun buruna geliyoruz. Bu bir insanın ölümü değil ama bir kültürün, kültürel mirasın ölümü..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Her batı kendi doğusuna karşı giderek vahşileşiyor. Vahşilik merkezileşiyor. Batının merkezi nedir? Avrupa, ki Avrupa Batı’ya karşı hâlâ vahşi, hele Amerika herkese vahşi. Her ülkenin, bizim ülkemiz de dâhil merkezi, Batısı doğusuna vahşilikle yaklaşıyor. Bu da doğal olarak doğuda bir tepki oluşturuyor. Bu etki tepki içerisinde bir ölüm kültürü gelişiyor. İnsanlar çok kolay ölümü göze alabiliyorlar, çok kolay ölüyorlar, öldürüyorlar. Çocukların önünde babaları ölüyor, kardeşleri ölüyor. Düğün ve cenaze iç içe geçmiş durumda. Ben Batmanlı kadınlarla belgesel yaparken bu ölüm kültürünün- ki Mezopotamya dünya medeniyetinin beşiğidir, yaşamın fışkırdığı antik bir kültürdür, bugün yaşanan bunun tam zıttına dönüştü. Yaşam değil ölüm kültürünün hâkim olduğu bir coğrafya. İntihar eden kadınların belgeselinin ön hazırlığında bunu fark ettim. Batman’da intihar eden kadınlar belgeselin ön hazırlıklarını yaparken Hasankeyf’e götürüldüm. Hasankeyf’in tam tepesindeki kaleye çıktığımda müthiş bir gün batımı vardı, müthiş bir Mezopotamya görüntüsü vardı. O an şu kafama dank etti; en büyük cinayet bu! Koca bir kültür, koca bir tarih yıkılıyor. İşte orada yaptığım ön çalışmalar bu filme dönüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Irak Savaşı ile de bir bağlantı kuruyorsunuz... Kasabası sular altında kalan insanlar ve Irak’ta bombalardan kaçan insanların yolları kesişiyor.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Evet, çünkü dünyanın diğer ülkelerine de gönderme yapmak istiyorum ve açıkçası kaotik bir dönem yaşıyoruz. Yani bir takım insanlar, başka insanlar hakkında çok kolay karar alabiliyorlar. İnsanların kaderini değiştirecek kararlar çok kolay alınıyor. Ama bu kararlarn altında nasıl bir alt üst oluş yarattıklarını, nasıl bir tahribat yarattıklarını göstermeye çalıştık ve o yüzden iki göçmen gurubunu finalde birleştirdik. Bir yanda kasabası bir baraj için yok edilen insanlar, bir kasabanın hikâyesi ve yolculuğu, bir yandan da bombalardan kaçan Irak halkının göçü ve yolculuğu finalde buluşuyor. Genel olarak dünyanın gündemini iki eksenle yakalamış oluyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Roz çok ilginç bir karakter. Filmde öne çıkan, belki de Metin’den daha etkileyici. Roz’un anlatmak istediği nedir? O sessizliği, vahşiliği ile neyi temsil ediyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Roz o bölgenin ilkbaharını yaşamayan, yaşama fırsatı bulmayan ve birdenbire sonbahara geçen çocukların ifadesidir. Herkes kasabayı terk edip büyükşehre göç ederken Roz kasabaya yeni bir hayat kurmak maksadıyla geliyor. En ümit vaad eden Roz iken maalesef finalde herşey tam tersine dönüyor. Bu aslında ilkbaharını yaşamadan sonbaharına geçen çocukların ifadesidir. Yaşama sonbahardan başlayanların ifadesidir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Biraz da Şoreş’ten bahsetsek. Bu iki çarpıcı karakter hikâyeyi kalbinden yakalıyor diyebilir miyiz?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Tijen’in mirasçısı Roz, Metin’in mirasçısı Şoreş. İkisi de umudu temsil ediyor. Roz sular altında ama Şoreş yola devam ediyor. Filmin umuda dair bir yanı da var, bu anlamda karamsar bir film değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Siz doğulusunuz, Tuncelilisiniz. Şmidiye kadar da çoğunlukla doğudan beslenerek ürettiniz. Romanlarınızda doğunun esintileri var belgesellerinizde de öyle. Hasankeyf süregelen bu zincirin bir halkası mı?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Ben köy enstitüsü mezunu cumhuriyet aydını bir babanın çocuğuyum. Doğu kültürü ailemde çok öne geçmedi. Cumhuriyet kültürü ile büyüdüm. Babam annemi zorla balolara götürür, döpiyerler dikilir, özel terziler falan. Okul bitene kadar bu kültürle büyüdüm. Sonra İsviçre’ye gittim ve oraya gidince şu soruyu soruyorsun; Ben nerede duruyorum? Ben neyim? Tam merkezdesin ama sen tam o da değilsin. İşte o zaman dedemin kökenlerine, babaannemin bana küçükken verdiği tatlara doğru bir yolculuk başladı. İkinci olarak da bir uzaylı gözüyle baktığımda, yani objektif bakma sınırının üst noktasına geldiğimde, ozaman Batı kültürünün de bir oyun olduğunu görüyorsun. Bütün dünyaya kendini tek mükemmel kültür olarak dayatmasını komik buluyorsun. Çünkü dünyanın bir başka tarafına gidiyorsun, orada hakikaten sosyal müze halinde kültürler var ve hepimiz bunu görünce heyecanlanıyoruz, hemen fotoğraf makinaalrımıza sarılıyoruz. Turist olarak tüketmeye çalışıyoruz. O zengilik güzellik neyi getiriyor? Tek doğru yok, kültürün de tek doğrusu yok. Yani her kültür kendi içerisinde doğru. Bne doğuya gittikçe o eski antik kültürlenden kalan miraslarla birlikte dünyanın ne kadar zengin olduğunu gördüm ve o yüzden doğudan beslendim. Dayatılanla değil de kültürün yaratıcısıyla buluşmak beni heyecanlandırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bundan sonraki projelerde de doğunun izlerini mi göreceğiz?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet! Kitap da öyle, ikinci senaryom da öyle... Doğulu kadınlar benim Tanrıçalarım. Bu bizim ülkemizde de öyle başka ülkelerde de böyle. En fazla kendini değiştirmek isteyen, dinamizm ve enerji taşıyan insanlar onlar. Biz burada onları kötü aksanlarıyla görüp maganda diye dalga geçiyoruz ama o insanlar hayata karşı, kültüre karşı, sanata karşı o kadar iştahlı, o kadar aktifler ki şaşırıyorsunuz. Batman’a gidiyorsun bir parkı var, gece yarısı ikide kızlar rock müzik yapıyorlar. Orası değişmiş ama biz hâlâ onları farklı görüyoruz malesef.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Türkiye’den hem yazar, hem belgeselci, hem yönetmen hem de kadın olmak nasıl?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beni var olan trendler hiç ilgilendirmiyor. Ben yolda olmayı seviyorum. Arkamda merkezi, ışıklı caddeleri dönüp gitmek beni çok mutlu ediyor. Gittikçe de yeni bir şey keşfediyorsun ve yeni bir şehre dönüyorsun. Merkezin dışına çıkmayı seviyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bu yolculukta karşılaştığınız zorluklar neler?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Aslına bakarsan yazmakta çok bir zorluk yok. En kolayı bana yazarlık gibi geliyor, çünkü yazarken sen ve sensin. Gerçi her işin marketing aşamasında zorluk var. Filmi ise geniş bir toplulukla yapıyorsun ve küçük bir ülke ile muhattap oluyorsun. Bu ülkede ne kadar sorun varsa o kadar sorunu sen de yaşıyorsun. Ben bu filmi yaparken inanılmaz bir savaş verdim. Filmi çekerken abartmıyorum, öldüm! Burnumdan kanlar akarak bitirdim. Çok zor bir savaş oldu bu film, iki yıl sürdü çekimler. Bunun çeşitli nedenleri vardı. Yola çıktığım insanlar pek sorumluluklarını yerine getiremediler. Bütün yük bende kaldı. Bu da savaşı çok şiddetlendirdi. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-28371972944731676?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/28371972944731676/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/04/handan-ozturk-soylesisi-taraf.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/28371972944731676'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/28371972944731676'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/04/handan-ozturk-soylesisi-taraf.html' title='Handan Öztürk söyleşisi (TARAF Pazar/26.04.2009)'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SfGcPDWSDHI/AAAAAAAAABw/9uwyTCv2iyo/s72-c/_MG_8321.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-4796653288156620145</id><published>2009-04-24T03:47:00.000-07:00</published><updated>2009-04-24T03:51:27.461-07:00</updated><title type='text'>Nadir Sarıbacak ile söyleşi (TARAF Pazar/26.04.2009)</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SfGZphdQ0OI/AAAAAAAAABo/Hq5EOEw10u8/s1600-h/IMG_9149.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5328208772790800610" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 214px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SfGZphdQ0OI/AAAAAAAAABo/Hq5EOEw10u8/s320/IMG_9149.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Uzak İhtimal ilklerin filmi… Yönetmeni Mahmut Fazıl Coşkun’un ilk filmi ve Rotterdam Film Festivali’ne giden, gitmekle de kalmayıp oradan Tiger ödülüyle dönen ilk Türk film olmasıyla şimdiden Türk sinema tarihine geçti Uzak İhtimal.&lt;br /&gt;Bu başarı yağmurundan Nadir Sarıbacak da nasibini aldı, filmdeki müezzin Musa rolüyle hem yeteneğini kanıtladı hem de 28. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale Ulusal Yarışma Jürisi’nin seçtiği "En İyi Erkek Oyuncu” ödülüne layık görüldü. Bu başarısıyla bundan sonra yapacakları hakkında ipuçları veren Nadir Sarıbacak ile konuştuk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Uzak İhtimal ilk başrol oynadığınız film ve bu filmdeki rolünüzle En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’ne layık görüldünüz…&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Evet, her şeyin bu kadar çabuk olması beni de heyecanlandırdı. Tabii bir geçmişim var tiyatroda ama ilk başrol ve ardından ilk ödül. Sırtımdaki sorumluluğu iki katına çıkardı, insan olarak, vazife olarak. Bir yandan o sorumluluğun ağırlığını hissediyorum, bir yandan da keyfini çıkarıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Uzak İhtimal projesi nasıl oluştu?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Şebnem Sönmez’in referansıyla Mahmut Abi’yle tanıştık. Ben oyuncu seçmelerinde çok başarılı değilim. Terliyorum, elim ayağım oynamaya başlıyor. Yönetmende böyle oyuncu olur mu diyor, ben de olur diyorum. Önce bir kararsız kaldı Mahmut Abi. Sonra Harika Uygur bir audition daha yaptı. Birkaç görüşme sonunda bende karar kıldı. Mahmut Abi’nin ilk filminde, başrolü tanınmamış bir oyuncuya teslim etmesi önemli. Ben de bu güven için ona müteşekkirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Uzak İhtimal bir İstanbul filmi… Bir yanda bir müezzin var, bir yanda da bir rahibe adayı ve müezzinin rahibeye olan platonik aşkı.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Evet, buna platonik aşk diyebiliriz. Aslına bakarsan söylenmemiş bir aşk hikâyesi bu. Bu filmin beni heyecanlandıran yanı bu, söylenememiş bir şey yani. Hepimizin hayatında az çok vardır, çoğumuz yaşamışızdır. Bunun için müezzin olmaya da gerek yok. Söylenemediği zaman, ulaşılamadığı zaman daha bir yoğun oluyor ya, ben o yoğunluğu çok sevdim Musa’da. Bunu anlatmak ve oynamak istedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Peki, bir din adamını oynamak nasıldı? Zor muydu?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Karakteri oluştururken din adamı yönüyle hiç bakmadım. Daha çok Anadolu’dan gelmiş bir insan, İstanbul’a geliyor. Herhangi bir meslekten olabilirdi bu, ya da mesleği olmayan birisi olabilirdi. Şöyle düşünelim, din adamı olarak değil de, Anadolu’dan gelmiş bir insan, güzel bir kadını görse ve o kadın ona selam verse, tebessüm etse ve bu adam da birden kendini ona kaptırsa ne olur? Güzel bir kadın, onu görüyor ve âşık oluyor. Bu kadar. Aşk çok insani bir şey, dinin de önüne geçebilir.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;İfade etseydi de çok olabilecek bir şey değildi çünkü Musa’nın karşısındaki bir rahibe adayı…&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Ama Musa onu düşünmüyor. Sonuçta bizi hep umutlar var ediyor. Belki ifade edememesinin sebebi odur ama hep hayallerimiz vardır. Olacak dersin, bir gün olacak. Bak bana tebessüm etti dersin, en küçük hareketini bile, eğer gerçekten çok ciddi bir aşk yaşıyorsan, seni düşündüğü için yapıyor sanırsın. Hâlbuki kadın selam vermiştir. Onu bile içine derinlik katarak anlar âşık olan insan. İnsan aklının nasıl çalıştığını bilmiyoruz ki. Aşk başladığı zaman kafa karışıyor yani sarhoş gibi oluyorsun. İnsan saçmalayabiliyor, Musa’nın da biraz öyle…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Biraz kendinizden bahsetseniz…&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Türkçe öğretmenliğini bitirdim…Okul bittikten sonra iki yıl İstanbul’da öğretmenlik yaptım. Sonra Avcılar Belediye Tiyatrosu’nda çalıştım. Zaten İstanbul’a geliş amacım bir tiyatro bölümüne girmekti. Sonra öğretmenlikten istifa edip Akademi İstanbul’a girdim. Orada Işıl Kasapoğlu’yla tanıştım. Üç yıl Akademi’de okudum.Mezun olunca Bahçeşehir Üniversitesi’nde oyunculuk yüksek lisansı yaptım. Çetin Sarıkartal gibi bir hocayla tanıştım ve ders aldım. Bu süre içerisinde de hep Semaver Kumpanya’daydım. Şimdi de Semaver Kumpanya’da devam ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Semaver Kumpanya benim okulum diyorsunuz.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Evet, orası benim okulum. Semaver Kumpanya’yı seviyorum. İyi ki İstanbul’a gelmişim ve Işıl Kasapoğlu ile tanışmışım. Çünkü o insan bir yer açtı. Gençleri aldı ve bir yönüyle bir hareket başlattı. En taze, en enerjik insanlar bir araya geldi ve bir hikâye anlattılar. Işıl Hoca’nın dilini seviyorum ve bir ‘derdi’ olmasını seviyorum. Bu çok önemli. İnsanın her şeyden önce bir hikâyesi, bir sözü olmalı. Sanatın bu yönünü seviyorum. İşte Semaver Kumpanya da öyle bir tiyatro. Hep bir hikâyesi, bir sözü var ve o sözün üzerine oyun yapıyor. O yüzden Semaver kumpanya’dayım. Ödül alırken de Semaver Kumpanya’daki arkadaşlarıma teşekkür ettim. Benim için çok önemliler. Uzun süredir onlarla çalışıyorum. Onların her birinden başka başka şeyler öğrendim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Neler yapıyorsunuz orada?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Atölye yapıyoruz. Kendi aramızda tartışıyoruz. Kendimizi geliştiriyoruz. Birbirimizi şevklendiriyoruz. Okulun eksik kalan taraflarını orada tamamlıyoruz, gelişiyoruz, büyüyoruz. 90 yıl yaşasak da her gün yeni bir şeyler öğreneceğiz mesleğimizle ilgili. İşte Semaver bir fabrika, bir atölye. O atölyede bizler işleniyoruz. Eğer sinemada yapıyorsam, tabi büyük konuşmamak lazım hep böyle sözü olan, bir hikâyesi olan, derdi olan işler yapmak istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Hali hazırda Semaver Kumpanya’da ne sahneleniyor?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Üç yeni oyun var. Birisi İnfazcı, Tansu Biçer oynadı, diğeri Resm-i Geçit Öyküm Elif Erdoğan ile beraber oynadık, Serkan Keskin de yönetti. Bir de Brecht’in Cesaret Ana ve Çocukları’nı yaptık. Bu arada Murtaza devam ediyor. Tiyatroyla aynı ismi taşıyan Sait Faik’in öykülerini oyunlaştırdık. Gelecek yıl da başka projelerimiz var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Pekiyi bundan sonra tiyatro mu sinema mı?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;İkisi de bir arada gidecek. Tiyatro hep olacak hayatımda. O başka benim için. Sinema da gerçekten sevdiğim bir hikâye olursa elbette ki olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Takip ettiğiniz yönetmenler kimler?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Ben Tim Burton’ı çok seviyorum. Fantastik sinemayı seviyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yakında ne tür projeler var?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Televizyonda bir sit-com’da rol alacağım. Bunu da heyecanla bekliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Başka kimler var?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Hiç bilmiyorum. Ama böyle bir proje var. Ben de görüşmelere devam ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-4796653288156620145?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/4796653288156620145/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/04/nadir-sarbacak-ile-soylesi-taraf.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/4796653288156620145'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/4796653288156620145'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/04/nadir-sarbacak-ile-soylesi-taraf.html' title='Nadir Sarıbacak ile söyleşi (TARAF Pazar/26.04.2009)'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SfGZphdQ0OI/AAAAAAAAABo/Hq5EOEw10u8/s72-c/IMG_9149.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-1452108623620199681</id><published>2009-04-24T03:42:00.000-07:00</published><updated>2009-04-24T03:46:33.379-07:00</updated><title type='text'>Alper Kul söyleşisi (TARAF Pazar/19.04.2009)</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SfGYfViBczI/AAAAAAAAABg/KTUqC998qko/s1600-h/_MG_7605.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5328207498279220018" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 214px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SfGYfViBczI/AAAAAAAAABg/KTUqC998qko/s320/_MG_7605.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Dekorsuz bir sahne, üzerinde kırmızı bir bornozla oradan oraya koşan, hararetle bir şeyler anlatan bir adam ve anlattıklarına katıla katıla gülen bir kalabalık. Alper Kul kadın-erkek ilişkisini anlattığı tek kişilik oyunu Mağara Adamı ile İstanbullu tiyatroseverleri deyim yerindeyse kırıp geçiriyor. Gösterildiği 35 ülkede 10 milyonunu üzerinde izleyiciye ulaşan ve otoritelerin ‘bir komedi fenomeni’ olarak nitelendirdiği oyun hakkında, Alper Kul ile konuştuk&lt;br /&gt;Oyun 35 ülkede 17 dilde gösterildi ve bu büyük bir başarı. Siz de bu başarılı oyunu Türkiye’ye uyarladınız ve şimdi BKM’de sergiliyorsunuz. Böyle bir projede rol almak nereden aklınıza geldi?&lt;br /&gt;Beni mutlu eden ve tekstin sağlamasını yapan şey oyunun 35 ayrı ülkede gösterilip 10 milyon seyirciye ulaşması. 35 ülke 35 ayrı kültür demek. 17 ayrı dil demek ve bu duyguların 17 farklı şekilde ifadesi anlamına geliyor. Oyunun uyarlamasını yaparken, dünya prodüktörü Ralph’e “uyarlamayı biraz yerelleştirmem lazım” dedim. Ralph de bana “Ben geçen hafta Kore’den geldim. Önceki hafta Portekiz’deydim. Ondan önceki hafta da Yunanistan’daydım. Evet, her birinin kültürü diğerlerinden farklıdır ama kadınlar erkek bundan 25 bin yıl öncesinden başlayarak günümüze kadar herhangi bir coğrafyada farklılık göstermez” dedi. Bence Ralph çok haklı. Türk kadınıyla Koreli kadının ‘id’inde sakladığı ve günümüze taşıdığı davranışlar ve alışkanlıkları aynıdır, erkeğinki de aynıdır. Bu iki yaratığın anlaşma ihtimali hiçbir zaman yoktur, zaten olamaz.&lt;br /&gt;Bu durumda Kore’dekiyle aynı oyunu mu izliyoruz?&lt;br /&gt;Ana çatıdan zaten vazgeçemeyiz çünkü Taş Devri’nden günümüze kadın ve erkek çocukluğunda da ergenliğinde de farklıdır. Erkek çocuk, çocukluğunda topaç ve misket oynar. Bunlar primitif oyunlardır. Çok basittir, bir erkeğin anlayabileceği kadar basittir. Kız çocukları ise evcilik oynar. Zaten ileride evlenip çoluk çocuğa karışacaksın. Bu acele niye?&lt;br /&gt;Kadınlar erkeklere göre karmaşıklardır mi diyorsunuz?&lt;br /&gt;Karmaşık demek aza indirgemek olur. Kadınların yazılımları çok farklı, erkeğinki çok basit. Kadınlar çok şey yapabiliyor, tarih öncesinde de öyle. Erkek sadece avcılık yapabilirken kadın toplayıcılık yapıyor. Yiyecek topluyor, faydalı bitki topluyor, şifa dağıtıyor. Bir anlamda şaman ve Tanrı yerine geçiyor. Öbür taraftan kadın çocuk doğurabiliyor. Düşünsenize yanınızda birisi bir insan doğuruyor. O Tanrı olabilir ancak. İnanılmaz bilgileri aklında tutabiliyor. Erkek hiçbir şey yapamıyor. Kadın yaradılışta daha donanımlı yaratılıyor. İster bunu Darwin teorisiyle açıklayın, ister inanan, “Yaradan öyle yarattı” desin. Şöyle bir gerçek var ki, eşit şartlarda yaratılmamış ya da evrimini eşit tamamlamamış iki cinsten bahsediyoruz. Erkekler hâlâ evrimlerini tamamlamaya çalışıyorlar.&lt;br /&gt;Bu erkeklere biraz haksızlık değil mi?&lt;br /&gt;Hayır, değil. Erkek, bir tek avcılık yapabiliyor. Ve tabii kadın olağanüstü şeylerini yapabilsin, işlerini yapmaya devam edebilsin diye ona güvenli bir ortam sağlamaya çalışıyor. Askeri güç, başka hiçbir özelliği yok.&lt;br /&gt;Hâlâ öyle mi peki?&lt;br /&gt;Hâlâ öyle! Çünkü bu güvenlik durumunu oluşturmak şartları hâlâ değişmiş değil. Bakın, nerenizi çalıştırırsanız orası gelişir. Kadın aynı anda birden çok iş yapıyor ve bu algılarını, duygularını geliştiriyor. Erkek de sadece onu koruma içgüdüsüyle yaklaşıyor. Hiçbir erkek bunu yadsıyamaz ki eninde sonunda erkeklerin güdüleri sevdiğimiz insanı uyurken ona baktığında onu korumak kollamak, güvenlik alanı sağlama güdüleri üzerine kurulu. Çocuğunu karını, aileni korumak istiyorsun. Kadın da onun devamını sağlamak istiyor. Çok ilkel dönemlerden kalan ‘id’lerimiz, güdülerimiz hâlâ karşımıza çıkıyor. İşte biz de bunun komik yanını ele alıyoruz. Baştan aşağıya bu tahlili komik yönüyle ele alıyoruz. Erkek avcı olduğu için televizyon izlerken başka hiçbir şey yapamıyor. Gazete okurken konuşamıyor.&lt;br /&gt;Bunlar da oyunun en komik kısımları…&lt;br /&gt;Evet bu bölümlerde yüksek alkış alıyoruz. Kadın toplayıcılıktan kalma bir alışkanlık olarak alışveriş yapmayı seviyor. Dokunmak gibi bir duyuları var. Dokunmayı çok seviyorlar ama bu bize hiçbir şey ifade etmiyor. Aynı anda birden çok şey fark edebiliyorlar, biz direkt istediğimiz şeyi dile getiriyoruz. Ama kadın dolaylı yollardan bunu dile getiriyor bu yüzden biz bir şey söylediğimizde alt metninde bir şeyler arıyor.&lt;br /&gt;Oyunu izlerken bir yandan da göz ucuyla etraftaki çiftlerin tepkilerini izledim. Gerçekten de oyun çiftleri birbirine yaklaştırıyor.&lt;br /&gt;Evet, biz biraz arabulucu bir kurum gibi olduk. Gerçekten oyunu izleyen kadın, “Aaa sadece benim adamın hödüklüğü değilmiş bu. Hepsi böyleymiş” diyor. Erkek de aynı şekilde “Bütün kadınlarda bu varsa o zaman ben en güzelini bulmuşum, niye ondan vazgeçeyim” diyor. Böylece çiftleri yaklaştırıyoruz ve bu yönde feedback’ler alıyoruz. Bana birçok e-mail geliyor. Zaten Amerika’da gösterildiği süre içerisinde de aile terapistlerinin, evlilik terapistlerinin evlilikte kötü giden şeylerden kurtarma amaçlı önerdikleri bir oyunmuş. Burada da herhalde o yolda gidecek.&lt;br /&gt;Ve kapalı gişe oynuyorsunuz…&lt;br /&gt;Evet, beşinci oyun olmasına rağmen kapalı gişe oynuyoruz.&lt;br /&gt;Turne düşünüyor musunuz?&lt;br /&gt;Tabii, şuanda bir Kanada’mız var. Almanya turnemiz var, Türkiye yazın olacak. Arada turnelerde Almanya’ya gidip geleceğiz.&lt;br /&gt;Bu oyun dışarıdan menşeli bir oyun olmasına rağmen, kimi oyunlarda olduğu gibi tercüme kokmuyor.&lt;br /&gt;Evet, bunun için çok uğraştım. Bir aylık bir uyarlama süreci oldu. Zaten oyun bunun imkânını sunuyor. Ezberlenmiş bir tekstle de oynamıyorum. Mağara Adamı interaktif bir oyun, belli limanlar var, oralara sığınıp, çatıyı bozmadan devam ediyoruz. Çatının altında da erkeğin ve kadının her dönemiyle ilgili dört beş tane alternatif hikâyemiz var, birinden başlayıp, birbiri ardına tabi izleyiciden gelen tepkiyle oynuyoruz. O kadar çok örnek var ki…Her gün yaptığımız ve fark etmediğimiz.&lt;br /&gt;Hikâyelerden biraz örnek verebilir misiniz?&lt;br /&gt;Erkekler, erkek erkeğe otururken göz temasından kaçınırken kadınların yan yana oturup mümkünse ten temasıyla , iç içe oturmalarından başlayarak bunu tarihsel süreç içerisinde bir yere konumlandırıyorsanız, seyirci izlediği yerden kendini sobelenmiş gibi izliyor.&lt;br /&gt;Bir de çok hareketli bir oyun, oradan oraya koşuyorsunuz, atlıyorsunuz, zıplıyorsunuz…Açıkçası ben sizi izlerken yoruldum.&lt;br /&gt;Evet, hareketli bir oyun, haftada bir kere oynamama rağmen kilo verdim. İzleyicinin algılarını yormamız gerekiyor ki sıkılmasın. Sahnede dekor yok, sahnede sadece konuşan bir adam var. İzleyici bir süre sonra yorulup dağılabilir, ilgi alanı başka yere kayabilir. Hareketi bilinçli olarak tercih ediyorum. Örneğin ben bu oyun için sigarayı bıraktım. İster istemez provalara başladıktan sonra bünye sigarayı reddetti zaten. Çok fazla bir efor sarf ediyorum.&lt;br /&gt;Peki ya efektler, umulmadık bir anda ses efektleri yapıyorsunuz&lt;br /&gt;İzleyicinin hayal kurmasına yardımcı olabilecek her şeyi denemekten yanayım. Örneğin cinsellikte erkekte tek bir erojen bölge vardır, kadında binlerce, ki sayamazsın bunu. Bunun taş devrinden başlayarak günümüze dek hiç değişmediğini iddia ediyoruz ve hemen akabinde o dönemden, 25 bin yıl önceden bir karakteri oynuyorsun; bir mağara adamını ve bir mağara kadınını. Şimdi komik bir şey oynuyoruz ama biraz da hayal gücünü rahatlatabilmek için izleyicide o döneme dair, en azından aşağı yukarı hayvan ve doğa efektleriyle ambiansı sağlamlaştırmak, habitatı hayal ettirmesini sağlıyoruz. İşte mamut taklidi yapıyoruz. Fil ya da dağ aslanı taklidi yapıyoruz.&lt;br /&gt;Bu sesleri gerçekten canlı performans mı? Yani gerçekten bu sesleri siz mi çıkartıyorsunuz?&lt;br /&gt;Evet, bu sesleri benim çıkardığıma kimse inanmıyor. Hatta babam bile! Ama bu sesleri ben çıkartıyorum.Bunun için bol bol çizgi film izledim. Çalışınca oluyor. Bir hindiyi oynamak bir oyuncu için çok eğlenceli oluyor.&lt;br /&gt;Oyunda bir de ‘Kirli Don Tanrısı’ var…&lt;br /&gt;Evet, ama bunu şimdi burada anlatmayayım, izleyici oyuna gelince görsün.&lt;br /&gt;Bir de yakın bir arkadaşınızı anlattığınız bölüm var. Adı Motor muydu?&lt;br /&gt;Evet, en çok alkış alan bölümlerden biri bu! Buna biz de çok şaşırdık. Gerçek hayatımdan bir parça bu, arkadaşın adı Ahmet, Motor Ahmet deriz biz ona! Hiçbir kız arkadaşım onu sevmez ve görüşmemi istemez. Ben de diyorum ki evet o tam bir ayı ama o hep bir ayı! Onunla yaşadığımız birkaç hikâyeyi anlatıyorum ve “25 bin yıl önce olsaydı motor Ahmet’le bir ormanda yürürken muhtemelen başımıza şu gelir” diye başladığım sahne en çok kahkaha alan sahne oluyor.&lt;br /&gt;Arkadaşınız biliyor mu bunu peki?&lt;br /&gt;Tabi, geldi ve oyunun tam ortasında “Yeteeer!” diye bağırdı! Onun yeter demesi ayrı bir alkış aldı.&lt;br /&gt;Biraz da diğer projelerinizden bahsedersek, son dönemde rol aldığınız iki film aynı anda vizyona girdi; Gölge ve Güneşi Gördüm…&lt;br /&gt;Bunların içinde en çok keyif alarak, en çok haz aldığım iş, Mehmet Güreli’nin Gölge filmi. Mehmet Güreli benim arkadaşım, ağabeyim. Saygıda kesinlikle kusur etmeyeceğim bir yere koyduğum bir insan ama aynı zamanda onunla konuşacağım yakın bir dostum. Onun çektiği bir filmde zaten dönem arkadaşlarım, Kaan, Serkan, Görkem, Memet Ali var. Zaten hep beraber yemek yiyip, gezdiğimiz insanlar. Bunu film çekmekten ziyade güzel bir anı paylaşmak gibi görüyorum. Ömür boyu çocuklarıma anlatacağım hikâyeler biriktirdiğim bir set oldu. İçinde bulunmaktan çok haz duyduğum, keyif aldığım bir ekip, ben zaten onlardan çok şey öğreniyorum. İçinde olmak için mesai harcadığım bir ekip. Böylede bir film çektik, başka da film çekebiliriz. Muhtemelen beraber yaşlanabileceğimiz bir ekip. Böyle kıymetli nisanları bulunca ve yıllar da sağlamasını yapınca o zaman tamam diyorsun.&lt;br /&gt;İleride başka proje var mı?&lt;br /&gt;Bir çok var. Ben yazmaya başladım son bir buçuk yıldır. Mağara Adamı da bunun gelişim sürecinde ortaya çıktı. Sinema senaryoları yazdım, iki tanesi yakında çekilecek. Şuanda hangileri olduğunu söyleyemiyorum. Televizyondan uzak kaldım bu aralar. Bilinçli bir tercih oldu bu. Kınalı Kar ve Aşka Sürgün’ü çektim. Biraz zaman girmesi gerekiyor araya. Ama yakın zamanda televizyondaki projelerde de rol alacağım. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-1452108623620199681?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/1452108623620199681/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/04/alper-kul-soylesisi-taraf-pazar19042009.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/1452108623620199681'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/1452108623620199681'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/04/alper-kul-soylesisi-taraf-pazar19042009.html' title='Alper Kul söyleşisi (TARAF Pazar/19.04.2009)'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SfGYfViBczI/AAAAAAAAABg/KTUqC998qko/s72-c/_MG_7605.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-423959022638913586</id><published>2009-04-17T03:34:00.000-07:00</published><updated>2009-04-17T03:46:37.103-07:00</updated><title type='text'>İki kafalı yönetmen: Coen Kardeşler (TARAF Pazar)</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SeheBf_oOgI/AAAAAAAAABY/sxYOYOCqKYo/s1600-h/coenbrothersqw0.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5325609939226868226" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 308px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SeheBf_oOgI/AAAAAAAAABY/sxYOYOCqKYo/s320/coenbrothersqw0.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;DERLEYEN: BERFİN VARIŞLI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kardeş dayanışmasının belki de en çarpıcı örneği onlarınki...Yıllardan beri el ele verip kendi kulvarlarında en iyisini yapıyorlar. Genellikle kapkara kalın çerçeveli gözlükleri tercih ediyorlar. Dediklerine göre oldukça sade ve basit bir hayat yaşıyorlar. Kıvırcık saçları dışında fiziksel olarak birbirlerine çok da benzemeseler de ruhlarının aynı olduğu apaçık ortada. Bu aynılık hali bakışlarına hatta gülümseyişlerine dahi yansımış durumda. Yüzlerinden o alaycı biraz da küçümseyen gülümseyiş eksik olmuyor. Tüm dünyanın pür dikkat izlediği ödül törenlerinde dahi başarılarının haklı hediyesini alırken takındıkları o ‘kimse umrumda değil, hatta bu ödül bile...Ben işimi yapıyorum’ tavrı hep yanlarında. Ancak o kadar başarılılar ki bu küstahlık sınırlarını zorlayan tavır bile gözümüze batmıyor ve onları öyle kabulleniyoruz. Öyle ki fragmanın sonunda pat diye karşımıza çıkan ‘Bir Coen Kardeşler Filmi’ ibaresini görünce akan sular duruyor, konusu ne olursa olsun, oyuncuları kim olursa olsun o film aklımızdaki ‘bir an evvel izlenmesi gereken fimler listesine’ giriveriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aralarında üç yaş var. Küçük kardeş Joel 29 Kasım 1954, abisi Ethan 21 Eylül 1957 doğumlu. Minesotalı Yahudi bir ailenin iki oğlu Cohen kardeşler. Babaları Edward Coen Minnesota Üniversitesi’nde ekonomi anneleri Rena Coen ise aynı eyaletteki St. Cloud Üniversitesi’nde sanat tarihi profesörü olarak görev yapıyor. Henüz küçük bir çocukken harçlıklarıni biriktirerek aldıkları kamera ile amatörce kısa filmler çeken ikiliden Joel, liseyi bitirir bitirmez bu işin okulunu okumak için New York Üniversitesi Sinema Bölümü’nün yolunu tutmuş. Ethan ise kendi deyimiyle ‘sadece eğlenceli bulduğu için’ Princeton Üniversitesi’nin felsefe bölümünü bitirmiş.&lt;br /&gt;1980’lerin başlarında, Joel, kült filmleriyle ün salmış yönetmen Sam Raimi’nin yanında editör olarak işe başlar. Bu adım iki kardeşin profesyönelliğe ilk adımlarını atışları bakımından önem taşıyor. Zira 1984’te ilk filmleri Kansız/ Blood Simple vizyona giriyor. Blood Simple’ın Joel için ayrı bir önemi de var zira 1993’te hayatını birleştirmek için evet dediği aktris Frances McDormand’la bu filmin setinde tanışmış. Blood Simple’dan üç yıl sonra gösterime giren Nicolas Cage ve Holly Hunter’ın başrollerini paylaştığı Raising Arizona’da da beraber çalışan Coen Kardeşler, ilk başlarda birlikte çalışma fikrini akıllarından bile geçirmediklerini ancak zaman ilerledikçe birbirlerini tamamlayacak daha iyi bir partner bulamadıkları için bu yolda devam ettiklerini vurguluyor.&lt;br /&gt;Coen Kardeşlerin filmlerinin künyesine bakıldığında, istisnasız hepsinde kurgu kısmının karşısında yazan Roderick Jaynes ismi dikat çekiyor. Bu ismi var cismi yok kahraman kim diye sormayın çünkü Roderick Jaynes, Coen Kardeşlerin kullandığı takma bir isimden başka bir şey değil! Öyle ki bu hayali kahraman Fargo ve İhtiyarlara Yer Yok / No Country for Old Man de iki defa Oscar’a aday gösterilmiş!&lt;br /&gt;1990’lı yıllarda sırasıyla Miller Crossing (1990), Altın Palmiye Ödülü’ne layık görülen Barton Fink (1991), beklenen başarıyı yakalayamayan Bir Şirket Komedisi/The Hudsucker Proxy (1994), en iyi özgün senayo ve en iyi yönetmen dallarında akademi ödülünü kazanmasının yanı sıra No Country For Old Man filmi gösterime girinceye kadar en popüler Coen filmi olarak tarihe geçen Fargo (1996) ve 1998’de gösterime giren Big Lebowski ile gündemde kalmayı başardı.&lt;br /&gt;23 yıla 14 film sığdırmayı başaran Coen Kardeşler 2000’li yılların başlarında da hızlarını kesmeden başarılı yapımlara imza atmaya devam ettiler. 2000’e Neredesin Birader?/O Brother Where Art Thou? ile merhaba diyen Coen Kardeşler’in 2003’te gösterime giren ve George Clooney ve Cathrine Zeta-Jones’un başrollerini paylaştığı romantik komedi türündeki Dayanılmaz Zulüm/Intolerable Cruelty adlı filmleri gişede büyük başarı yakaladı. Bu filmin yankıları devam ederken gösterime giren Kadın Avcıları/The Ladykillers (2004) adlı film sinema dünyası için bir sürpriz oldu zira bu kadar kısa içinde Coen Kardeşlerin ikinci bir filmi bitirmeleri beklenmiyordu. İkilinin yakın arkadaşı ve birçok filminde başrol oynamış olan George Clooney, ard arda gelen bu iki yapım için “Tamam farklı bir şey yakalamak istediler ancak artık eski formlarına dönmelerinin zamanı geldi” yorumunu yapmıştı. Clooney’in dediği gibi de oldu; geçtiğimiz yıl beyaz perdeye deyim yerindeyse bomba gibi düşen No Country For Old Man ile eski çizgilerine geri döndü Coen Kardeşler ve bu filmle Akademi Ödülleri’ni toplamakla kalmayıp yıla damgalarını vurmayı da başardılar.&lt;br /&gt;Burn After Reading’e gelince...ABD’de çoktan gösterime giren ancak bizim 29 kasımdan itibaren izleyebileceğimiz Burn After Reading, gerek konusu gerekse başrol oyuncuları nedeniyle oldukça ses getirdi. Bir de Coen Kardeşler imzası olunca film bir anda tüm dünyanın ilgisini çekti. Filmde artık Coen Kardeşler filmlerinde görmeye alışık olduğumuz George Clooney ve Frances McDormand’ın yanı sıra ilk kez bir Coen Kardeşler filminde boy gösteren Brad Pitt, Tilda Swinton ve John Malkovich rol alıyor. “Bu filmi çekerken en zorlandığımız husus bu kadar ünlü ve yoğun oyuncuyu aynı anda bir araya getirmek oldu” diyen Ethan Coen, Burn After Reading fikrinin No Country for Old Man’den çok daha önce geliştiğini ancak bütün oyunculara uygun olan zamanı bir türlü bulamadıklarını belirtiyor. Burn After Reading için tipik bir Amerikan filmi dersek sanırım yanılmayız. Washington DC’de geçen filmde modern Amerikan yaşam tarzının hemen hemen bütün öğelerini görmek mümkün; spor salonu ve spor hocaları, estetik ameliyat, internette flört ve daha neler neler…&lt;br /&gt;Eski bir CIA üst düzey yetkilisi olan Osbourne Cox (John Malkovich) içki probleminin ortaya çıkması sonrasında görevinden istifa eder. Cox’un uzun süredir sorunlar yaşadığı eşi Katie (Tilda Swinton) gizli bir ilişki yaşadığı aşığı Harry Pfarrer (George Clooney) ile bir olup Cox’a ait olan ve içinde ‘çok gizli’ devlet sırlarının bulunduğu bir CD kopyalar. Ve bu CD saf hatta aklı az olarak nitelendirilebilecek bir fitness eğitmeni olan Chad Feldheimer (Brad Pitt)’in eline geçer. Feldheimer kendisi gibi spor salonunda eğitmenlik yapan Linda Litzke’nin (Frances McDormand)çok isteyip de bir türlü gereken parayı bulamadığı için yaptıramadığı estetik ameliyatın ücretini karşılamak için Cox’a şantaj yapar. Ancak Cox bu iki kafadarın sandıklarından daha dişli çıkacaktır. CD’yi Rus Konsolosluğu’na teslim eden Litzke, Rus yetkililerin daha fazla bilgi istemesi üzerine Pfarrer’le birlikte gizlice Cox’un evine girer. Son dakikasına kadar soluksuz izlenecek bu eğlenceli filmin içlerine sindiğini anlatan Ethan Coen, “Senaryodan önce filmimizde rol alacak aktörlerin listesini yaptık ve senaryoyu onların üzerinden yazdık” yorumunu yapıyor. Orta yaşlı insanların orta yaş bunalımlarından kurtulmak için sarfettikleri çabayı anlatmaya çalıştıklarını ifade eden Joel ise, izleyicinin kafasında oluşabilecek soru işaretlerini silmeye çalışırcasına “Biz de orta yaşlı insanlarız ama filmdeki karakterlerin yaşadığı türden sorunlar yaşamıyoruz. İzleyenler yanlış anlamasın” yorumunu yapıyor. Telegraph’a konuşan Brad Pitt senaryoyu çok beğendiğini belirterek “Coen’ler çok iyi yazarlar. Senaryoyu okuduğumda filmde rol almayı kabul ettim” şeklinde konuşuyor.&lt;br /&gt;Kuşkusuz geçtiğimiz yıl Coen Kardeşler için oldukça şanşlı bir yıldı. Bir yandan No Country For Old Man’le dört Oscar kazanan yönetmenlerin Burn After Reading’in gişede yakaladığı başarı nedeniyle yüzleri gülüyor. Coen’lerin sıradaki projesi ise Serious Man. Hemen belirtelim ABD’de gelecek yıl gösterime girmesi planlanan Serious Man 1967’de yaşamış Minnesota’lı Yahudi bir akademisyen aileyi konu alması bakımından Coen Kardeşler’in bir otobiyografisi özelliğini taşıyacağı söyleniyor. Ancak Kardeşler filmin yalnızca konseptinin doğup büyüdükleri çevreyle benzerlik taşıdığını, kendi hayatlarıyla uzaktan yakından alakalı olmadığı konusunda ısrar ediyor. Kim halkı? Hep birlikte izleyip göreceğiz. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-423959022638913586?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/423959022638913586/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/04/iki-kafal-yonetmen-coen-kardesler-taraf.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/423959022638913586'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/423959022638913586'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/04/iki-kafal-yonetmen-coen-kardesler-taraf.html' title='İki kafalı yönetmen: Coen Kardeşler (TARAF Pazar)'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SeheBf_oOgI/AAAAAAAAABY/sxYOYOCqKYo/s72-c/coenbrothersqw0.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-6259284596901578405</id><published>2009-04-17T03:30:00.000-07:00</published><updated>2009-04-17T03:34:36.249-07:00</updated><title type='text'>Cristine Rodero Söyleşisi (TARAF Pazar)</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SehbNmNMZMI/AAAAAAAAABQ/gpIK6uu_Icc/s1600-h/1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5325606848517924034" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 242px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SehbNmNMZMI/AAAAAAAAABQ/gpIK6uu_Icc/s320/1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Bir Magnum Sanatçısı &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Milli Reasürans Sanat Galerisi Cervantes Enstitüsü’nün işbirliğiyle “Kuşaklararası Geçiş” adında bir fotoğraf sergisi düzenledi. 4-27 Şubat tarihleri arasında açık olacak sergide, dünyanın dört bir yanından fotoğrafçıların eserleri meraklılarıyla buluşuyor. Sergiye katılan sanatçılardan Magnum fotoğrafçısı Cristina Garcia Rodero ile konuştuk&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle Türkiye’ye hoş geldiniz…Bu ilk gelişiniz mi?&lt;br /&gt;Hayır, Türkiye’ye ilk ziyaretimi 1972 yılında gerçekleştirdim. Bu ikinci gelişim.&lt;br /&gt;Yine İstanbul’a mı gelmiştiniz?&lt;br /&gt;Evet, Complutense Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi mezunları olarak İstanbul’a bir gezi düzenlemiştik. Bu vesileyle güzel ülkenizi görme şansım olmuştu.&lt;br /&gt;Peki, o ziyaretinizde hiç fotoğraf çektiniz mi?&lt;br /&gt;O zamanlar oldukça amatördüm birkaç tane de olsa fotoğrafım var tabii. Ahşap evlerle dolu bir mahalleyi gezdiğimi hatırlıyorum. İspanya’dan çok farklı bir yerdi bu nedenle çok etkilenmiştim. O daracık sokakla ilgili ilginç bir anım var. Bir kadın evinin camından sarkmış aşağı bakıyordu. Çok çok güzel bir kadındı. Onun fotoğrafını çekmek istediğimde geri kaçıyordu. Onun haricindeki mahallenin diğer hanımları ise saçlarını tarayıp, fotoğraflarını çekmem için birbirleriyle yarışıyordu. Ancak benim isteğim o kadının fotoğrafını çekmekti. Sonunda kadını ikna ettim ve fotoğrafını çektim. Çok neşeli bir andı.&lt;br /&gt;Siz dünyanın en önemli fotoğraf ajanslarından Magnum’a üye olan bir fotoğrafçısınız. Bildiğim kadarıyla oldukça zor aşamalardan geçtikten sonra bu kuruma başvurular kabul ediliyor ve hali hazırda Magnum üyesi bir Türk fotoğrafçı yok. Örneğin Magnum serüveniniz nasıl başladı?&lt;br /&gt;Benim için Magnum üyesi olmak bilgelerle çevrili olmak anlamına geliyor. Aynı zamanda biliyorum ki ben ölünce, 50 yıl sonra dahi çalışmalarım kaybolmayacak, yaşayacak ve güvendiğim insanların ellerinde sergilenecek. Bir fotoğrafçı arkadaşımın teşvikiyle Magnum’a başvurdum. Kendimi bir basın fotoğrafçısı olarak görmediğim için ilk başlarda çok da ümitli değildim. İlk elemeleri geçtim. 2007 yılında adaylığım kabul edildi. Önümüzdeki mayıs ayında da son aşamayı vereceğim. Magnum’dan biraz bahsedecek olursak çünkü insanlar Magnum’u pek fazla tanımıyor. Magnum dünyanın dört bir yanından üyeleri olan bir fotoğraf ajansı. İki senede bir Magnum üyeleri ve adayları bir araya gelerek toplantılar düzenliyoruz. Bu toplantılarda daha çok fotoğrafçılıkla ilgili konuşuyoruz, öne çıkan yeni teknikleri ve metotları tartışıp bilgi paylaşımı yapıyoruz. Bu yılki toplantı Londra’da yapıldı. Bundan sonraki toplantı da ABD’de yapılacak.&lt;br /&gt;Haiti’den Endonezya’ya, Macaristan’dan Meksika’ya dünyanın dört bir yanını gezmiş bir fotoğrafçısınız. Bundan sonraki durak neresi olacak?&lt;br /&gt;Bu soruya şimdilik net bir cevap veremiyorum. Unu da söyleyeyim, daha gitmediğim bir çok ülke var. Örneğin İran bunların başında geliyor. Asya ve Afrika da görmek istediğim ülkelerdir. Ancak şu da bir gerçek ki yaşlanıyorum ve elimi çabuk tutmam lazım. Çok fazla vaktim kalmadı malesef. Şmdi patlama noktasındayım. Bu yüden değneğe düşmeden çekebildiğim kadar çok fotoğraf çekmek ve gezebildiğim kadar yer gezmek istiyorum.&lt;br /&gt;Tam tersine oldukça enerjik ve genç görünüyorsunuz...&lt;br /&gt;Teşekkür ederim. O zaman şöyle diyelim, bedenen yaşlıyım evet ancak ruhen çok gencim.&lt;br /&gt;Fotoğraf çekerken olmazsa olmazlarınız var mı?&lt;br /&gt;Bir kere fotoğrafını çektiğim kişiye ya da nesleye yakın olmalıyım. Onun sesini, nefesini ve kokusunu duymalıyım. Benim bir sözüm var, eğer kötü bir fotoğraf çektiysen bunun nedeni objene yeterince yaklaşmamış olmandır. Bu gerçekliği yakalamak için şarttır.&lt;br /&gt;Gerçekliği yakalamak adına hiç tehlike yaşadınız mı?&lt;br /&gt;Bunu en son yaptığım çalışmada yaşadım. Endonezya’da bir doğa tanrıçası için yapılan bir ritüel vardır. Bu ritüelde insanlar kendi etraflarında hızla dönerek transa giriyorlar. Daha gerçekçi fotoğraf çekebilmek ve o anı yaşamak için dönen insanlara çok yaklaştım ve trans halinde delice dönen insanların tekmeleri vücuduma isabet etti.&lt;br /&gt;1974’ten bu yana dünyayı geziyorsunuz. Eminim zihninizde o gezilerden kalan binlerce anı vardır. Bunlardan birini bizimle paylaşır mısınız?&lt;br /&gt;Tabii, hâlâ dün gibi hatırladığım binlerce an var aklımda. Genellikle insanların yaşadıkları acı ve üzüntüleri hatırlarım hep. Tabi bunun yanı sıra, insanların mutluluk anları da hep aklımda kalır. Mesela, Hindistan’daki Holi Şenliği bunlardan biri. Hindistanlılar Holi şenlikleriyle baharın gelişini kutlarlar. Milyonlarca insandan bahsediyorum. O şenlikte doğayı ve aşkı çok derinden hissedebiliyorsunuz. Şenlikte bir renk cümbüşü yaşanıyor adeta. Sarının, morun, yeşilin fuşyanın her tonu bir duygusal patlama gibi gözler önüne seriliyor. Yaşam patlaması gibi bir duyguya kapılıyorsunuz o şenliklerde. Kadınların erkeklerin gömleklerini yırttığı, dansların edildiği, insanların birbirinin üstüne kovalarca su boşalttığı anlar bu anlar. Bu festival kadın ve erkeğin temas edebileceği, buna uygun bir festival de aynı zamanda. Holi Şenliklerini bu nedenle hiç unutamam.&lt;br /&gt;Hindistan’ın yanı sıra, Kosova’yı da hiç unutamıyorum. İnsanların acıları, oluşturulan adeta yaratılan nefret çok etkiliyor insanı.&lt;br /&gt;Sizin bir de kitabınız var. Adı Saklı İspanya. Bu kitapta o tarihe kadar ürettiğiniz eserlerinizi sanatseverlerle buluşturdunuz…&lt;br /&gt;Bu eser beni muhabir ve fotoğrafçı olarak tanımlayan bir eserdir. Resim eğitimimi yeni tamamladığım 1972 yılında bu çalışmaya başladım. Amacım İspanya’nın bilinmeyenlerini ortaya çıkarmaktı. Ancak farklı etnik ve dinî toplulukların festivallerine katıldıktan sonra sadece bu festivalleri konu almanın daha iyi bir fikir olduğuna karar verdim. İspanyada her yıl yüzlerce festival yapılıyor.&lt;br /&gt;Yüzlerce festival mi?&lt;br /&gt;Evet, her şehirde yılda dört festival yapıldığını düşünürsek çok da abartmış sayılmam. Ancak, bu festivaller malesef ne yurt dışında ne de yurt içinde tanınıyor. Bunun nedenini anlamıyorum. Benim fotoğraf çekmeye başladığım dönemde, 1970’lerin başlarını kastediyorum, hükümet İspanya’ya farklı bir imaj vermek istemişti ve turist çekecek festivaller desteklenmeye başlandı.&lt;br /&gt;Sen Fermin festivali gibi festivaller mi mesela?&lt;br /&gt;Aynen öyle. Oysa ki Sen Fermin’in yanı sıra bizim yüzlerce festivalimiz var ve bu festivaller 500 yıllık bir geleneğe dayanıyor. Ancak hükümet bunları öne çıkarmak istemedi.&lt;br /&gt;Neden? Biraz daha açar mısınız?&lt;br /&gt;O yıllardaki devlet geleneğine aykırıydı bu törenler. Hükümet daha yumuşak ve tekil bir İspanya istiyorudu. En azından dışa böyle görünmeyi tercih ediyorlardı. Bu farklılıklar bir anlamda göz ardı edildi.&lt;br /&gt;1975 yılında ölen diktatör Franco’nun izleri diyebilir miyiz bu duruma?&lt;br /&gt;Evet aynen öyle!&lt;br /&gt;O dönemlerde bir anlamda özgürlüğünüz kısıtlandı ozaman...&lt;br /&gt;Benim yaptığımı yapmak için deli olmak lazım! İki vidası eksik bir fotoğrafçıyım ben! Şaka bir yana akıntıya karşı kürek çekmeyi seviyorum ve bunu da yaptım. Benimülkem zor zamanlardan geçti. Diktatörlüğün sanata getirdiği felaketlerden birincisi; İspanya dış dünya ile ilişkisini kesti. Bu ekonomimize büyük sekte vurdu. Savaş döneminden yeni çıkmıştık. Yeniden yapılanmak için paraya ihtiyaç vardı ancak bize yardım edecek kimse yoktu. Bunun dışında ülke çapında birçok aydın rejimin baskılarına dayanamayıp ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.&lt;br /&gt;Peki, hiç sansürlendiğiniz oldu mu?&lt;br /&gt;Bir keresinde kendi sanürümü kendim yaptım.&lt;br /&gt;Nasıl yani?&lt;br /&gt;Çok modern bir dergide bazı fotoğraflarım yayınlanmak istenmedi ve geri çevrildi. Dergini adını vermekte birsakına yok; adı Nueva Lente idi ve 1970’lerde çıkan bir dergiydi... Geri çevirilme gerekçesi olarak bana fotoğraflarınızda çıplaklığı “aşırı bir biçimde” kullanmışsınız denildi. Ben de çok sinirlendim. Eve geldim. Fotoğraflarım üzeride bir gece boyunca çalışarak kendi sansürümü kendim yaptım.Hani o bilinen basit siyah şeritlerden bahsediyorum. Ancak sansürlü fotoğrafları dergiye göndermek yerine arşivime koydum. Tabii ki bir daha da o dergiyle çalışmadım!&lt;br /&gt;Türk fotoğraf sanatçıları hakkında bilginiz var mı?&lt;br /&gt;Ara Güler’i tanıyorum. Kişisel olarak da tanışmışlığım var. İnanılmaz işler yapıyor. Onun dışında ne yazık ki çok fazla bir fikrim yok. Keşke Cervantes Enstitüsü’nün katkılarıyla gerçekleştirilen bu sergi gibi, İstanbul’a bir tur düzenlense ve böylece türk fotoğrafı da bu ayede tanınmış olsa. Türkiye’ye her yıl yüzbinlerced turiat geliyor ancak yurt dışında Türk fotoğrafıyla ilgili kimse pek fazla bir şey bilmiyor. Kültürünüzü daha çok tanıtmanız lazım. İspanyolca’da bir deyim var; Dağ Muhammed’e gitmiyorsa Muhammed dağa gelir. Aslına bakarsanız önünüzde çok büyük bir fırsat var. İstanbul Avrupa Kültür başkenti seçildi ve gelecek sene bu fırsatı çok iyi değerlendirmelisiniz. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-6259284596901578405?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/6259284596901578405/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/04/cristine-rodero-soylesisi-taraf-pazar.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/6259284596901578405'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/6259284596901578405'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/04/cristine-rodero-soylesisi-taraf-pazar.html' title='Cristine Rodero Söyleşisi (TARAF Pazar)'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SehbNmNMZMI/AAAAAAAAABQ/gpIK6uu_Icc/s72-c/1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-7180699531599478791</id><published>2009-04-17T03:28:00.000-07:00</published><updated>2009-04-17T03:30:50.608-07:00</updated><title type='text'>Montmarte'ın anartistleri: Bohemler (TARAF Pazar)</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SehaVJmUPhI/AAAAAAAAABI/bdBiaqBdDXs/s1600-h/bohemler.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5325605878765993490" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 170px; CURSOR: hand; HEIGHT: 254px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SehaVJmUPhI/AAAAAAAAABI/bdBiaqBdDXs/s320/bohemler.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;BERFİN VARIŞLI&lt;br /&gt;“Sanat ne kadar soylu, büyük, basit ve güzelse sanatçı o kadar küçük, küçümsenen, reddedilendir ” diye başlıyor Dan Franck’ın son romanı Bohemler. Paris’i anlatıyor kitap, daha doğrusu MontMarte’ı ve tabi MontMarte’ın değişmez sakinleri bohemlerini… Paris’in içinde olmasına rağmen Paris’ten ayrıdır MontMarte, tıpkı yavrusunu kucaklayan bir ana gibi yukarıdan, en tepeden kucaklar Paris’i. Bembeyaz zarif kilisesi Sacre-Couer ile bir bütündür MontMarte, kilise tarafından kutsanmışçasına tepeden ve biraz da kibirli bakar dünyaya…&lt;br /&gt;Dan Franck bohemleri MontMarte tepesinin anartistleri olarak tasvir ediyor. Anarşist ve artist kelimelerinin birleşimi olan bu kelime belki de bohemleri en iyi ifade eden kelimedir zira bohemler toplum düzenine zıt yaşarlar. Hepimizin başını ağrıtan gündelik işlerle uğraşmazlar. İşte bu yüzden çoğu zaman toplumdan dışlanırlar.&lt;br /&gt;Marjinaldirler, toplumdan soyut yaşarlar ama yapıtlarıyla topluma ışık tutarlar. Eserleri en şaşaalı, milyon dolarların zikredildiği açık artırmalarda alıcı bulsa da, ya da kristal bardak, gümüş çatal bıçaklarla servis yapılan pahalı avizelerle süslü salonlarda tartışılsa da onlar böyle bir yaşamdan uzaktırlar. Kimi zaman derme çatma bir kulübede, kimi zaman Seine nehrinin kıyısında kimi zaman da bir barda sabahlarlar. Toplum bir yandan onları dışlarken bir yandan da yapıtlarını alkışlar. Onlar ise bütün bu ikiyüzlülükten uzak kendi bildikleri gibi yaşamaya devam ederler. Tevazu olmazsa olmazlarıdır.&lt;br /&gt;Onlar şairdir, ressamdır, yazardır. Kimseye bir şeyleri beğendirmek değildir amaçları. Onlar sanat üretir, Franck’ın dediği gibi “sanatçı her şeyden önce sanat yapıtı üreten” değil midir? Picasso’nun mavi iş tulumlarından, Modigliani’nin başı boş yaşamından ya da Breton ve Aragon’un ortada bir neden yokken çıkardıkları bitmek tükenmek bilmeyen kavgalarından kime ne?&lt;br /&gt;MONTMARTE, MONTPARNASSE VE SAVAŞ&lt;br /&gt;Dan Franck’ın Bohemler’i “Monmarte’ın Makisi” adlı bölümle başlıyor. Bu bölümle Franck önce Montmarte’ı tanıtıyor okuyucuya. Montmarte ve Montparnesse tepeciklerinin birbirlerine nasıl nazire yaparcasına karşılıklı süzüldüklerinden bahsediyor. Sonra söz Seine ırmağına geliyor, “Modern sanatın bütün tarihinin Seine ırmağına akışı”nı tasvir ediyor. Küçücük bir köy olan Montmarte’ın sanata kattıklarını anlatıyor, katacakları hakkında da ipucu veriyor. Daha sonra Montparnasse giriyor tabloya. “Orada ressamdan çok edebiyatçı yaşardı” diyor Franck ve başlıyor anlatmaya. Seine’in öbür kıyısında kalan Montparnasse’ın 20. yüzyılın başlarında ahırların, ineklerin, keçilerin krallığı olduğunu, daha sonra peşi sıra açılan sanat akademilerinin Montparnasse’ın havasını bir anda değiştirdiğinden söz ediyor. Daha sonra konu bir anda Gustave Eiffel imzasını taşıyan La Ruche’e geliyor Çiçekler Yolu, Aşk Yolu ve Üç Silahşörler Yolu’nu da peşine takarak.&lt;br /&gt;Franck’ın rehberliğinde Montmarte ve Montparnasse’ta yaptığınız huzurlu gezinti, Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle sekteye uğruyor; 28 temmuzda Avusturya-Macaristan Sırbistan’a savaş açtıktan sonra tüm dünyayı kasıp kavuran savaş sonrasında 1 ağustos günü Fransa’da seferberlik ilan edilmiş ve bu bozulan bu politik atmosfer herkesi olduğu kadar bohemleri de derinlemesine etkilemişti. Eskiden insanın içini ısıtan müzik nağmeleri yükselen cafeler ve barlardan artık savaş çığlıkları yükselir olmuş, gelecekte kazanılacak olan zafer şimdiden kutlanılmaya başlanmıştı. Dönem Alman karşıtlığı dönemiydi. Sokaklarda “Berlin’e!” naraları yankılanıyordu ve bu durum Montmarte’ın bohem ruhuna hiç uymuyordu. Savaş montmarte anartistlerinin yapıtlarına da yansımıştı. Apollinaire Öldüren Şair’de Picasso’nun ağır toplar gizlediğini yazıyordu, ve bu ağır toplar Picasso’nun eline hiç yakışmıyordu…&lt;br /&gt;MONTMARTE’TA BİR GEZİNTİ&lt;br /&gt;Kitabı okurken sabahın erken saatlerinden itibaren Montmarte’ın hemen hemen her köşesinde kurulu tezgâhlarda, dumanı üstünde sıcacık leziz krepler geliyor akıllara. Ya da gün batmadan başlanan enfes Fransız şarapları eşliğinde yapılan sohbetler…İşte Dan Franck da Bohemler kitabında Montmarte’ın büyülü atmosferini, Montmarte’ın ev sahiplerini anlatarak okuyucularının gözler önüne seriyor. Kimine göre bir sefalet kimine göre kendilerine has bir lüks içinde yaşayan bohemlerin hayatlarını en ince ayrıntısına kadar anlatıyor bize Franck. Kimler yok ki kitapta? Picasso’dan Matisse’ye; Apollinaire’den Max Jacob’a, Tristan Tzara’dan Kiki’ye, Braque’tan Breton’a, Diego Rivera’dan Utrillo’ya, Modigliani’den Man Ray’e, sanata yön vermiş nice bohemin aşkları, dostlukları kimi zaman da kıskançlıkları kısacası hayatlarından kesitlerle bezeli bir kitap Dan Franck’ın Bohemler’i. Öyleyse Paris’i Paris yapan her şey bu kitapta dersek sanırız mübalağa yapmış olmayız.&lt;br /&gt;İsmail Yerguz’un dolaysız anlatımıyla Türkçe’ye çevrilen kitap Sel Yayıncılık tarafından Türkiye’deki okurlara ulaştırıldı. Tanıtım yazısında da değinildiği gibi Bohemler, modern sanatın doğum sürecini merak edenlerin ve bu süreci edebiyat tadında okumak isteyenlerin başucu kitabı olmaya aday bir kitap.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-7180699531599478791?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/7180699531599478791/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/04/montmarten-anartistleri-bohemler-taraf.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/7180699531599478791'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/7180699531599478791'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/04/montmarten-anartistleri-bohemler-taraf.html' title='Montmarte&apos;ın anartistleri: Bohemler (TARAF Pazar)'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SehaVJmUPhI/AAAAAAAAABI/bdBiaqBdDXs/s72-c/bohemler.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-3761990959300610717</id><published>2009-04-17T03:24:00.000-07:00</published><updated>2009-04-17T03:28:36.800-07:00</updated><title type='text'>Akira Kurosawa: İmparator (TARAF Pazar, )</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SehZz_jmPPI/AAAAAAAAABA/iY4v_wrNASE/s1600-h/KurosawaAtWork.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5325605309134552306" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 242px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SehZz_jmPPI/AAAAAAAAABA/iY4v_wrNASE/s320/KurosawaAtWork.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Derleyen: Berfin Varışlı&lt;br /&gt;Onun setinde her şey mükemmel olmalıydı. Gerçeğine en yakın görüntüyü yakalayabilmek için en az üç kamera ve ülkenin en deneyimli deyim yerindeyse işinin piri kameramanları görev almalı, oyuncular yeteneklerinin son damlasına kadar kullanıp hep ‘en iyi’yi başarmalıydı. Neden mi? Çünkü İmparator böyle istiyordu. Yaptığı her işin hakkını vermek istiyordu ve amacına ulaşmak için de her yolu mubah sayıyordu; dişe diş kana kan…Zaten İmparator lakabı da mükemmeliyetçiliğinden ileri gelmiyor muydu?&lt;br /&gt;Fırça darbeleriyle film yapan Akira Kurosawa…Doğup büyüdüğü Japonya’da hak ettiği yere bir türlü gelememiş, tüm dünyanın ayakta alkışladığı dahi yönetmen ve ressam. Japonlar kıymetini bilemedi ancak o bir gecede Japon sinemasını tüm dünyaya tanıtmayı bildi. 1951 yılıydı, Raşomon/Rashomon Hollywood başta olmak üzere Batı’nın sinema otoritelerinin dikkatini çekmeyi başardı. Aynı yıl Raşomon Venedik Film Festivali’nde Altın Ayı ödülüne layık görülecekti. Raşomon onun için bir dönüm noktasıydı. Artık sinema adına attığı her adım Batı’daki sinema otoriteleri tarafından dikkatle takip ediliyor, ve kimi zaman filmleri Batılı meslektaşlarına ilham kaynağı oluyordu. Kimi meslektaşları da filmlerinde barındırdığı Batı’ya ait öğeler, özellikler oyuncularından beklediği oyunculuk stili nedeniyle sert eleştirilere maruz kalıyordu. Ancak o bu eleştirilere kulak asmadan yoluna devam ediyor, ‘en iyisini’ ortaya çıkarma amacından taviz vermiyordu. Peş peşe gösterime giren Yedi Samuray/ Seven Samuray (1954), Yaşamak/Ikiru (1952) ve Koruyucu/Yojimbo (1961) filmleri ABD’li meslektaşları tarafından aslına sadık kalınarak yeniden yorumlanıyordu. 1960’da John Sturges Yedi Samuray’ı kendi yorumuyla tekrar yorumlamış ve Yedi Silahşörler/Magnificent Seven’i ortaya çıkarmıştı. 1964’te de Martin Ritt Raşomon’u kendi yorumuyla harmanlayıp Öfke/Outrage’ye hayat vermiş, Sergio Leone da Koruyucu’yu temel alarak Bir Avuç Dolar İçin/A Fistful of Dollars’i beyazperdeye taşımıştı. Koruyucu 1996’da da Walter Hill imzasıyla Son Adam/Last Man Standing olarak üçüncü kez karşımıza çıkacaktı.&lt;br /&gt;O ise dünya klasiklerinden esinlendiğini gizlemiyor, göğsünü gere gere çocukluğundan beri aşığı olduğu Dostoyevski, Shakespeare ve Maxim Gorki’ nin yapıtlarına ilham kaynağı olduğunu her seferinde açıklıyordu. Örneğin Kanlı Taht/Throne of Blood (1957) Macbeth’i, Ran (1985) ise Kral Lear’ı temel alırken, 1960’da gösterime giren Kötüler İyi Uyur/ The Bad Sleep Well Hamlet’le paralellik gösteriyordu.&lt;br /&gt;&lt;a name="Influences"&gt;&lt;/a&gt;[&lt;br /&gt;&lt;a name="Directorial_approach"&gt;&lt;/a&gt;Marjinal sinema tekniğiyle hep farklıydı Kurosawa. Filmindeki sahneler onun için bir tablodan farksızdı. Tıpkı bir tabloyu seyreder gibi oyuncularını belli bir mesafeden izler, yönetir; kameraları da alışılmışın çok uzağına yerleştirirdi. Böylece oyuncuların gerçeğe daha yakın bir performans kaydedeceklerine inanırdı. Aklında yer eden sahnelerin eskizlerini çizmekten de geri durmazdı Kurosawa.&lt;a name="Influence"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Sahneleri tek seferde çekmeyi tercih ederdi. Defalarca tekrarlanan sahnelerin gerçekliğini kaybettiğinden yakınırdı hep. Oyuncularının da bu konuda özenli olmasını beklerdi. Onun için film çekmek bir ibadetti ve o kostümünden ışığına kadar filmin her detayı üzerine kafa yorar, ter döker ve sonunda film bitip izleyiciyle buluşunca rahata ererdi. Bundan yıllar önce Japon filmleri üzerine sayısız kitap yazan Donald Richie ile yaptığı bir mülakatta, Richie’ye “Sanırım bütün filmlerimin ortak bir içeriği var. Bir film yapmadan önce oturup düşünüyorum; ‘neden insanlar beraberken daha mutlu olamıyorlar?’ diye...İşte bütün filmlerimin içeriği oluşturan soru bu...”&lt;br /&gt;Filmin kusursuz olması konusunda ne kadar sertse, oynucularına karşı tavırları da bir o kadar yumuşaktı. Yıllardır asistanlığını yapan Shiro Miroya, Kurosawa’nın hayata gözlerini yumduğu yıl olan 1998’de New York Times’a büyük ustayla ilgili verdiği bir mülakatta, “Gerçekten çok ilginçti. ‘Yağmuru istediğim gibi yağdıramadınız’ diye bağıran adam oyuncularına gelince o kadar kibardı ki, inanılır gibi değil…” Hal böyle olunca oyuncuları da Kurosawa’ya gün geçtikçe daha büyük saygı duyuyor, sadakatleri gün geçtikçe artıyordu. Kuşkusuz Kurosawa’nın en sadık oyuncusu Toshiro Mifune’dü. 1948-1965 yılları arasında çektiği 17 filmde rol alan Mifune 1965’te gösterime giren Red Beard filminde Kurosawa’yı yalnız bırakmış ve ikilinin arasına kara kedi girmişti. O tarihten sonra Mifune bir daha Kurosawa işmzalı hiçbir filmde boy göstermemişti. Kurosawa da 1965’ten sonra deyim yerindeyse sinemaya küsmüş, önündeki 28 yıl boyunca sadece altı film yaparak hayranlarını bir bakıma hayal kırıklığına uğratmıştı. Yine de kariyerinin en iyi filmleri arasında gösterilen Ran (1985) ve Kagemusha (1980) bu yıllarda izleyiciyle buluşmuştu. Usta’nın son iki filmi Ağustosta Rapsodi/ Rhapsody in August (1990) ve Madadayo (1993) her ne kadar eski filmleri kadar ilgi görmese de Kurosawa’nın Hollywood yönetmenleri üzerindeki etkisi devam etmekteydi. Kurosawa 1998’de hayata gözlerini yumduğunda Amerikan film endüstrisi tarafından en çok taklit edilen yönetmen olarak tarihe geçti.&lt;br /&gt;Kurosawa’dan yönetmenlikle ilgili kısa notlar&lt;br /&gt;(Kurbağa Yağı Satıcısı kitabından)&lt;br /&gt;Sinemaya özgü bir güzellik vardır. Bu güzellik ancak bir filmle ifade edilebilir ve iyi bir film çalışmasında bu güzelliği hissedersiniz.&lt;br /&gt;......&lt;br /&gt;Bir yönetmenin görevleri, oyuncuların yönlendirilmesi, kamera, seslendirme, dekor, müzik montaj ve dublaj aşamalarının tamamını kapsar. Sonunda bütün bu fonksiyonlar yönetmenin elinde toplanır.&lt;br /&gt;.......&lt;br /&gt;Ben provalara oyuncuların soyunma odalarında başlarım. Önce replikler, sonra yavaş yavaş hareketlere geçerim, fakat bu provaları başından itibaren kostümlü ve makyajlı yaparım. Daha sonra her şeyi sette tekrar ettiririm.&lt;br /&gt;…….&lt;br /&gt;Bir oyuncunun yapabileceği en kötü şey, biryerlerde kameranın olduğunu bilmesidir. Çoğu zaman oyuncu “Motor” sesini duyunca gerginleşir ve doğal hareket etme yeteneğini büyük ölçüde kaybeder. Oyuncunun bilinçaltındaki bu gerilim, dışarıdan bakınca hemen fark edilir. Onun için daima karşınızda oynayan insanla konuşun derim.&lt;br /&gt;……..&lt;br /&gt;Ben çoğu zaman bir sahnenin çekiminde birden fazla kamera kullanırım. Bu alışkanlığım Yedi Samuray filminin çekimi sırasında başlamıştı. Çünkü eşkiyaların bardaktan boşanırcasına bir yağmur altında köye saldırdıkları sırada, sahnede neler olacağını anlamak olası değildi. Geleneksel yöntemlere göre tek kamerayla çekmeye kalksaydım, aynı hareketin bir daha olup olamayacağını garanti edemezdim.&lt;br /&gt;Bir film yönetmeye başladığım andan itibaren sadece müziği değil, aynı zamanda ses efektlerini de düşünmeye başlarım. Çekimlere başlamadan önce nerede nasıl bir müzik ya da ses efekti istediğimi planlarım.&lt;br /&gt;……..&lt;br /&gt;Bana sorarsanız, renkli fimlerdeki ışık, siyah beyaz filmlerdeki gibi olmalı. Renkler o kadar canlı olmasa da, gölgelerin ortaya çıkması ayrı bir güzellik verecektir. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-3761990959300610717?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/3761990959300610717/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/04/akira-kurosawa-imparator-taraf-pazar.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/3761990959300610717'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/3761990959300610717'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/04/akira-kurosawa-imparator-taraf-pazar.html' title='Akira Kurosawa: İmparator (TARAF Pazar, )'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SehZz_jmPPI/AAAAAAAAABA/iY4v_wrNASE/s72-c/KurosawaAtWork.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-8197256003459951587</id><published>2009-04-17T03:20:00.000-07:00</published><updated>2009-04-17T03:24:33.756-07:00</updated><title type='text'>Soul Sendikası eylemlerine devam ediyor</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SehY1uXXDoI/AAAAAAAAAA4/sPvJzbdh2w4/s1600-h/26trfs17soul.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5325604239367933570" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 214px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SehY1uXXDoI/AAAAAAAAAA4/sPvJzbdh2w4/s320/26trfs17soul.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;BERFİN VARIŞLI&lt;br /&gt;Yıl 2002, Belçika’nın devlet televizyonu VRT’de muhabirlik yapan Dirk Vermeiren “aşığı olduğum şehir” dediği İstanbul’da Türkçe öğrenmek için bir dil okuluna kayıt yaptırırken, doldurduğu kayıt formlarının hayatını değiştireceğini, iki aylık bir dil okulunda Türkçe öğrenmek için geldiği İstanbul’da Afrikan-Amerikan müziğinin gelişimi için gerçekleştirdiği çalışmalarında bir anlamda yoldaşı olan Amerikalı Ansel Mullins’le tanışıp, Türklere soul müziği sevdirmek için çaba harcayacağını kuşkusuz düşünmemişti.&lt;br /&gt;Programcılarının ücret almadan gerçekleştirdikleri yayınları dinleyenlerle buluşturan Açık Radyo’da 3 mayıstan beri cumartesi geceleri “Soul Sendikası” program yapan ikili, kısa sürede beklediklerinden daha büyük ilgi görmüş ve Türkçe yaptıkları yayınları Ankara’da Radyo ODTÜ ve İzmir’de 9 Eylül Üniversitesi’nin yayın yaptığı Radyo 9 Eylül’de yayınlanmaya başlamış. Bu ilginç ikilinin tek bir amacı var, Türkiye’de Afrikan-Amerikan müziğini sevdirmek.&lt;br /&gt;Programın ismi “Soul Sendikası” olunca akla gelen ilk soru “Bu programda hani az da olsa siyasi bir şeyler işleniyor mu” oluyor ama Dirk’ün cevabı kesin ve net: “Hayır biz politikayla ilgilenmiyoruz. Aksine politikayı sıkıcı buluyoruz. Biz iyi müzik yapmak istiyoruz. Yapmak istediğimiz bir başka şey de Soul müziğini seven insanları bir araya getirmek. Sendika kelimesini bu nedenle seçtik.”&lt;br /&gt;BELÇİKALI DİRK VE AMERİKALI ANSEL *&lt;br /&gt;Belçika’nın ikinci büyük kenti olan Antwrep’te hayatını sürdürdüğü mahalledeki Türkler ve onların yaşayış tarzları, örf ve adetleri hatta yemekleri, Dirk’ün Türk kültürüyle ilgilenmesine neden olmuş. “1990’larda Belçika’da gittikçe güçlenen milliyetçilik akımı gün geçtikçe canımı sıkmaya başlamıştı. Göçmenlere ikinci sınıf muamele yapılıyordu ve bu göçmenler arasında Türkler de vardı” diyen Dirk, yabancılarla beraber yaşamanın kendisine çok şey kattığını belirtiyor. Hayatını kazandığı mesleği gazeteciliği kullanarak göçmenlerin sorunları üzerine gitmek isteyen Dirk Vermeiren, gazetesini ulaştırmak istediği komşularının çoğunun onlar için çıkardığı gazeteye rağbet etmediklerini fark etmiş. Biraz sorup soruşturduktan sonra da dünyanın dört bir yanından gelen komşularının Flemenkçe’ye hakim olmadıkları için gazetede yazanları anlamadıklarını öğrenmiş ve dolayısıyla da Dirk’ün kapı kapı dolaşarak bedava dağıttığı gazeteye rağbet etmemelerinin nedenini anlamış. Bu gazete asıl amacına ulaşamamış olsa da onu göçmen komşularına yakınlaştırmaya yetmiş.&lt;br /&gt;Daha çok Türk komşularından etkilendiğini ifade eden Dirk bir gün bir komşusunun “Sen artık bizden oldun ama bir tek dilimizi öğrenmen lazım. Türkiye’de iki ayda Türkçe öğrenirsin” demesi üzerine atmamış uçağa ve İstanbul’un yolunu tutmuş. “Önce Türklere âşık oldum daha sonra da İstanbul’a” diyen Dirk, kısa sürede adapte olduğu İstanbul’a gün geçtikçe tutkuyla bağlanmış.&lt;br /&gt;New Orleans’lı Ansel ise ailesi ve okulu arasında devam eden hayatının tek düzeliğinden sıkılıp, yaşamını tümden değiştirecek bir karar vermek istemiş. O sıralar Ortadoğu kültürüne merak saldığını anlatan Ansel, Türk kültürü ile ilgili kitaplar okuduğunu ve okudukça da İstanbul ve Türklere karşı merakının gittikçe arttığını belirtiyor ve bir gün turist olarak geldiği İstanbul’a arkadaşı Dirk gibi âşık olduğunu ve burada altı yılını geçirdiğini anlatıyor. Katıldıkları Türkçe derslerinin yanı sıra beraber vakit de geçiren Dirk ve Ansel, bir süre sonra ortak tutkularının sadece İstanbul olmadığını anlarlar. Soul müziğinin bir tür hayat felsefesi olduğunu anlatan ikili ilk başlarda birbirlerinden cd alışverişi yaptıklarını, sonra da büyüyen arşivlerini daha geniş kitlelere ulaştırmak istediklerini söylüyor.&lt;br /&gt;“Ben eskide yaşayan bir adamım, eski plakları dinlemekten zevk alıyorum” diyen Dirk, birlikte radyo programı yapma fikrinin kendiliğinden oluştuğunu, Belçika’da da bir süre radyo programcılığı yaptığı için deneyiminin ona büyük kolaylık sağladığını anlatırken, radyoculuk konusunda hiç deneyimi olmayan Ansel’in doğuştan yetenekli bir insan olduğunu ve kısa sürede ‘işin inceliklerini kaptığını’ anlatıyor.&lt;br /&gt;“YAYINDAN BİR KÂRIMIZ YOK” *&lt;br /&gt;Zamanlarının büyük bir kısmını yayınladıkları programa ayıran Dirk ve Ansel, radyoculuktan para kazanamamaktan yakınmıyor aksine çalıştıkları radyonun bu kuralının onlar için tercih sebebi olduğunu anlatıyorlar. “Normalde bir radyo programcısının para kazanması ve yayınlarını devam ettirebilmesi için reklam bulması gerekiyor. Bu da çok stres verici bir şey. Biz para almadan bu işi yaptığımız için rahat ve huzurlu bir şekilde ve tabi zevkle işimize devam ediyoruz” diyor. İyi güzel de hayatlarını nasıl kazandıklarını sorduğumuzda ise Dirk, VRT’nin İstanbul temsilciliği görevinden her ay sabir bir geliri olduğunu, Ansel ise tadilat işleriyle ilgili bir şirkette çalıştığını ve ailesinin de ona destek olduğunu anlatıyor. Yaptıkları işin onlara manevi haz verdiği konusunda hemfikir olan Dirk ve Ansel, daha önce hiç bilmedikleri ancak tanıdıktan sonra da kopamadıkları bir ülkede hem de o ülke insanlarının konuştuğu dilde yayın yapmanın tarif edilemez bir duygu olduğunu ve hele ki hayatlarının bir parçası olan soul müzik sevgisini yaymak için gönüllü çalışmanın kendilerini mutlu ettiklerini belirtiyor. Radyo programlarının yanı sıra arkadaşlarının verdiği partilerde DJ’lik de yaptıklarını anlatan Ansel, Ankara ve İstanbul’da bir çok hayır işine de imza attıklarını belirtiyor. Son olarak toplum gönüllüsü bir arkadaşının girişimiyle İstanbul’da yaşayan ve hastalığı nedeniyle yardıma muhtaç olan bir Afrikalı mültecinin hastane masraflarını karşılamak için özel bir parti verdiklerini belirten Ansel, bu gibi organizasyonlarda bulunmaktan mutlu olduğunu ifade etti.&lt;br /&gt;SÖZLERİN ÖNEMİ YOK ÖNEMLİ OLAN MELODİ *&lt;br /&gt;Söz konusu müzik olunca sözler ikinci planda kalıyor. Müziğin evrenselliği de işte burada. “Örneğin tek kelimesini bile anlamadığım Çince bir şarkı da ilgimi çekebilir. Önemli olan melodinin kulağıma hoş gelmesi” diyen Dirk, müziğin bir duygu işi olduğunu, dinleyenleri başka âlemlere sürükleyen melodilerin bir sihri olduğundan bahsediyor. Soul müziğin daha çok aşk sözcükleriyle süslü bir müzik olduğunu hatırlatan Ansel, soul müziğin tıpkı pop müzik gibi ortalama insanların müziği olduğunu, toplumun “creme de la creme” tabakasının bu tür müzikle ilgilenmediğini hatırlatarak kimi zaman şarkılarda toplumsal konulardan tutun da siyasete kadar birçok konunun işlendiğini anlatıyor. “Soul müzik oldukça basit ve akılda kalan bir müzik türüdür, tıpkı pop müzik gibi. Soul’ gönül vermek için üst düzey bir müzik bilgisine sahip olmanız gerekmiyor. Belki de soul’u çekici yapan yanı da bu!”&lt;br /&gt;“KLASİK MÜZİK SIKICI, HALK MÜZİĞİ İLGİNÇ” *&lt;br /&gt;Dirk ve Ansel’in Türk müziği ile ilgili sorularımıza verdiği cevaplar da hayli ilginç…Klasik Türk müziğini sıkıcı bulan ikili tam bir Türk halk müziği tutkunu olduklarını anlattılar bize. Vakit bulduklarında Taksim’deki türkü barlara gidip, orada hoşça vakit geçirdiklerini anlatan Ansel, fasıl restoranlarında insanların hep bir ağızdan aynı şarkıyı söylemesinin oldukça ilginç ve müzik adına bir başarı olduğunu belirtiyor. Dirk de onu doğrularcasına “Örneğin Belçika’da böyle bir şeye rastlayamazsınız. Aslında dünyanın çoğu yerinde böyle bir şey yoktur. Bildiğim kadarıyla bir tek İrlanda publarında insanlar hep bir ağızdan şarkı söyleyerek eğleniyor. Bu müthiş bir şey. Bu geleneğinize bayılıyorum!” yorumunu yapıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gittikçe daha fazla insanın dikkatini çektikleri için mutlu olduklarını söyleyen Ansel, hayranlarıyla görüştüklerini, facebook’ta kurdukları ‘Soul Sendikası’ adlı grup sayesinde onlarla iletişim halinde olduklarını ve sevenlerinden gelen eleştirileri değerlendirdiklerini belirtiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Programlarını daha çok gençlerin dinlediğini anlatan Ansel yakın zamanda Eskişehir’li dinleyenleriyle buluşacaklarını müjdeliyor. Gençlerin programlarına artan ilgisinin heyecan verici olduğunu belirten Dirk ise, toplumun farklı kesimlerinden gençlere hitap etmekten büyük mutluluk duyduklarını belirtiyor. Bu arada ikilinin Belçika’daki ailesi ve sevenleri de programları internetten takip ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En büyük hayallerinin Türkiye’deki soul’a ilgi duyanların sayısını artırmak olduğunu anlatan Dirk ve Ansel, kaçıranlar için &lt;a href="http://www.soulsendikasi.com/"&gt;http://www.soulsendikasi.com/&lt;/a&gt; adlı internet sitelerinde programa başladıkları günden bugüne kadar gerçekleştirdikleri programların kayıtlarını meraklılarına sunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önce Belçika’da birçok radyoda müzik programı yaptığını belirten Dirk Vermeiren, o programlarında da soul ağırlıklı müziklere yer verdiğini anlatıyor.Ahmet Ertegün ve Arif Mardin’in Türkiye’nin yetiştirdiği büyük müzisyenler olduğunu belirten Vermeiren’in Ahmet ertegün’le ilgili bir anısı da var. “Müzik devrimcisi” olarak nitelendirdiği duayen Ahmet Ertegün’e her zaman saygı duyduğunu ifade eden Vermeiren, lise yıllarında henüz 18 yaşındayken Belçika Devlet Radyosu VRT’de stajyer olarak görev aldığı programının büyük bölümünü Ahmet Ertegün’ün yapımcılığını üstlendiği Ray Charles’ın 1950’lerde müzik dünyasını kasıp kavuran Pure Genius: The Complete Atlantic Recordings’tan seçtiğini anlattı. Hep eski dönem müziğine ilgi duyduğunu anlatan Vermeiren, 2006 yazında hayranı olduğu Ahmet Ertegün’le tanıştığını ifade ediyor. “Ahmet Ertegün’le tanışmak, o ve ailesiyle bir akşam yemeği yemek çok keyifliydi. O akşam Ahmet Bey’i gördüğüm son akşam oldu çünkü Ahmet Bey o gecenin sabahı Amerika’ya gitti ve maalesef orada yaşamını yitirdi” diyen Vermeiren, Ertegün’le tanışmanın onun için unutulmaz bir deneyim olduğunu ve Ertegün’ün çalışma arkadaşı Ansel Mullins’le yaptığı programları dinlemesini çok istediğini ancak bunun mümkün olmadığını anlatıyor. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-8197256003459951587?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/8197256003459951587/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/04/soul-sendikas-eylemlerine-devam-ediyor.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/8197256003459951587'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/8197256003459951587'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/04/soul-sendikas-eylemlerine-devam-ediyor.html' title='Soul Sendikası eylemlerine devam ediyor'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SehY1uXXDoI/AAAAAAAAAA4/sPvJzbdh2w4/s72-c/26trfs17soul.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-5001089125577430742</id><published>2009-04-17T03:16:00.000-07:00</published><updated>2009-04-17T03:20:28.078-07:00</updated><title type='text'>Sevinç Altan söyleşisi (TARAF Pazar, 12.04.09)</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SehX3J8xhjI/AAAAAAAAAAw/YhVOYtoDPDw/s1600-h/_MG_7424.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5325603164440856114" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 214px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SehX3J8xhjI/AAAAAAAAAAw/YhVOYtoDPDw/s320/_MG_7424.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Ressamlar dağlara bakıyorsa, tuvaller günahkârdır&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;BERFİN VARIŞLI&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;“Evet, günahkâr, taş atan ve dağa çıkan resimler bunlar. Dağlarda dolaşan bir düş gücü, ürkünç, masalsı bir dil ve atmosfer”. Bu sözler resimleri henüz mutfağında, daha atölyedeyken görme şansını yakalayan Küçük İskender’e ait. Küçük İskender haklı; bu resimler dağlara bakıyor. Uzun süredir sergi açma fikrinden uzak duran Sevinç Altan’ın “Diyarbakır’da polislere taş atan çocuklardan ilham aldım” dediği Dağlar Taşlar isimli sergisi 30 Nisan’a 44A’da sergileniyor.&lt;br /&gt;Sanatın belli kurallarına karşı duran bir ressamsınız. Bize bu tavrınızı anlatır mısınız?&lt;br /&gt;Sanat yapmak, yetkin, kalıcı işler yapmak üzere yola çıkmıyorum. Bu sergi de öyle. Onun için kullandığım malzeme de ona uygun. Mümkün olan en basit malzemeyi kullanıyorum. Eğer sözümü söylemeye kâğıt kalem yetiyorsa sadece kâğıt kalem kullanırım. Tuval kullanmayı onun kalıcılığı bana uymadığı için bıraktım. Öğrencilik yıllarımda birkaç sefer kullandım ama sonra bıraktım. Sergide eski haritaları tuval olarak kullandım, üstüne de toprak boya kullandım. Sergimin temasını çok uyduğunu düşündüğüm için eski haritalar kullanmayı tercih ettim.&lt;br /&gt;Bu özgürlüğün bir gereği mi?&lt;br /&gt;Evet, sırf sanat yapacağım diye kendimi sınırlamak istemiyorum. Hani sanat kutsaldır, kuralları vardır gibi sözler beni bağlamıyor. Resmimin tam üzerine beyaz bir çizgi çizmek istiyorsam bunu hemen yapıyorum. Bir karton üzerine karakalemimle mi çalışmak istiyorum? Bunu da hemen yapıyorum. İşte bu resimlerde bunu yaptım. Özgürlüğümü bu şekilde yansıtıyorum.&lt;br /&gt;Resimlerinizde isyan, acı ve haykırış var. Sizi harekete geçiren şey neydi?&lt;br /&gt;Beni harekete geçiren polise taş atan çocuklardır. Çocukların elinde taş izi aranması bu sergini ortaya çıkmasına neden olan şeydir. Bu çocuklar hemen tutuklandı, Türkiye’de normalde mahkemeler uzun uzun sürer ama burada bu çocuklar hemen bulundu, tutuklandı. Bu olayları televizyonda izleyince çok etkilendim, öfkelendim ve oturduğum yerde tepindim. İşte bu sergi tüm bu duyguların dışa vurumudur. Ben de taş atmamak için oturdum resim yaptım. Ama tabii bu tek başına Diyarbakır’daki, Hakkari’deki çocuğun taş atması meselesi değil. Bu evrensel bir şeydir Esas olarak, en güçsüz noktada yapacak hiçbir şeyi kalmamış insanın, çaresiz çocukların çığlığıdır bu.&lt;br /&gt;Resimleriniz ana nesneleri F16’lar, hayalet uçaklar ve bunların tam karşısında bazen bir çocuk, bazen de bir ceylan. Sergi tezatlar üzerine kurulu diyebilir miyiz?&lt;br /&gt;Evet, resimlerin tezatlardan oluşuyor. Uçaksavarlar, minicik çocuklar, dağlar…Sergiyi gezerken tüm bunları bir birbirine bağlı bir zincir gibi görmeliyiz. Çocuk polise taş atıyor, havada F16’lar var bombalıyor. Sonra da dağlar ve tüm bunları bize anlatan bir ceylan.&lt;br /&gt;Ceylan neyi simgeliyor?&lt;br /&gt;Ceylanın direkt olarak resme bakanın gözlerinin içine bakması onun vicdanlara seslendiğini işaret ediyor. Ceylan yaşayan bir şey, doğal bir şey ve bize bakıyor, orada tüm insanlar ölürken.&lt;br /&gt;Resimlerinizde oldukça yalın çizgiler kullanmışsınız. Sanki her şeyin aslında çok basit olduğunu anlatıyorlar?&lt;br /&gt;Şimdilerde kimi arkadaşlarım video dahil teknolojinin tüm nimetlerinden faydalanıyorlar. Ben bu yolu tercih etmiyorum. Çizgilerimde çocukların çizgilerinden esinlendiğimi söyleyebilirim. Mesela üzerinde dumanı tüten, tıpkı çocukların çizdiği gibi resmedilmiş bir ev. Ya da küçücük ayağı terlikli bir çocuk ve onun karşısında “robokop” gibi giyinmiş, kendini zırhlar arkasına saklamış bir polis. Bu aslında çok komik bir durum. Mesela, 2003’te Diyarbakır’da bir sergi açmıştık ve orada çocuklarla beraber karakalem resim çalışması yapmıştık. Kafalarındakini o kadar basitçe dışa vuruyorlar ki. Baban nerede dağa gitti, dağ nerde yandı bitti kül oldu. Onlar için olay buydu.&lt;br /&gt;2003’ten bu yana açtığınız ilk sergi bu. Pekiyi, bu süre zarfında ne yaptınız?&lt;br /&gt;Dekorasyon işleriyle uğraşıyorum. Bunu iş olarak yapıyorum. Bir kitap hazırlığı da yapıyorum. Çizgi, resim ve yazıyı içeren bir proje bu. Şimdilik ne zaman biteceği belli olmayan bir proje. Arada da böyle bu sergiler gibi projeler de çıkıyor.&lt;br /&gt;Biraz da Küçük İskender’in sergi kataloğundaki ön sözüyle ilgili konuşursak…Örneğin yazının bir yerinde “Ressamlar dağlara bakıyorlarsa tuvaller günahkârdır” diyor…&lt;br /&gt;Küçük İskender’den katoloğa yazmasını ben istedim. Sergi kataloglarında genellikle sanat eleştirmenleri yazarlar ancak ben bundan çok fazla hoşlanmıyorum. Onların yazılarında çok fazla laf olduğunu düşünüyorum. Haksızlık etmeyeyim ama okuyan kişilerin de içinden çıkamadıkları cümleler kuruluyor. Ben bunu sergimde istemedim. Küçük İskender eski bir arkadaşım ve onun şiirleriyle resimlerimin örtüşeceğini düşündüm. Sanatsal laflardan çok, bu resim ona ne yazdıracak onu merak ettim ve sonunda “Ressamlar dağlara bakıyorlarsa tuvaller günahkârdır” yazdı. Bu açıdan bakıldığında çocuk polise- ya da güvenlik güçlerine her neyse-taş atarken günah işliyor.&lt;br /&gt;Bundan önceki bir serginizde de Bejan Matur’un dizelerinden yararlanmıştınız. Metinle resmi iç içe kullanmayı tercih ediyorsunuz diyebilir miyiz?&lt;br /&gt;2003’te Diyarbakır’da açtığımız serginin ismi Küçüğüz, Beyazız ve Korkuyoruz’du ve bu ismi Bejan’ın bir dizesinden aldım. Sonra resimlerim ve Bajan’ın dizelerini bir araya getirip bir kitap çıkardık. Metinle resmin birbirine uyumlu olduğunu düşünüyorum . Metin de resim de kendimizi ifade etme yolları. Örneğin ben şiir yazabilseydim resim yapmazdım. Şiir beni harekete geçiriyor. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-5001089125577430742?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/5001089125577430742/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/04/sevinc-altan-soylesisi-taraf-pazar.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/5001089125577430742'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/5001089125577430742'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/04/sevinc-altan-soylesisi-taraf-pazar.html' title='Sevinç Altan söyleşisi (TARAF Pazar, 12.04.09)'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SehX3J8xhjI/AAAAAAAAAAw/YhVOYtoDPDw/s72-c/_MG_7424.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-9114623545276551216</id><published>2009-03-31T06:01:00.000-07:00</published><updated>2009-03-31T06:04:02.112-07:00</updated><title type='text'>Bir şehri anlamak: Moskova (TARAF.PAZAR/29.03.09)</title><content type='html'>BERFİN VARIŞLI&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Moskova, sert karasal iklimi ve nostaljik çehresiyle tavizsiz, kibirli ve bir o kadar da katı bir kadını andırıyor. Çehov’dan Gorki’ye, Tolstoy’dan Gogol’a Rus edebiyatının en çarpıcı örneklerine mekân olan başkent, üzerinden hiç çıkarmadığı komünizm elbisesi ile misafirlerini kendine hayran bırakıyor&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Geçen hafta Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın davetlisi olarak Moskova’daydım. Bakan Ertuğrul Günay, değerli eşi Gülten Günay ve beraberindeki heyetle birlikte Moskova’ya gidiş nedenimiz dünyanın en büyük turizm fuarlarından biri olan MITT Moskova Fuarı’na katılarak Türk turizmcilerine destek vermekti. Heyetin kuşkusuz en renkli konuğu ise bu yıl Eurovision Şarkı Yarışması’nda Türkiye’yi temsil edecek olan Hadise’ydi. Hadise, sıcacık ve mütevazı tavrıyla sempatimizi kazanmakla kalmadı, iki günlük ziyaretimizde verdiği iki konserde hareketli şarkılarıyla ‘coşan’ Moskovalıları kendine hayran bıraktı.&lt;br /&gt;Moskova beni öteden beri heyecanlandıran, ilk fırsatta görmek istediğim bir şehirdi. Her ne kadar Tolstoy, Dostoyevski ve Puşkin rehberliğinde defalarca Moskova’yı ziyaret etmiş olsam da bir zamanlar komünizmin başkenti olan bu şehrin sokaklarını arşınlamak, havasını solumak, insanlarıyla sohbet etmek benim için ‘mutlaka yapılması gerekenler listesi’nin en baş sıralarında geliyordu. Bu arada şunu hemen belirtmeliyim, bu saydığım uktelerin üçüncüsünü gerçekleştirdiğimi söylersem yalan olur çünkü ne Ruslar doğru düzgün İngilizce, ne de ben Rusça biliyorum!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Komünizm döneminde gazetelerden okuduğumuz, televizyonlardan izlediğimiz o ‘dışarıya kapalılık’ bir miktar hız keserek devam ediyor ve Ruslar hâlâ sanki “biz kocaman bir ülkeyiz, nüfusumuz da bize yeter doğal kaynaklarımız da! Kimseye ihtiyacımız yok” der gibi kabuklarından çıkmayı reddediyorlar ve dışarıya kuşkuyla bakıyorlar. Bunun en büyük örneği, dünyanın sayılı galerileri ve müzelerinde eşine az rastlanabilir sanat eserlerini barından metro istasyonlarında, ki Moskova’ya giden turistlerin çoğu Kızıl Meydan’ı görmeden önce ilk bu istasyonları ziyaret ediyor, tabelalarında Latin alfabesini kullanmayarak meraklı turistlerin sayısız kaybolma deneyimi yaşamalarına yol açmaları. İşte sırf bu yönüyle dahi Moskova, Winston Churchill’in “bir muammanın içindeki sırlarla sarmalanmış bir bilmece” tanımını doğrularcasına kibirli, biraz üstten bakarak kafa sallayan bir şehir. Moskova bir bilmece, çözmesi zor ama bir o kadar da zevkli bir bilmece. Zaten zor olmasa çözmenin ne anlamı kalırdı ki?&lt;br /&gt;Tolstoy Savaş ve Barış’ta Moskova için şöyle der: “Her Rus, Moskova’yı annesi gibi görür”. Rusları bir ana şevkatiyle saran Moskova, yüzyıllardan bu yana Rusya’nın politik, ekonomik kültürel, dini ve belki de en önemlisi Rus İmparatorluğu’nun çekirdeğini oluşturduğundan dolayı manevi merkezidir ve bu sorumluluğu günümüze dek sarsılmadan taşır. Eski devlet başkanı şimdinin başbakanı Vladimir Putin önderliğindeki hükümete ev sahipliği yapan Moskova, resmi kayıtlara göre 11, resmi olmayanlara göre ise 13 milyonluk nüfusuyla bir zamanlar Amerika’ya kafa tutan bu koca devleti layıkıyla ayakta tutar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KORKUNÇ İVAN VE KREMLİN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kremlin eski rusça’da kale anlamına geliyor ve rehberimizin dediğine göre Rusya’da irili ufaklı birçok ‘kremlin’ var ve hepsinin mimarisi birbirine benziyor. Tabii 24 hektarlık alana yayılan, Moskova’daki Kremlin bunların en görkemlisi ve en büyüğü. Aşılmaz duvarlarıyla Moskova’yı sarıp sarmalayan Kremlin surlarının ilk tuğlası 15. yüzyılda ülkesini Moğollara karşı korumayı hedefleyen Büyük İvan zamanında atılır. İroniktir ki Kremlin’in genişletilmesi ve geliştirilmesi, hükümdarlığı zamanında deyim yerindeyse etrafa kan kusturan, ismini tarihe kanlı harflerle yazdırmış Korkunç İvan’a (IV. İvan) nasip olur. Üç yaşında tahta çıkan ve 51 yıl boyunca bu büyük imparatorluğu yöneten Korkunç İvan Rusya’nın ilk gizli polis teşkilatını kuran, işkence ve kan dökmekten zevk alan bir hükümdardır. 17 yaşında Metropolit tarafından ‘çar’ ilan edilerek Rusya’nın ilk çarı olan Çar Korkunç İvan, ne hikmetse sanata düşkünlüğüyle bilinir ve ülkede birçok sanat galerisi onun zamanında açılır. Moskova’ya ilk matbaayı da getiren Korkunç İvan’ın bu katkıları insanlık adına açtığı derin yaraları siler mi, işte o tartışılır.&lt;br /&gt;Moskova ırmağı kıyısı boyunca arz-ı endam eden Kremlin bile tek başına, imparatorluğun şaşaalı dönemlerini biraz olsun solumanıza yardımcı olacaktır. Kremlin’in en dikkat çekici öğesi, 1945’te inşa edilen 80 metre yüksekliğindeki Kutsal Üçleme Kulesi’dir. Bu kule aynı zamanda Kremlin’e giriş kapısıdır. Kremlin’i gezerken dikkatinizi çekecek bir başka yapı da altından yapıla soğan kuleleriyle Büyük İvan Çan Kulesi’dir. İçinde en büyüğü 64 ton olmak üzere toplam 21 adet çan bulunan kulenin hemen yanında Londra’daki Big Ben’i bile kıskandıran 200 tonluk Çar Çanı yer alır. 18. yüzyılda yapımı tamamlanan bu devasa çan, Kremlin’de çıkan büyük bir yangın sonucu bir kez bile çalınamadan parçalanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SOĞAN KUBBELERİN BÜYÜSÜ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Moskova deyince akla Kızıl Meydan gelir ya, yüzyıllardan bu yana birçok mitinge, gösteriye, hatta idama şahitlik yapan Kızıl Meydan bunun haklı gururunu yaşar. Sovyetler Birliği zamanında her yıl 1 Mayıs ve 7 Kasımda askeri kuvvetlerin güç gösterisi yaparcasına gerçekleştirdikleri geçit töreni de Kızıl Meydanın tarihe vurduğu bir damga niteliğindedir. Eğer meydana ırmak tarafından değil de metro tarafından girdiyseniz, rengarenk soğan kubbelere varmadan sizi kızıl ve siyah granitten yapılmış alçak bir piramit selamlar. Biraz dikkatli bakınca o piramitin üstünde L-e-n-i-n diye okuyabileceğiniz yazıyı farkedeceksiniz ki kiril alfabesiyle yazılmış kelime size bu piramitin içinde Sovyetler Birliği’nin kurucusunun mozalesinin bulunduğunu fısıldar. Şanslıysanız, o gün mozalenin halka açık olduğu gündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lenin’in mozalesinin bulunduğu piramiti geçtikten sonra Kızıl Meydan’a gelme nedeninizi bir kez daha hatırlarsınız; Rengârenk soğan kubbeleri görmek! Bir anlamda Moskova’nın yüzü olan bu soğan kubbeler, Aziz Vasili Katedrali’nin altın sarısı çanlarını taşıyan kubbelerden başkası değildir. Ve bilin bakalım bu kubbeler kimin zamanında yapıldı? Cevap; Korkunç İvan... Hükümdar, azılı düşmanı Tatarlara karşı kazandığı zaferin anısına, bu büyüleyici kiliseyi inşa ettirdiği bilinir. Ve hikâye bu ki, Korkunç İvan bu kiliseyi o kadar beğenmiş ki, değil Rusya’da, dünyanın başka yerinde bundan daha güzel bir yapı inşa edemesinler diye, mimarın gözlerini kör ettirmiş. Kısacası Korkunç İvan böylece korkunçluğunu bir kez daha tüm dünyaya göstermiş!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BOLŞOY’DA KUĞU GÖLÜ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Moskova’da Kızıl Meydan’dan sonra ziyaret edilmesi gereken en önemli yerlerden biri kuşkusuz Tiyatro Meydanı ve buradaki Bolşoy Tiyatrosu. Orijinali 1824 yılında inşa edilen Bolşoy Tiyatrosu, büyük yangın sırasında kül olmuş ve 1850’lerde yerine şimdiki Bolşoy Tiyartosu yapılmış. Pastel pembe ve beyaz tonlarıyla bir pastayı andıran Bolşoy Tiyatrosu’nun dışı mütevazı içi ise oldukça gösterişlidir. Kırmızı ve altın rengiyle lüksün ve burjuvazinin sembolü haline gelen Bolşoy Tiyatrosu, 1877 yılında Çaykovski’nin Kuğu Gölü Balesi’nin galasına ev sahipliği yapmıştır. Bolşoy’da uzun yıllar süren restorasyon çalışmasının bu yıl sonunda sona ereceğini ve eskiden olduğu gibi önümüzdeki seneden itibaren Kuğu Gölü’nün sanatseverlerle buluşacağını hatırlatalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MARX VE LENİN KARŞI KARŞIYA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tiyatro Meydanı’nın dikkat çeken bir başka üyesi de üzerinde “Dünyanın bütün işçileri, birleşin!” yazan devasa Karl Marx heykelidir. Bir benzerinin Berlin’de bulunduğu bu heykelin biraz ilerisindeki kırmızı tuğlalı bina ise Merkez Lenin Müzesi’dir. Devrim liderini onurlandırmak üzere yapılan bu müzenin adına bakıp aldanmayın; binayı gezerken sadece bir kaç odanın Lenin’e ayrılmış olduğunu görüp hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. Ayrıca, eskiden burada bulunan Lenin’e ait kişisel eşyaların çoğu da zamanla toplatılıp kaldırılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece İkinci Dünya Savaşı’nda 26 milyon insanını kaybeden Rusya, başından geçen onca kanlı savaş, devrim, çatışma nedeniyle yaşlı ve yorgun bir kadın görünümünde. Deyim yerindeyse su yerine votka tüketen, sabah kahvaltıda balık yiyen Rusların çoğu, bir zamanlar ülkeyi kasıp kavuran komünist rejim ile yoğrulduklarından olsa gerek sert ve tavizsizler. Sokaklarda Batı kültürü almış gençleri görmek de mümkün, yoldaşını hiç para almadan istediği yere götürecek eski bir komünist taksi şoförlerini de. Latin alfabesinin adeta günah olduğu bu memlekette siz siz olun bir şey alırken iyi bir pazarlık yapın, zira 30 rublelik malı size 500 rubleye satmaya çalışan kurnaz satıcılarla karşılaşmanız işten bile değil!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-9114623545276551216?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/9114623545276551216/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/03/bir-sehri-anlamak-moskova.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/9114623545276551216'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/9114623545276551216'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/03/bir-sehri-anlamak-moskova.html' title='Bir şehri anlamak: Moskova (TARAF.PAZAR/29.03.09)'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-1512990791787243573</id><published>2009-03-31T05:57:00.000-07:00</published><updated>2009-03-31T06:00:59.042-07:00</updated><title type='text'>Gökten bir yıldız daha kaydı  (TARAFPAZAR/22.03.2009)</title><content type='html'>Her ölüm erken, yersiz ve zamansızdır. İşine sadık ölüm meleği onu yanımızdan alıp uçar gider, daha yapacak onca şey varken. İşte o karanlık ölüm meleği geçen hafta yine iş başındaydı ve bu sefer sinemanın sempatik ve güleç yüzü Natasha Richardson’ı hiç beklemediği, beklenmedik bir zamanda aldı, uçtu ve gitti. Ve ölüm kimselere yakışmadığı gibi ona da hiç yakışmadı.&lt;br /&gt;Eşi Liam Nelson ve çocuklarıyla Kanada’nın beyazlara bürünmüş kayak merkezi Mont Tremblant’a gidip biraz dinlenmeyi tercih etmişti. Ölüm meleğinin onu burada karşılayacağını nereden bilebilirdi?&lt;br /&gt;45 yaşında hayatını kaybeden Natasha Richardson, Oscarlı iki sinemacının oğluydu. 1963’te izleyiciyle buluşan Tom Jones filmiyle En İyi Yönetmen Oscar’ına sahip olan Britanyalı eski yönetmen ve film yapımcısı Tony Richardson ve yine Oscar ödüllü ünlü oyuncu Vanessa Redgrave’in kızı olarak dünyaya gelir. Oyunculuk genleri yine kendini gösterir; dünya sinema tarihinde yeri olan Redgrave ailesinin genç kuşağının bir üyesi olan Richardson, anne ve babasının yanı sıra, kardeşi Joely, kuzenleri Lynn, Corni ve Jemma Redgrave gibi sinemayı seçer.&lt;br /&gt;Dört yaşında kameralarla tanışan Richardson, babasının yönetmenliğini yaptığı ilk filmi olan The Charge of the Light Brigade’deki küçük rolüyle 1968 yılında sinema dünyasına adım atar. Bundan sonrası çorap söküğü gibi gelir. Londra Üniversitesi’nde tiyatro eğitimi alan Richardson, Britanya’nın dört bir yanındaki çeşitli tiyatrolarda rol almaya başlar. 1986’ya kadar tiyatro ile uğraşan Richardson, 1986’da yönetmenliğini Ken Russell’ın üstlendiği The Gothic filmiyle tekrar sinemaseverlerle buluşur. Bu filmdeki Mary Shelley rolüyle dikkatleri üzerine çeken Richardson 1993 yılına kadar tiyatroya ara verir ve tüm zamanını sinemaya ayırır. 1986’dan 1992’ye kadar geçen her yıla bir film sığdırmayı başaran oyuncu için 1990 yılı ödül yılı olmuştur zira, Yabancı Kucak/The Comfort of Strangers ve Damızlık Kızın Öyküsü/The Handmaid’s Tale filmleriyle Britanyalı sinema otoriteleri tarafından En İyi Kadın Oyuncu ödülünü eve götürür. Kariyerinin en parlak yılı olan 1990’da Richardson, ünlü film yapımcısı Robert Fox ile evlenir, ancak bu evlilik sadece iki yıl sürer.&lt;br /&gt;Babasını 1991 yılında AIDS nedeniyle kaybeden Natasha Richardson, vaktinin büyük bir bölümünü AIDS ile savaşa ayırır ve ABD AIDS Araştırmaları Vakfı için gönüllü çalışarak vakfın bütçesine milyonlarca dolar kazandırır. Hemen hemen her röportajında çocuk yaşta anne ve babasının ayrılması nedeniyle mutsuz bir aile yaşamı sürdüğünü belirten Richardson için 1993 yılı tüm özlemlerini giderdiği bir yıldır. Takvimler 1993’ü işaret ettiğinde aşığı olduğu sinemaya geri dönen Richardson, Broadway’de gösterilen Anna Christie oyunundaki rolüyle Dünya Tiyatro ödülüne layık görülür. Bu oyunun çalışmalarına devam ederken kendisi gibi bir oyuncu olan İrlandalı Liam Neeson ile hayatını birleştirir ve bu mutlu evlilikten Micheal ve Daniel adında iki oğulları olur.&lt;br /&gt;Natasha Richardson ve Liam Neeson çifti, medyatik kimliklerine rağmen sürdürmeyi başardıkları düzenli aile hayatlarıyla, Hollywood’un örnek çiftlerden biriydi. Katıldıkları her davette etrafa gülücükler saçan çiftin mutlulukları natasha Richardson’ın kayak yaptığı sırada düşüp kafasını yere çarpması sonucu 18 Mart günü son buldu. Kaza sonrasında acilen New York’taki bir hastaneye kaldırılan ünlü oyuncunun tüm müdahalelere rağmen beyin ölümü gerçekleşti ve ünlü oyuncu 20 Martta hayata gözlerini yumdu. Cenaze töreninde Liam Neeson, eşinin tabutunun başından bir an olsun ayrılmazken, onu teselli etme görevi 2006 yılında Vannessa Redgrave ile hayatını birleştiren ünlü aktör Franco Nero’ya düştü.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-1512990791787243573?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/1512990791787243573/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/03/gokten-bir-yldz-daha-kayd.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/1512990791787243573'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/1512990791787243573'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/03/gokten-bir-yldz-daha-kayd.html' title='Gökten bir yıldız daha kaydı  (TARAFPAZAR/22.03.2009)'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-2906493109198827940</id><published>2009-03-16T05:49:00.000-07:00</published><updated>2009-03-16T05:51:04.741-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a href="http://www.taraf.com.tr/ksanat/default.html"&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-2906493109198827940?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/2906493109198827940/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/03/blog-post_16.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/2906493109198827940'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/2906493109198827940'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/03/blog-post_16.html' title=''/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-203329947916666207</id><published>2009-03-13T05:24:00.000-07:00</published><updated>2009-03-13T05:26:48.131-07:00</updated><title type='text'>Mehmet Altan'ın köşesinden</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153); font-family: &amp;quot;Comic Sans MS&amp;quot;;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Beş yıl önce neredeydiniz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben Berfin’deydim. Ve maalesef...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam beş yıl sonra gene Berfin’deyim. Önce beş yıl geriye... 2003 yılının 16 Ağustos gününe geri dönelim... O zaman yazdığım Sabah Gazetesi’ndeki yazımın başlığı ne?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçişleri Bakanı’nın kızına koyamayacağı ad...’ Okuyalım: ‘Erol karşımdaki koltuğa ilişti... Nüfus İdaresi, bir yaşına gelen kızına Berfin adını vermesini engellemişti... Dertliydi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben şaşırdım. Yedinci Paket gerçekten bir devrim niteliğindeydi. Meclis’ten geçmiş, Cumhurbaşkanı’nca onaylanmış ve yasallaşmıştı... Ama hayata yansımıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AB’ye uyum yasaları ardı ardına çıkıyor, ama uygulama bırakın esnekleşmeyi, galiba iyice katılaşıyor... Bir zaman önce, rahatlıkla verilen Berfin adı, şimdi İstanbul sınırları içinde ‘tehlikeli’ hale gelmiş...’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi de beş yıl sonraya, bugüne gelelim...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önceki gün Taraf Gazetesi’nde Berfin Varışlı, ‘benim adım Berfin, ben bölerim’ başlıklı haberinde şunları yazıyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Diyarbakır’ın bir belediyesi yeni yaptığı beş parktan birine adımı vermiş ama valilik ‘bölücülük’ demiş yasaklamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eh, ben de 27 yıldır bunu yapıyorum. Doğduğumdan bu yana adımdan ötürü yaşadığım sıkıntıları şimdi de Diyarbakır’ın Kayapınar belediyesi yaşıyormuş. Çünkü bir parka adımı vermiş: Berfin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Valilik durur mu, Berfin’i ve Nefel’i ve Daraşin’i ve Beybun’u yasaklamış. Gerekçe ‘bölücülük olur.’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haber şöyle; Kayapınar Belediye Meclisi, 7 Mayıs 2005 tarihinde Park ve Bahçeler Birimi tarafından yapımı tamamlanan beş parka Berfin (Kar tanesi), Nefel (Yonca), Daraşin (Yeşil Ağaç), Beybun (Papatya) ile Gülistan (Gül Bahçesi) isimlerinin verilmesini oybirliğiyle karar altına aldı. Ancak Diyarbakır Valiliğinden gelen bir yazıyla bu kararları suya düştü. Zira bizzat Vali Hüseyin Avni Mutlu imzasıyla belediyeye gönderilen yazıda, Kayapınar Belediyesi’nin yapımı tamamlanan dört parka verdiği Kürtçe Berfin, Daraşin, Nefel ve Beybun isimlerini, 5393 Sayılı Yasa’nın Adres ve Numaralama Yönetmeliği’nin 24. Maddesi’ gereğince ‘genel ahlaka aykırı, ayrımcılığa ve bölücülüğe yol açabilecek nitelikte olduğu’ gerekçesiyle reddetti.’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önce bir ara rahatlıkla alınan Berfin adının birkaç zamandır ‘yasaklanması’nın ilginç bir öyküsü var...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nüfus Kanunu ve ‘Nüfus ve vatandaşlık hizmetlerine ait görev ve çalışma yönergesi’nde verilecek adların ‘milli kültürümüze’ aykırı olamayacağı ibaresi var...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlarımızı, ‘Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı’ olarak görmek istemeyen zihniyet, ciddi bir bölücülük yaparak, onları ‘Türk’ ırkından olup olmadıklarına göre ayrıma tabii tutuyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı, kızına Berfin adını vermek istiyorsa, bu, ‘milli kültüre’ karşı bir yaklaşım olarak yorumlanıyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söylenmek istenen, Türk kökenli olmayanın temelde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı sayılamayacağı ya da kendi kültüründen vazgeçeceği... İnsanı kutsayan, bireyin özgürlüğünü, mutluluğunu, zenginliğini esas alan AB sürecine, bizim Nüfus İdaresi Genel Müdürlüğü’ndeki Türkçü zihniyetimiz böyle katılmayı planlıyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yasanın, insanların çocuklarına istedikleri adları vereceğini belirtmesine rağmen, nüfus idareleri ‘milli kültürümüz’ ibaresine sığınarak yasa dışına çıkıyor... İsimlere karşı fiili ambargo sürüyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beş yıl önceki yazımın sonunda şöyle demiştim: ‘İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu eğer bugün İstanbul’da kızına Berfin adını verse, kendi yönettiği genel müdürlüğün, yasanın açık hükmüne rağmen yorum cambazlıklarıyla bunu engellediğini görecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçişleri Bakanı’nın, kendi yönettiği Genel Müdürlüğün yasaya aykırı uygulaması nedeniyle kızına istediği ismi veremeyeceği bir ülke demokratik hukuk devleti olabilir mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yasalara göre olabilir, ‘mevzuata’ göre olamaz.’ Bu yazı ertesinde ise uğraşa didişe, bu uygulama değiştirilmiş, en azından bizim Erol’un kızına ve ancak bir yaşına geldiğinde, Berfin adını alabilmiştik...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben demokratikleşmeye, insanına saygılı bir devlet olma hedefine bir adım daha atıldığını sanarak, sevinmiştim...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama beş yıl önce yazdığım o yazının tam da sene-i devriyesinde, bu kez Berfin adının bu kez Diyarbakır’da yasaklandığını okudum...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okudum ve üzüldüm...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Kar tanesi’ adının ülkeyi bölmesinden korkmayın... Korkmayın ve bizlerin beş yıl önce İstanbul’da çözdüğünü sandığı gariplikleri beş yıl sonra Diyarbakır’da yeniden gündeme getirmeyin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erol’un kızına verdiğimiz adın, Diyarbakır’da parka verilememesinin anlamı var mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Berfin bölmez ama bu zihniyet hep bölüyor, hep bölüyor.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-203329947916666207?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/203329947916666207/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/03/mehmet-altann-kosesinden.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/203329947916666207'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/203329947916666207'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/03/mehmet-altann-kosesinden.html' title='Mehmet Altan&apos;ın köşesinden'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-4405322747507336824</id><published>2009-03-13T05:23:00.000-07:00</published><updated>2009-03-13T05:24:55.805-07:00</updated><title type='text'>Berfin Varışlı'nın kendi haberi (TARAF/14.08.2008)</title><content type='html'>&lt;b&gt;Diyarbakır’ın bir belediyesi yeni yaptığı beş parktan birine adımı vermiş ama valilik “bölücülük” demiş yasaklamış. Eh, ben de 27 yıldır bunu yapıyorum. Doğduğumdan bu yana adımdan ötürü yaşadığım sıkıntıları şimdi de Diyarbakır’ın Kayapınar belediyesi yaşıyormuş. Çünkü bir parka adımı vermiş: Berfin. Valilik durur mu, Berfin’i ve Nefel’i ve Daraşin’i ve Beybun’u yasaklamış. Gerekçe “Bölücülük olur”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;BERFİN VARIŞLI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine ismimle ilgili bir haber.  Aslında haberi duyduğumda şaşırmadım. Doğduğumdan beri ‘sadece ismim Berfin’ diye yaşadığım zorlukların, çektiğim sıkıntıların Diyarbakır Valiliği kararıyla resmileştirilmiş şekli bu. Haber şöyle; Kayapınar Belediye Meclisi, 7 Mayıs 2005 tarihinde Park ve Bahçeler Birimi tarafından yapımı tamamlanan beş parka Berfin (Kar tanesi), Nefel (Yonca), Daraşin (Yeşil Ağaç), Beybun (Papatya) ile Gülistan (Gül Bahçesi) isimlerinin verilmesini oybirliğiyle karar altına aldı. Ancak Diyarbakır Valiliğinden gelen bir yazıyla bu kararları suya düştü. Zira bizzat Vali Hüseyin Avni Mutlu imzasıyla belediyeye gönderilen yazıda, Kayapınar Belediyesi’nin yapımı tamamlanan dört parka verdiği Kürtçe Berfin, Daraşin, Nefel ve Beybun isimlerini, 5393 Sayılı Yasa’nın Adres ve Numaralama Yönetmeliği’nin 24. Maddesi” gereğince “Genel ahlaka aykırı, ayrımcılığa ve bölücülüğe yol açabilecek nitelikte olduğu” gerekçesiyle reddetti. Yönetmelik de şöyle bir cümle de geçiyor : “Yabancı dil kurallarına göre teşkil edilmiş kelime ve ifadeler ile çirkin, müstehcen ve gülünç adlar konulamaz.”.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;İSİMLER BÖLÜCÜ OLAMAZ •&lt;/strong&gt; Yani valilik bu isimleri müstehcen ve gülünç mü buluyor? Kararın burası muğlak kalmış. Ancak Gülistan isminde hiçbir sorun görülmemiş olacak ki valilik bu ismi onaylamış. Bu durumda benim ismim de bir kez daha ‘Genel ahlaka aykırı, ayrımcılığa ve bölücülüğe yol açabilecek nitelikte olduğu’ gerekçesiyle yasaklı isimler arasında yerini almış oldu.&lt;br /&gt;Valinin kararına elbette saygı duyuyorum ancak ismimin ne gibi bir bölücü unsur içerdiğini anlamış değilim. Zira benim adımın anlamı üstte de belirttiğim gibi ‘kar tanesi’. Küçücük kart tanesinin ya da sadece Kürtçe olduğu için reddedilen papatya, yonca ve yeşil ağacın valiliğin yazısında geçen tehditlerin hiçbirini başarabileceğini sanmıyorum. Ancak haber bununla da kalmıyor. Kayapınar Belediyesi de bizim orda dedikleri gibi ‘Ya herro ya merro’ deyip yani geri adım atmayarak 9 Temmuz’da yaptıkları genel görüşmede önceden aldıkları kararı yenileyip belediyeye tekrar sunuyorlar. Böylece Peyas Mahallesi 288 nolu sokaktaki parka Berfin, 225 nolu sokaktaki parka Nefel, 229 ve 231 nolu sokakların keşişme noktasına bulunan parka Daraşin Diclekent Bulvarı 158 nolu sokaktaki parka ise Beybun adını veriyorlar.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;YILAN HİKAYESİ •&lt;/strong&gt; Olay yılan hikâyesine dönüyor. Vali de geri adım atmıyor ve yine vali imzasıyla 21 Temmuz 2008 tarihinde Kayapınar Belediye Başkanlığı’na gönderilen ikinci yazıda 5393 sayılı yasanın 81. maddesi uyarınca Valilik tarafından onaylanmayan meclis kararlarının yeniden meclis gündemine getirilmesi eleştirilerek alınan kararın geçersiz olduğu bir kez daha yineleyerek yargıya yolunu gösteriyor. Ben ve benim gibi Kürtçe adları olan kişiler isimlerini park ve bahçelerde görmeleri yasak demek. Bu da artık resmen adı Kürtçe olan kişilerin Türkiye’de daha pekçok sorunla karşı karşıya kalacaklarını gösteriyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-4405322747507336824?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/4405322747507336824/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/03/berfin-varslnn-kendi-haberi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/4405322747507336824'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/4405322747507336824'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/03/berfin-varslnn-kendi-haberi.html' title='Berfin Varışlı&apos;nın kendi haberi (TARAF/14.08.2008)'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-7922979993696196813</id><published>2009-03-13T05:04:00.000-07:00</published><updated>2009-03-13T05:19:04.311-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TARAF gazetesi'/><title type='text'>Yapamadığımızı yapıyorlar, çünkü...(TARAF/26.08.2008)</title><content type='html'>&lt;b&gt;Çin ve Britanya gibi ülkeler olimpiyatta nasıl böyle başarılı oldu? Türkiye neden madalya sıralamasında geride kaldı? Sorduk soruşturduk; işin sırrı “ilgi”de...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;BERFİN VARIŞLI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pekin Olimpiyatları sona erdi ancak yankıları hâlâ devam ediyor. Olimpiyatları 100 madalyayla lider tamamlayan Çin Halk Cumhuriyeti kuşkusuz sonuçlardan en memnun kalan ülke ancak Britanya da halinden çok memnun. Şimdiye kadar lider olmaya alışan ABD ikincilikle  yetinmek zorunda kalırken 1908’den beri görmediği bir başarıyı yakalayan Britanya 47 madalya toplayarak mutlu bir şekilde ülkesine döndü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye ise kazandığı 8 madalyayla Çin’den buruk ayrılanlardan. Türkiye’nin de hali ortada, ata sporumuz olan güreşte kazandığımız altın madalyadan başka yedi gümüş ve bronzumuz var. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın deyimiyle “bize yakışmayan bu neticeden sonra külahımızı önümüze koyup  düşünmek gerekiyor, nasıl tedbir alacağız diye...”&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;SORUN PARASIZLIK MI? • 2012 Olimpiyatlarına ev sahipliği yapacak olan Britanya’da Muhafazakâr Parti’nin şans  oyunlarından elde edilen yıllık gelirden 58 milyon sterlin ayrılmasını önermesinin ardından, işin parasal yönü gündeme geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimilerine göre Türkiye’nin olimpiyatlardaki  başarısızlığı, sporcularımıza yeterli bütçenin ayrılmamış olmasından kaynaklanıyor. Ancak İstanbul Olimpiyat Oyunları Hazırlık ve Denetleme Kurulu Yalçın Aksoy ve Türkiye  Milli Olimpiyat Komitesi Başkanı Togay Boyatlı’ya göre sorun para değil, toplumda futbol  dışındaki diğer spor dallarına yöneltilen ilginin yetersizliği.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Togay Boyatlı; başarıya ancak toplumca spora bakışımızı değiştirerek ulaşabileceğimizi belirterek, özellikle üniversitelerimizde okuyan ve spor yapan öğrencilerimizin, ancak boş zamanlarında antrenmanlara zaman ayırabildiklerini, lisanslı sporcuların bile önüne  devamsızlık engeli çıkarıldığı için gerek yurt içi gerekse yurt dışı müsabakalara katılamadıklarını savunuyor: “Hükümet bu konuda kararlı olmalı ve spora destek vermeli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğitim sistemimiz buna bağlı olarak değişmeli. Bunlar gerçekleşmedikçe başarıyı  yakalamamız imkânsız.” Bayatlı dünya ve olimpiyat şampiyonu Halil Mutlu’yu örnek göstererek, “Halil okulda  antrenmanlarına yeterince vakit ayırmadığı için 4 senelik okulu 7-8 senede zar zor bitirdi” dedi. Üniversitelere sporu sokmamız gerektiğini ifade eden Bayatlı, sporun  okullarda üvey evlat olduğunu belirtiyor.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;br /&gt;Yalçın Aksoy da Milli Olimpiyat Komitesi’nin bir dernek olduğunu; sponsorlardan ve bağışlardan başka geliri olmadığını hatırlatarak, topu federasyonlara attı. Komitenin görevinin uluslararası olimpiyat komitelerince organize edilen turnuvalarda Türk milli takımı için onay almak olduğunu hatırlatarak, komitenin bir bakıma Türk sporunun dünyaya açılan yüzü olduğunu belirtti ve sporcu yetiştirme işinin federasyonlara ait olduğunu dile getirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aksoy şöyle konuştu: “Geçen seferki Atina Olimpiyatlarına 66 sporcumuz katılmış ve kazandıkları 10 madalyayla ülkemize dönmüşlerdi. Bu sene Pekin’e 68 sporcuyla gittik, dikkatinizi çekerim birçok sporcumuz da devşirme. Türkiye’de yeterli sayıda sporcu yetiştirilmiyor. Bizim zamanımızda babalarımız ayakkabılarımız eskimesin diye bize futbol oynatmazdı ancak şimdi devir değişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye de devre ayak uyduramıyor. Ülke geneline  baksanız bir milyon kişi spor yapıyordur. Bunların arasından elit sporcu seçmemiz çok  zor. Çocukluk yaşından başlayarak insanları spora teşvik etmek, burslar vermek lazım. Ne kadar çok çocuk spor yaparsa onların arasından yetenekliler seçilir ve eğitilerek yarın dünya çapında bir sporcu olur.”&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-7922979993696196813?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/7922979993696196813/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/03/yapamadgmzyapyorlar-cunkutaraf26082008.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/7922979993696196813'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/7922979993696196813'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/03/yapamadgmzyapyorlar-cunkutaraf26082008.html' title='Yapamadığımızı yapıyorlar, çünkü...(TARAF/26.08.2008)'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-5711975033430663146</id><published>2009-03-13T05:03:00.000-07:00</published><updated>2009-03-13T05:19:04.312-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TARAF gazetesi'/><title type='text'>Crichton öldü, dinazorlar yetim kaldı (TARAF/07.11.2008)</title><content type='html'>&lt;b&gt;Aralarında Jurassic Park’ın da olduğu çok satan bilimkurgu romanlarıyla tanınan ABD’li yazar Michael Crichton 66 yaşında Los Angeles’ta kansere yenik düştü&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BERFİN VARIŞLI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklara roman okumayı sevdiren romancı Michael Crichton, dün  hayata gözlerini yumdu.&lt;br /&gt;Biz onu bilim kurgu kitaplarından tanısak da o, 66 yıllık yaşamına yazarlık, tıp doktorluğu, film ve televizyon yapımcılığı gibi çeşitli meslek dallarını sığdırmayı başarmıştı. Uzun ince fiziği ve düzgün yüz hatları ve zekâsıyla kadın okurlarının yüreğini hoplatan Crichton, romanlarındaki karakterler gibi sıra dışı ve farklıydı. 1990’da yayımlanan dünyaca ünlü romanı Jurassic Park’a konu olan dinozorlardan tutun da Ortaçağ Avrupası’na, nano-teknolojiden uzay bilimine kadar farklı uğraş alanları vardı. Crichton’ın ve Crichton bu geniş yelpazede kaybolmadan çok iyi işler çıkarmayı da başarıyordu. Sürükleyici romanları, okuyanların nefesini keserken, okuyucuyu bilgilendirmeyi amaçlayan bir yazardı Crichton.&lt;br /&gt;Onun romanları yatmadan önce bir iki sayfasını okuyup rahatça uyumanızı sağlayacak cinsten yumuşak romanlar değildi. 1990 tarihli kitabı Uzay Mikrobu/The Andromeda Strain’nde uzayı anlatırken Jurassic Park ve onun devamı olan Kayıp Dünya/The Lost World’da gezegenimizin bizden önceki sahiplerini anlattı.&lt;br /&gt;Konu ne olursa olsun, onun romanlarını farklı kılan şey, okurda yarattığı merak duygusuydu. Hani okuyucunun hikâyenin içine girdiği, ve kendini dış dünyadan soyutladığı romanlar vardır ya Crichton’ın romanları işte tam da bu türden romanlardı.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;HAYATI KALBİNDEN YAKALAYAN ROMANCI •&lt;/strong&gt; Hep de insan üstü konuları işlemezdi Crichton, Hayatı kalbinden yakalayan romanları da vardı. Örneğin, Amerikan ekonomisini ele geçirmeye çalışan hırslı bir Japon işadamının hikâyesini anlattığı 1992’de yayımlanan Yükselen Güneş/Rising Sun tam da bu türden bir roman. Aynı şekilde açgözlü doymak bilmez bir kadın yöneticiyi konu alan, Demi Moore ve Michael Douglas’ın gişe rekorları kıran Taciz/Disclosure filminin ilham kaynağı ve aynı adı taşıyan romanı en çok satanlar listelerinde ön sıraları kaparak ona uluslararası bir ün de kazandırmıştı.&lt;br /&gt;Bir anlamda en çok satanlar listesinin değişmez müdavimlerindendi Crichton. Yazarın ondan fazla kitabı uzun süre bu listelerdeki yerini korumuş ve bu kitaplar 30’dan fazla dile tercüme edilerek Amerikan’ın sınırlarını aşıp tüm dünyaya yayılmıştı. 2004’te yayımlanan ve küresel ısınma sorunu ve bir eko-teröristin yaptıklarını okuyucuyla buluşturduğu State of Fear romanı bir hafta boyunca New York Times’ın en çok satanlar listesinde en üst sıralarda yerini almıştı. &lt;br /&gt;23 Ekim 1942’de Chicago’da doğan Crichton, ilk romanlarını Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde okurken yazdı. Kongo’daki elmas arayışlarını ve ticaretini anlattığı 1990 tarihli Congo bir anda tüm gözleri bu ülkeye çevirmeyi başaran Crichton’ın, zaman içinde yolculuğu konu alan Zaman Ötesi/Timeline adlı romanı ile de okuyucularının büyük ilgisini çekmişti. Televizyon dünyasında da haklı bir ünü olan Crichton’ın dünya çapında ilgi gören ve 1996’da ona Emmy Ödülü’nü kazandırdığı ER (Acil Servis) gibi dizilerde ve televizyon filmlerinde de imzası bulunuyor.&lt;br /&gt;New York Times yazarı Charles McGrath, Crichton’ın vefat haberini yazmanın bir okuyucusu olarak onu derinden etkilediğini belirttiği yazısındaki “Crichton’ın kitaplarının basit bir formülü vardı. Tıpkı laboratuarda çalışan bir bilim adamı gibi Crichton, kafasında tasarladığı uçsuz bucaksız kurgu dünyasına yeni yepyeni varlıklar kazandırır ve onların hep ilgimizi çeken bir o kadar da ürkütücü hayatlarını en çarpıcı şekliyle anlatmayı başarırdı” sözleri usta yazarın alışılagelmiş bilim kurgu romanlarının ötesine geçişinin nedenini açıklıyor.&lt;br /&gt;Yazarın resmi internet sitesinden yapılan açıklamada, Michael Crichton’ın Los Angeles’ta uzun süredir mücadele ettiği kanser nedeniyle yaşamını yitirdiği belirtildi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-5711975033430663146?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/5711975033430663146/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/03/crichton-oldu-dinazorlar-yetim-kald.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/5711975033430663146'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/5711975033430663146'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/03/crichton-oldu-dinazorlar-yetim-kald.html' title='Crichton öldü, dinazorlar yetim kaldı (TARAF/07.11.2008)'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-4687909756250531034</id><published>2009-03-13T05:01:00.000-07:00</published><updated>2009-03-13T05:19:04.312-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TARAF gazetesi'/><title type='text'>Hızlı yaşıyordu genç öldü (TARAF/28.08.2008)</title><content type='html'>&lt;b&gt;Ölmeden Önce Yapılması Gereken 100 Şey adlı gezi kitabının yazarı David Freeman yapılmasını önerdiği şeylerin yarısını bile tamamlayamadan evinde geçirdiği bir kaza sonucu 47 yaşında hayata gözlerini yumdu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;BERFİN VARIŞLI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD’li maceraperest yazar David Stewart Freeman, 21 Şubat 1961’de Kaliforniya’da dünyaya geldi. Paketleme işiyle uğraşan bir baba ve emlakçı bir annenin oğlu olan David Freeman aslında bir edebiyatçı değil, Kaliforniya ve New York’ta çeşitli reklam ajanslarında çalışan usta bir reklamcı. Ancak tüm dünya onu reklamcı kimliğiyle değil, en çok satan kitaplar listesinde bir numara olan Neil Teplica ile beraber yazdığı ‘Ölmeden Önce Yapılması Gereken 100 Şey’ adlı kitapla tanıyor. Kitabında ‘hayat çok kısa bir yolculuk’ diyordu, dediği gibi oldu ve 47 yaşında hayata gözlerini yumdu.&lt;br /&gt;İNTERNET SİTESİYLE BAŞLADI • Her şey Teplica ile beraber 1996-2001 yılları arasında kurdukları www.whatsgoingon.com adlı internet sitesiyle başlamış. Kitaplarını sitede tanıttıkları yerlerden esinlenerek yazmışlar. Hayatı boyunca hiç evlenmemiş bu özgür ruhlu adam yakınlarına hep kitabında sözünü ettiği şeylerin hepsini gerçekleştiremediğinden yakınıyordu. Teplica da “Yazdıklarımızın hepsini gerçekleştirmek istiyor, hatta listede o ana kadar gidip gördüğü yerlere işaret koyuyordu” yorumunu yaptı. Freeman ne bir kanser hastasıydı ne de ani bir kalp krizi nedeniyle öldü. 17 ağustosta Kaliforniya’nın bol güneşli bir sahil kenti olan Venice Beach’teki evinde, çıktığı sandalyenin üstünden salonunun camdan yapılmış kapısının üstüne düştü ve beklenmedik bir şekilde yaşamını yitirdi. Kitabının alt başlığı ‘Kaçırmamanız gereken gezi faaliyetleriydi ‘ ancak kader onu yazdığı yerlerin tümünü görmesine izin vermedi.&lt;br /&gt;“Dave yalnız seyahat etmeyi severdi” diyor halası Barbara Freeman, “yalnız gezerdi çünkü gittiği yerde ilginç olan her yeri görmek isterdi.” Neil Teplica da “Bu inanılmaz bir ironi. Ölmeden önce yapmamız gereken şeyleri yazan adam bu kadar genç yaşta ölüyor. İçimi tek rahatlatan şey Dave’in dolu dolu, mutlu bir hayat sürmüş olması” diyor adrenalin tutkunu yazarın ardından.&lt;br /&gt;ASIL İŞİ REKLAMCILIK • Şehir Bölge Planlama Bölümü’nden mezun olan Freeman, aynı yıl New Port Beach’te küçük bir reklamcılık şirketinde işe girdi. Daha sonra işini büyütmek isteyen Freeman, 1986 yılında New York’a taşındı ve orda Grey Advertising adlı reklam şirketinde çalışmaya başladı. 47 yıllık yaşamı boyunca dünyanın dört bir yanında birçok eğlenceli ve heyecanlı aktiviteye katılan Freeman’ın şahit olduğu en dehşet verici olay kuşkusuz 11 Eylül 2001’de Dünya Ticaret Merkezi’ne (WTC) yapılan terörist saldırıydı. “Saldırı gerçekleştiği zaman WTC’ye yakın mesafede olan Chelsea Apartmanı’nın en üst katındaki evimde kahvaltı yapıyordum. İlk uçağı göremedim ancak ikinci çarpmaya tanık olabildim. Dehşet vericiydi” diyecekti yaptığı bir röportajda.  Bundan bir yıl sonra 2002’de de terörist saldırıdan çok etkilendiğini ve New Yorktan ayrılıp doğup büyüdüğü Kaliforniya’ya geri döndüğünü belirtecekti. Babası Roy Freeman da, Dave’in 11 Eylül saldırılarından ne denli etkilendiğini şu sözlerle ifade ediyor: “Dave’i ilk kez bu kadar korkmuş gördüm. Olanları dehşet içinde anlatıyordu bize.”  Freeman’ın hep gelecekle ilgili güzel planları&lt;br /&gt;olduğunu belirten Roy Freeman “her zaman kullandığı bir söz vardı: ‘Biz geleceğe gidiyoruz, sen de katılmak ister misin?”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-4687909756250531034?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/4687909756250531034/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/03/hzl-yasyordu-genc-oldu-taraf28082008.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/4687909756250531034'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/4687909756250531034'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/03/hzl-yasyordu-genc-oldu-taraf28082008.html' title='Hızlı yaşıyordu genç öldü (TARAF/28.08.2008)'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-3848926145818592710</id><published>2009-03-13T05:00:00.000-07:00</published><updated>2009-03-13T05:19:04.312-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TARAF gazetesi'/><title type='text'>Putin tamam, ya diğerleri... (TARAF/05.09.2008)</title><content type='html'>&lt;b&gt;Vanity Fair’in yılın ‘En Etkili 100 İsmi’ listesinin tepesindeki Rusya Başbakanı Putin’i son günlerdeki gelişmeler ışığında hepimiz tanıyoruz. Peki ya 23’üncülükten altıncılığa fırlayan Amazon’un patronu Jeff Bezos ve benzerlerini...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BERFİN VARIŞLI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;Vanity Fair dergisinin geçtiğimiz günlerde 2008’in ‘En Etkili 100 İsmi’ni yayınlamasının ardından bu yılın birincisi Rusya başbakanı Vladimir Putin’in portresi, tüm gazetelerde çarşaf çarşaf boy gösterdi. Biz de listede adı geçen diğer isimlerden ilginç bulduklarımızı seçerek daha ayrıntılı bir şekilde tanıtmak istedik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; font-family: Arial;"&gt;İŞ DÜNYASINDAN İSİMLER İLK SIRADA • &lt;span style="font-family: Arial;"&gt;Listeye şöyle bir bakınca iş dünyasından isimlerin yoğunlukta olduğunu görüyoruz. Örneğin tüm dünyadan milyonlarca insanın bilgisayar başından kalkmadan alışveriş yaptığı, internet alışverişinin duayeni ‘amazon.com’un patronu Jeff Bezos’tan (hemen belirtelim Bezos 2007’deki anketinde 23’üncü sıradaymış, bu yıl bir sıçrama ile 6. sıraya oturmuş) Chelsea Futbol Kulübü’nün sahibi ve en genç Rus Oligark’lardan 41 yaşındaki Roman Abramovich’e (8. sırada), elektronik devi Sony’nin patronu Howard Stinger’dan (39. sırada) Nintendo’nun dâhî çocuğu Shigeru Miyamoto’ya kadar iş dünyasının başarılı isimleri baş sıralardaki hak ettikleri yerlerini almışlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; font-family: Arial;"&gt;BRANGELINA İLK ONDA •&lt;span style="font-family: Arial;"&gt; Listenin ilginç isimlerinden ikisi Hollywood’un ünlü çifti Angelina Jolie ve Brad Pitt (9. sırada) bu yıl ilk defa merhaba dedikleri listede ilk ona girmeyi başarmış! Dergide ‘Branjelina’ çiftinin seçilme nedeni olarak sosyal sorunlara yaklaşımlarındaki netlik ve artık milyonlarca insanın onları rol modeli olarak alması belirtilmiş. Aslına bakarsanız Hollywood’dan birçok isim var listede. Örneğin ünlü sinema yönetmeni Steven Spielberg 14. Sırada yer alırken, gişe rekoru kıran birçok filmde yönetmenlik yapan ve iki kez Oscar ödülü almaya hak kazanan Tom Hanks 34. sırada bulunuyor. En son mayıs ayında Çin’i Sudan’daki soykırıma son vermeye davet ederek gündeme gelen Oscar ödüllü yönetmen ve aktör George Clooney (55. sırada) ve kitleleri arkasından sürükleyen hip hop kralı Jay-Z (56. sırada) gibi isimler de listede yerini almış. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; font-family: Arial;"&gt;MODACILARIN HÂKİMİYETİ •&lt;span style="font-family: Arial;"&gt; Eh tabi Vanity Fair’ın daha ziyade moda ağırlıklı bir dergi olmasını da göz önünde bulundurursak listede moda dünyasından isimlere de yer verilmesine şaşırmamamız gerekir. Örneğin, Prada’nın ana kraliçesi Miuccia Prada’dan tutun da Armani’nin haşarı çocuğu Giorgio Armani’ye, ya da bu yıl Dubai’de 5 yıldızlı otelini açacak olan ünlü moda markası Versace’nin ‘Prima Donna’ lakaplı sahibi Donatella Versace’ye (75. sırada) kadar modaya yön veren bir çok patron ve patroniçe de bu listede yer bulmuş pek tabii. &lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;En Etkili 100 İsim deyince elbette ki politika ve medya dünyasının simalarını da unutmamak gerekir. Eşi senatör Hillary Clinton’ın Demokratik Parti’den başkan adayı olmasıyla biraz arka plana düşmüş olan eski ABD başkanı Bill Clinton, politikacı kimliğiyle değil de Bill Clinton Vakfı başkanlığı görevindeki başarıları nedeniyle 6. sıraya yerleşmiş. Eskinin vurdulu kırdılı filmlerinin baş aktörü, şimdinin Kaliforniya valisi Arnold Schwarzenegger de, geçen yıl 55. olduğu listede bu yıl 33. sıraya yükselmiş.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;New York Times’ın genel yayın yönetmeni Bill Keller 60. sırada giriş yaparken, Huffington Post’un kurucu ortağı aynı zamanda editörü olan Arianna Huffington geçen yıl 98. Sırada yer bulduğu listede bu yıl 90. sıraya yükselmeyi başarmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; font-family: Arial;"&gt;• Amazon.com’un patronu Jeff Bezos: &lt;span style="font-family: Arial;"&gt;İnternet dünyasının en ünlü ve en çok ziyaret edilen alışveriş sitesi amazon.com’un patronu Jeff Bezos geçen yıl 23. sırada yer aldığı listede bu yıl 6. sıraya yükselerek ilk ona girmeyi başarmış. Aynı zamanda Kindler adındaki elektronik kitap markasının da patronu olan Bezos, tanesi 3 yüz 99 dolara satışa sunulan bu cihazlardan çok ümitli. Kindle hakkında biraz bilgi vermek gerekirse bu mucize cihazla, şimdilik yüz 50 bin adet elektronik kitabın arasından seçmeler yaparak bir tıkla istediğiniz kitaba ulaşabiliyorsunuz. Gelecek neslin kitabı olarak bilinen Kindle’ın satış patlaması yapması beklenirken, Bezos da bu sayede başarılarına başarı ve cüzdanına para katacak. Bezos’un yaptıkları bunlarla sınırlı sanıyorsanız yanılıyorsunuz; zira, son zamanların popüler elektronik firması Apple’ın i-tunes müzik servisine bir alternatif oluşturma planları yapıyor. Hatta bir rivayete göre Amazon mp3 adlı bu yeni hizmetin, i-tunes’un önüne geçeceği söylentileri bile var. 1999’da da Time dergisinin ‘yılın adamı’ seçtiği Bezos 44 yaşına rağmen gerçekleştirdiği başarılarla adından daha uzun yıllar söz ettireceğe benziyor.&lt;span style="font-weight: bold; font-family: Arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Rus dolar milyarderi Roman Abramovich: &lt;span style="font-family: Arial;"&gt;Genç yaşta sahip olduğu servetiyle adından sıkça söz ettiren Chelsea futbol klübünün sahibi Roman Abramovich’in her yaptığı olay oluyor dersek mübalağa yapmış sayılmayız herhalde. Londra’da yaşamasına rağmen İngilizcesi biraz zayıf olan bu Rus milyarderin adını özellikle müzikle ilgili yapılan hemen tüm açık artırmalarda, diğer katılımcılara pabuç bırakmayarak satılanları silip süpürmesiyle tanıyoruz. Son olarak da yine bir açık artırmada Lucian Freud’un Benefits Supervisor Sleeping adlı müzik kaydına 33.6 milyon dolar veren gizemli kişi olduğu öne sürülüyor. Bir Bœing 767 tipi özel uçağa ve kimbilir belki kendinin de sayısını unuttuğu evleri ve arabaları bulunan Abramovich, en sonunda mutluluğu politikada bulacağına karar verip, şansını bu alanda denedi ve Chukotka valisi oldu. Size bir de ufak dedikodu; Abramovich’in son olarak ünlü şarkıcı Amy Winehouse’a kız arkadaşının sanat galerisinin açılışında konser vermesi için bu yaz başında 2 milyon dolar ödemiş olduğu söyleniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; font-family: Arial;"&gt;• Nintendo’nun dahi çocuğu Shigeru Miyamoto: &lt;span style="font-family: Arial;"&gt;Nintendo’nun tüm dünyada tiryakilik yaratan Super Mario oyununun yaratıcısı olan video oyunları tasarımcısı Miyamoto, ‘elektronik oyunların Walt Disney’i olarak biliniyor. 1956’da Japonya’da doğan Miyamoto, 1977’de Nintendo’ya katılmış ve oyunların tüm dünyada 30 milyon adet satmasının ardındaki isim olmuş. Çocukların yanısıra yetişkinlerin de müptelâsı olduğu bilgisayar oyunlarının yapımcısı Miyamoto, son olarak piyasaya sürülen Nintendo Wii’nin de yaratıcısı. Dünyada en çok satan video oyunu olan ve bıyığıyla sempati kazanan ‘Mario’ karakteri ‘tüm dünyada en çok tanınan çizgi film karakteri olma ünvanını Mickey Mouse’la paylaşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; font-family: Arial;"&gt;• New York Times’dan Bush’un belalısı Bill Keller: &lt;span style="font-family: Arial;"&gt;ABD’nin en çok satan gazetelerinden New York Times‘ın genel yayın yönetmenliği görevini yapan Bill Keller, Bush yönetiminin teröre karşı savaşında izlediği ‘gizli’ taktikleri ortaya çıkarmasıyla tanınıyor. Hatırlayacaksınız, Başkan Bush bu olaydan sonra New York Times için ‘rezil bir gazete’ demişti. Bu yumuşak başlı ama aynı zamanda sivri dilli gazeteci, şubat ayında da Cumhuriyetçi aday John McCain’in lobici bir hanımla sıkı fıkı olduklarını ortaya çıkarmış ve böylece bir başka sansasyonel olayı da kamuoyuyla paylaşmıştı. Kariyerine 1970’te çıkardığı The Collegian gazetesiyle başlayan Keller, 1984’te New York Times‘a geçmiş. 59 yaşındaki bu başarılı gazeteci, geçen sene Sovyetler Birliği’ni konu alan yazı dizisi nedeniyle Plutzier Ödülü’ne layık görülmüş ve gazetede 24 saat vardiyalı çalışma sistemini hayata geçirerek, internet sayfasının anında güncellenmesini sağlamıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; font-family: Arial;"&gt;• Ünlü blogcu Arianna Huffington: &lt;span style="font-family: Arial;"&gt;ABD’nin en çok okunan internet blogu Huffington Post‘un kurucusu ve yazarı Arianna Huffington, kendini ‘eskiden sağcıydım’ sözleriyle tanımlıyor. Aslen Yunanistan doğumlu olan Huffington’ın geniş bir okuyucu kitlesi var. On bir adet kitabın yazarı olan Huffington, son olarak Cumhuriyetçi Başkan Adayı John McCain ve eşi Cindy McCain’le Beverly Hills’de yediği akşam yemeği iddiasıyla gündeme gelmişti. Her ne kadar McCain bu iddiaları reddetse de, 2000’deki başkanlık seçiminde George W. Bush’a oy vermediğini açıklayan Huffington’ın bu adımı eleştirilere neden olmuştu. Sağ, Sol ve Merkez adında politik bir radyo programının yapımcısı da olan Huffington, ABD’nin en etkili yazarlarından olarak gösteriliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; font-family: Arial;"&gt;• ABD’li televizyoncu Charlie Rose: &lt;span style="font-family: Arial;"&gt;Amerika’nın en ünlü televizyoncularından olan 1942 doğumlu Charlie Rose, ABD’nin en çok izlenen programı olarak 2005’e kadar devam eden ve izlenme rekorları kıran 60 Dakika’nın sunuculuğunu yapmaktaydı. Eski Başkan Bill Clinton’ın Demokratik Parti Başkan Adayı Barack Obama hakkındaki “Obama’nın deneyimsizliği ABD’yi riske sokar” sözünün fikir babası olduğu bilinen Rose, sunduğu siyasi tartışma programlarıyla adından söz ettiriyor. Halihazırda ABD’nin ulusal kanalı PBS’te yayımlanan talk show programında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk’u da konuk etmiş olmasıyla, kendisi Türk izleyicilerin de ilgisini çekmiştir. Konuklarını zorlu sorularıyla sıkıştıran Rose, son olarak New York Belediye Başkanı Michael Bloomberg’i terleten programıyla izleyicileri ekrana kilitlemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; font-family: Arial;"&gt;• İtalyan modacı Miuccia Prada:&lt;span style="font-family: Arial;"&gt; Ünlü İtalyan moda markası Prada’nın ortağı ve tasarımcısı Miuccia Prada, Siyaset Bilimi doktoralı bir işkadını. Miuccia aynı zamanda Mui Mui markasının da baş tasarımcısı, Peki, Miuccia’nın sert bir patron olduğunu da biliyor muydunuz? Şirket çalışanlarına kök söktüren Prada, çalışma masasında yemek yiyen personele anında kapıyı gösteriyormuş. Devil Wears Prada / Şeytan Marka Giyer filmi gerçek mi oldu ne?&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-3848926145818592710?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/3848926145818592710/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/03/putin-tamam-ya-digerleri-taraf05092008.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/3848926145818592710'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/3848926145818592710'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/03/putin-tamam-ya-digerleri-taraf05092008.html' title='Putin tamam, ya diğerleri... (TARAF/05.09.2008)'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-5939864379287491530</id><published>2009-03-13T04:58:00.000-07:00</published><updated>2009-03-13T05:19:04.312-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TARAF gazetesi'/><title type='text'>İyi ki doğdun Gael! (TARAF/30.11.2008)</title><content type='html'>&lt;b&gt;İpek Yolu Film Festivali için Bursa’ya gelen Meksikalı ünlü oyuncu Gael Garcia Bernal 30. yaşına Bursa’da girdi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BERFİN VARIŞLI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;Kapitalizmin meta haline getirmesine rağmen Che, dünyanın her yerinde muhalif hareketlerin sembolü olmaya devam ediyor. Hatta nereden bakarsak bakalım, Marx’tan da, Engels’ten de, Lenin’den de daha popüler, bu yetmezmiş gibi komutasında devrim yaptığı Fidel’in bile önünde... Tişörtlerden çakmaklara kadar hemen hemen her nesnenin üzerine fotoğrafları basılı, posterleri birçok gencin, eski devrimcinin ve hevesli genç kızların odalarının duvarlarını süslüyor. Neredeyse bir rock yıldızı kadar popüler olan birini beyazperdede layıkıyla canlandırmak çok oyuncuya nasip olmayacak bir şey elbette, hatta birçok oyuncu için de kariyerinin bitme noktası olarak düşünülebilir. Çünkü oynayacağınız adımın her hareketini, her mimiğini, aklından geçen her şeyi ezberlemiş ve hayatını onun söyledikleri üzerinden şekillendirmiş yüzlerce insan var karşınızda...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: 9pt; font-family: Arial;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; font-family: Arial;"&gt;&lt;strong&gt;Beyazperdenin Che’si&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ama bu yapıldı, yani Che, titrek kameraların çektiği siyah beyaz görüntülerin sonrasında beyazperdede boy göstermiş, hatta Motosiklet Günlüğü başlıklı kitabından aynı adlı bir filmle karşımıza çıkmıştı. Dünyayı değiştirmeye karar vermeden önce, dünyayı tanımak için motosikletiyle yola çıkan maceracı genç bir Ernesto vardı. Beyazperdede onu canlandıran ise, Paramparça Aşklar ve Köpekler filmiyle yeni sükse yapmış genç bir oyuncu, Gael Garcia Bernal’di.&lt;br /&gt;Bursa’da düzenlenen 3. İpek Yolu Film Festivali’nin konuğu olarak Türkiye’ye geldi Bernal... Merinos Atatürk Kongre ve Kültür Merkezi’nde yapılan açılış törenine katılan 30. doğum gününü de sahnede alkışlar eşliğinde kutladı.&lt;br /&gt;Törende; Bernal, Roza Aytmatov ve Elveda Gülsarı filminin oyuncularına Altın Karagöz heykelciği verildi. Bernal, heykelciği alırken, Türkiye’yi hem tatil hem de keşif amacıyla en kısa zamanda tekrar ziyaret etmek istediğini belirterek, “Türkiye’de Türkçe bir filmde oynamaktan büyük bir memnuniyet duyacağım. Türkçe öğrenip Türk filminde oynamak isterim. Pazar günü 30. yaş günümü kutlayacağım.” dedi. García Bernal, 1978 yılında Meksika’nın Guadalajara kentinde doğdu. Annesi Patricia Bernal, eski bir model ve film yıldızı, babası José Angel García ise oyuncu ve yönetmendi. Henüz bir yaşındayken oyunculuğa “merhaba” diyen Bernal, pembe dizilerin aranan aktörleri arasına girmeyi başardı. Bir toplum gönüllüsü olan Bernal, gençlik yıllarından beri birçok yardım faaliyetinde bulundu. 14 yaşına geldiğinde Meksika’nın yerli halkına gönüllü olarak İspanyolca dersler veren Bernal, Meksika’nın Guatemala sınırındaki eyaleti Chapas’ta 1994’te patlak veren şiddeti durdurmak için çalıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: 9pt; font-family: Arial;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; font-family: Arial;"&gt;&lt;strong&gt;Meksika’dan Londra’ya&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;Londra’daki Central School of Speech and Drama’da oyunculuk dersleri almaya başladı. Bu okula kabul edilen ilk Meksikalı öğrenci olan Bernal, Paramparça Aşklar, Köpekler / Amores Perros (2000), Ananı da / Y Tu Mamá También (2001) ve Günah / El Crimen del Padre Amaro (2002) filmlerinde peş peşe başrol oynadı.&lt;br /&gt;2002’de bir televizyon dizisi olan Fidel’de ve 2004’te Motosiklet Günlüğü/Motorcycles Diaries’de olmak üzere kariyeri boyunca iki defa Che Guevara’yı canlandıran Bernal, bir keresinde Che’yi oynamanın onun için büyük onur olduğunu dile getirmişti. Pedro Almodóvar, Walter Salles, Alfonso Cuarón, Alejandro González Iñárritu ve Michel Gondry gibi dünyaca ünlü yönetmenlerle çalışma fırsatı bulan Bernal, gişe rekorları kıran filmlerde de rol aldı. 2005’te BAFTA tarafından en iyi erkek oyuncu ödülüne layık görüldü. 2007’de de Déficit’i yönetti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dünya onu bu filmlerle tanıdı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;2000:&lt;br /&gt;-&lt;/strong&gt; Amores Perros.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;2001:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-&lt;/strong&gt; Sin Noticias de Dios&lt;br /&gt;Vidas Privadas&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-&lt;/strong&gt; Y Tu Mamá Tambièn&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;2002:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-&lt;/strong&gt; I’m with Lucy&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-&lt;/strong&gt; Fidel&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-&lt;/strong&gt; El Crimen del Padre Amaro&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;2003:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-&lt;/strong&gt; Dreaming of Julia&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-&lt;/strong&gt; Dot the I&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-&lt;/strong&gt; Don’t Tempt Me&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;2004:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-&lt;/strong&gt; Bad Education&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-&lt;/strong&gt; The Motorcycle Diaries&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;2005:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-&lt;/strong&gt; The King&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;2006:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-&lt;/strong&gt; Babel&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-&lt;/strong&gt; The Science of Sleep&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;2007:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-&lt;/strong&gt; Dèficit&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-&lt;/strong&gt; El Pasado&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;2008:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-&lt;/strong&gt; Blindness&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-&lt;/strong&gt; Rudo y Cursi&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-&lt;/strong&gt; Mammoth&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;2009:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-&lt;/strong&gt; The Limits of Control&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-5939864379287491530?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/5939864379287491530/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/03/iyi-ki-dogdun-gael-taraf30112008.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/5939864379287491530'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/5939864379287491530'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/03/iyi-ki-dogdun-gael-taraf30112008.html' title='İyi ki doğdun Gael! (TARAF/30.11.2008)'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-6958245059442702734</id><published>2009-03-13T04:57:00.000-07:00</published><updated>2009-03-13T05:19:04.313-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TARAF gazetesi'/><title type='text'>Lesser'dan Türkiye analizi (TARAF/13.01.2009)</title><content type='html'>&lt;b&gt;Türkiye uzmanı Lesser, Obama’nın Ermeni soykırımını tanıyacağını ve ABD Irak’tan çekildikten sonra bağımsız Kürt devleti kurulmasının ihtimal dahilinde olduğunu belirtti&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;BERFİN VARIŞLI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alman Marshall Fonu Türkiye uzmanı Dr. Ian Lesser, Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi'nin davetlisi olarak Türkiye'ye geldi. Lesser 'la "Ulusal ve Uluslararası Kriz Zamanı'nda Türk-Amerikan İlişkileri: Obama Yönetimi Fark Yaratacak mı?" başlıklı konferansı sonrasında görüştük.&lt;br /&gt;Lesser, özellikle Ortadoğu ve Türkiye konusunda geniş bir bilgi birikimine sahip bir uzman. ABD'de herkesin 2009 yılını Ermeni  Soykırımı'nın tanınacağı yıl olarak kabul ettiğini belirten Lesser, ABD'nin Irak'tan çekilmesi sonrasında orada çok daha özerk bir Kürt devleti olacağını hatta bağımsız bir Kürt devletinin de ihtimaller arasında olduğunu vurguladı. "Obama yönetimi Bush yönetimine göre özellikler büyük farklılıklar gösterecek" diyen Lesser, “Bush döneminde ABD tam anlamıyla bir 'savaş dönemi hükümeti' imajı çizdi ancak Obama ve ekibi göreve başladıktan sonra bu tutum tamamen değişecek ve ABD daha ılımlı, sabırlı ve geleneksel bir dış politika sürdürecek" diye konuştu. Türkiye'nin de bu anlamda çok önemli bir yeri olacağını belirten Lesser, "Ortadoğu'da devam eden bir kriz var. NATO gibi bölgesel ittifakların önem kazanmasıyla Türkiye de ABD için eski değerini kazanacak" yorumunu yaptı.&lt;br /&gt;İsrail'in Gazze saldırılarına da değinen Lesser, "Maalesef orada süren bir savaş var. Jeopolitik konumu ile farklı kültürleri ve kutupları içinde barındıran bir ülke olması nedeniyle Türkiye eşsiz ve bu anlamda ABD'nin Türkiye'ye ihtiyacı var. Zaten şimdiye kadar iki ülkeyi bir arada tutan ana konu da güvenlik konusuydu. Şimdiden sonra da böyle olacak" dedi. Türkiye'nin bölgedeki dinamikler özellikle Hamas ile ilişkilerinin Kongre tarafından dikkatle izlendiğini vurgulayan Lesser, "Türkiye'nin bölgede potansiyel bir gücü var. Bu nedenle Kongre büyük dikkatle Türkiye'nin attığı adımları izliyor. Kongre'de bir çok Türk dostu olduğu kadar İsrail dostu da var" diye konuştu.&lt;br /&gt;ABD'de bir çok kişinin 2009 yılını ‘Ermeni Soykırımının tanınacağı yıl’ olarak kabul ettiğini ifade eden Lesser, Obama'nın Karabağ konusunda herkes tarafından kabul edilir bir çözüm bulmaya çalışacağını ancak Ermeni soykırımını da tanıyacağını belirtti.&lt;br /&gt;Obama'nın öncelikli politikasının Irak'tan çekilmek olduğunu hatırlatan Lesser "Şunu kesinlikle söyleyebilirim  ki ABD, Irak'tan çekildikten sonra Kürtler şimdikinden çok daha fazla bir özerk statüye kavuşacak" yorumunu yaptı. “Bu halde bağımsız bir Kürt devleti kurulma ihtimali nedir” sorusuna ise, "Bu oluşum bağımsız devlete dönüşecek mi bunu zaman gösterecek ancak bu da ihtimaller arasında" yorumu yaptı. Lesser, Türkiye'nin AB üyeliğinin öneminin de altını çizip ABD'nin üyelik için hep Türkiye'nin yanında olduğunu vurguladı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-6958245059442702734?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/6958245059442702734/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/03/lesserdan-turkiye-analizi-taraf13012009.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/6958245059442702734'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/6958245059442702734'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/03/lesserdan-turkiye-analizi-taraf13012009.html' title='Lesser&apos;dan Türkiye analizi (TARAF/13.01.2009)'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-2766123916386539336</id><published>2009-03-13T04:55:00.000-07:00</published><updated>2009-03-13T05:19:04.313-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TARAF gazetesi'/><title type='text'>Bu sonbahar etekler kabaracak (TARAF/20.08.2008)</title><content type='html'>&lt;b&gt;2008 güz modası, “kum saati kadınlar”a göre. Geniş kalçalıları kayıran ve kökeni 18. yüzyıla dayanan stilin yeni adı, “güzel kıvrım”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;BERFİN VARIŞLI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün kadınlar, ya da hadi istisna payı bırakalım, kadınları büyük çoğunluğu yaşar bu ikilemi. Vitrinde gördükleri, giydiklerinde bütün vücut hatlarını ortaya çıkaracak olan dar kesim bir elbise mi yoksa butiğin yanındaki pizzacıdan alacakları kocaman, bol kalorili bir pizza mı? İradesine hakim olanlar, pizzacıdan koşar adım uzaklaşarak kendilerini vitrindeki elbiseyi denerken bulurlar. İradesine hakim olamayanlar ki -istisna payını küçük tutarak söyleyebiliriz- çoğu kadın böyledir; “Aman bir pizzadan bir şey olmaz, hem sabah kahvaltı da yapmadım” diyerek pizzacıya dalarlar.&lt;br /&gt;17. yüzyılda yaşamış meşhur Fransız filozof Blaise Pascal “Kalbimizin gerekçeleri var ancak bu gerkeçlerin hiçbir şeyden haberi yok” derken kimbilir belki de kadınların yaşadığı bu ikilemden bahsediyordu.&lt;br /&gt;Evet, zayıf kalmak için gerekçelerimiz var. Giydiğimiz elbisenin bize yakışmasını istiyoruz. Maalesef ki sıfır beden modasının tavan yaptığı bu dönemde de ‘birazcık’ da olsa yuvarlak hatlıysanız, giysi seçerken çok fazla şansınız olmuyor. Çünkü hazır giyim firmaları bütün kadınların adeta bir ‘Kate Moss’ olduklarını varsayarak tasarımlarına 34 bedenden başlıyorlar ve eğer sütun gibi uzun ve ince bacaklarınız yoksa ‘trendy’ kıyafetleri giyme şansınız da ‘sıfır’a iniyor. Ama sıkı durun size yüzünüzü güldürecek bir haberimiz var. Modacılar kendilerine yapılan eleştirileri dikkate almış olacaklar ki, 2008 sonbahar-kış sezonunda basen ve bel bölgelerindeki yağlardan şikayetçi kadınların gönül rahatlığıyla giyebilecekleri etek ve elbiselere yer verdi.&lt;br /&gt;New York Times’ın moda yazarı Caroline Weber “Güzel Kıvrım” (The Belle Curve) başlıklı makalesinde kendisinin de aynı dertten muzdarip olduğunu anlatıp, çikolatalı keke bir elbiseyi değişmenin zorluğundan bahsetmiş. Ancak isteyip de yiyemediğimiz kalorili yiyecekleri bize yasaklayan ‘dudaklarda bir dakika, kalçalarda bir ömür’ kutsal sözünün eylül ayından itibaren geçersiz olacağı haberi nedeniyle duyduğu mutluluğu da gizlememiş yazısında. İlk önce sıkı moda takipçilerinde hemen ardından da tüm dünya kadınlarının üzerlerinde göreceğimiz Marie Antoinette’in meşhur kabarık elbiselerini andıran kıyafetler sayesinde kadınların korkulu rüyası; kilo takıntısı son bulacak.&lt;br /&gt;Weber yazısında bu kabarık ‘her derde deva’ elbiseleri giymenin getireceği ayrıcalıkları da  şöyle sıralıyor:&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;• Trafiğe çıkmayın:&lt;/strong&gt; 18. yüzyılda yaşayan kadınların böyle bir sorunu yoktu çünkü başta Paris’in meşhur Versailles sarayının geniş koridorları olmak üzere hemen her yerde o devrin kadınları geniş etekli kıyafetleriyle rahatça arz-ı endam edebiliyorlardı. Ancak günlük hayatımızın vazgeçilmezleri olan metroyu ve çamurlu kaldırımları göz önüne alırsak benzer kıyafetlerin günümüzde giyilmesi 21. yüzyıl şehir kadınlarını zorlayacak gibi görünüyor. Iyisi mi trafiğe çıkmayın.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;• Kişisel alanınızı koruyun:&lt;/strong&gt; Kocaman etekleri nedeniyle o devrin kadınları kimi ayrıcalıkların da keyfini çıkarıyordu. Örneğin, opera salonlarında kendileri için bir yerine bir kaç koltuk ayrılıyordu ve koltuklardan birine kendileri otururken yandaki koltuğa da eteklerini yerleştirebiliyorlardı. Aynı ayrıcalık günümüz sinema salonlarında da kadınlara neden sağlanmasın? Öte yandan, kadınlar bu kabarık etekler sayesinde tacizlerden de kurtulabilirler. Etekler o kadar kabarık olacak ki, kötü niyetli erkekler yanlarına yaklaşamayacak. Böylelikle taciz derdi de son bulmuş olacak!&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;• Egzersiz yapmayı unutun&lt;/strong&gt;: Kocaman etekleri olan elbiseler sayesinde öfleye pöfleye gittiğiniz spor salonuna da bir daha adım atmak zorunda kalmayacaksınız. Dürüst olun, her gün uykunuzdan ya da dinlenme zamanınızdan feragat edip adımlarınız geri gide gide gitmiyor musunuz o egzersiz salonlarına? Ve de o salonlara gitmenizin nedeni sarkmış karnınızdan ya da basenlerinizden kurtulmak değil mi? İşte bu! Çözüm kabarık eteklerde!&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;• Püfür püfür etekler:&lt;/strong&gt; Sıcak yaz günlerinde, hele ki küresel ısınmanın etkilerini gün geçtikçe üzerimizde hissederken, bu ‘havadar’ etekler yürürken bile vantilatör görevi görebilir. Böylece bu kabarık etekler kısacık şortlara iyi bir alternatif oluşturur.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;• Arkanıza yaslanın ve Darwin’i düşünün:&lt;/strong&gt; Son yapılan araştırmalar vücutları kum saati biçimli kadınların daha zeki olduklarını, erkekler tarafından zayıflara göre daha çekici bulunduklarını ve daha akıllı çocuklar yetiştirebileceklerini gösteriyor. Sanırım bu kalçalarda toplanan yağlarla ilgili bir durum. Araştırmayı yapan bilimadamları da bunun ‘üretkenlik için’ önemli olduğunu belirtiyor. Araştırmaya göre kalça ile bel arasındaki oran 0.6 ya da 0.7 olmalıymış.Yani olaya Darwin’in perspektifinden yaklaşırsak, Kate Moss’un sıska bedenindense, Kate Winslet’in geniş kalçaları daha makbul. Böylelikle yeni sezonun etekleriyle bilimin izinden de gitmiş olacaksınız.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-2766123916386539336?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/2766123916386539336/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/03/bu-sonbahar-etekler-kabaracak.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/2766123916386539336'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/2766123916386539336'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/03/bu-sonbahar-etekler-kabaracak.html' title='Bu sonbahar etekler kabaracak (TARAF/20.08.2008)'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-4032905597544710178</id><published>2009-03-13T04:53:00.000-07:00</published><updated>2009-03-13T05:19:04.313-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TARAF gazetesi'/><title type='text'>İki rapor yaz bir kilometre koş! (TARAF/18.09.2008)</title><content type='html'>&lt;b&gt;Gün boyu bilgisayar karşısında çalıştığınız için hareketsiz kalmaktan ve spora vakit ayıramamaktan mı yakınıyorsunuz? O zaman Treadmill bilgisayar masaları tam size göre&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BERFİN VARIŞLI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;Masa başında çalışanların en büyük sıkınıtısıdır hareketsiz olmak. Tüm zamanlarını bilgisayar başında oturarak geçirdikleri için bel ve eklem ağrılarından tutun da fazla kilolara kadar yakınacak çok şeyleri vardır. Bu soruna bir çözüm arayan şirket patronları masaftan kaçınmayarak plazaların içine spor merkezleri kurdular. Tabi hepsi değil ancak bu maliyetin altından kalkabilenler. İlk başlarda bu salonlar, çalışanlar tarafından oldukça rağbet gören yerler oldu. Kilolar verildi, fit bir görünüm kazanıldı belki de ancak gün geçtikçe öğle aralarında gidilen bu yerlere gidilmez oldu ve sonuç olarak çalışanlar için kısır döngü haline gelen ‘hareketsizlik’ sorununa çare bulunamadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;FİYATI 4 BİN DOLAR •&lt;/strong&gt; New York Times’da yayınlanan bir habere göre spor malzemeleri üreticisi Mutual of Omaha belli ki oturmuş bu soruna bir çözüm bulmaya çalışmış. Görünen o ki başarılı olmuşlar da...Öyle bir bilgisayar masası hazırlamışlar ki, bir yandan bilgisayarınızda çalışırken diğer yandan da yürüyüş bandında sporunuzu yapabiliyorsunuz. ABD’deki Mayo Klinik’te görev yapan ve ‘Dr. Levine’ olarak ünlenen endokrinoloji uzmanı James Levine’in girişimiyle üretilen bu spor aletleri geçen kasımda satışa sunulmuş. Günde en az 350 kalori yakabilmenize yarayan bu aletlerin fiyatı da 4 bin dolar (yaklaşık 6 bin YTL). Bu aleti kullanabilen şanslı çalışanlar ise GlaxoSmithKline, Humana ve Best Buy gibi şirketlerin personeli. Ancak doktorlar özellikle işini evinden yürütenlere de bu aletleri şiddetle öneriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ŞİMDİLİK SADECE ABD’DE •&lt;/strong&gt; Bu mucize masaları işyerinde kullananlardan biri olan ABD’deki Minneapolis Hukuk Bürosu. Büro çalışanlarından Terri Krivosha bilgisayarından uzaklaşmadığı için işleri aksamadan her gün spor yapabildiğini belirterek “Çok yoğun çalışıyorum ve spor salonuna gidecek vaktim olmuyor. Bu yeni buluş sayesinde hem spor yapıyorum hem de işlerimi yürütüyorum” diyor. Illinois’deki bir bilgisayar firmasında çalışan programcı Brad Rhoads da “Kendimi yaptığım işe o kadar kaptırıyorum ki bir süre sonra sadece bacaklarımın ağrıdığını hissediyorum” diyerek bu yöntemin işlerini aksatmadığını ifade ediyor. Bu aleti kullanan ve memnun kalanların ortak bir internet sitesi bile var, &lt;a href="http://www.officewalkers.ning.com/"&gt;www.officewalkers.ning.com&lt;/a&gt;.&lt;br /&gt;Henüz 30 üyesi bulunan bu sitede kullanıcılar deneyimlerini paylaşmakla kalmıyor, birbirlerine diet reçetelerinden tutun da sağlıklı yaşama kadar türlü bilgiler veriyorlar. Siteye üye olanlardan Ana Krishova “Bu aleti bir arkadaşım kullanıyordu. İlk başta işe yaramaz ve komik buldum. Ancak kullanmaya başladığında çok memnun kaldım” şeklinde konuşuyor.&lt;br /&gt;Mutual Omaha’nın Satış Bölümü Başkanı Kirk Hurley, kendinin de bu aleti kullandığını belirterek, işe başladığından bu yana aldığı 20 kiloyu bu sayede verdiğini belirtiyor: “Bu ürünü gün boyu kullanmanız da gerekmiyor. İşlerinizden sıkıldığınızda kahve almak yerine spor yapın” şeklinde konuşuyor.&lt;br /&gt;“Peki ya aynı anda hem spor yapıp hem çalışmak zor olmuyor mu” sorusuna cevabı da  Mayo Klinik doktorlarından Andrew Wood veriyor ve “Eğer aynı anda hem yürüyüp hem de sakız çiğneyemeyenlerdenseniz bu alet size göre değil” diyerek böyle bir sorunun mümkün olmadığını anlatıyor.&lt;br /&gt;Anlaşılan bu alet gerçekten işe yarıyor. Ancak yüksek fiyatı nedeniyle şirketlerin ‘hemen alalım’ diyecekleri cinsten bir alet de değil. Şimdilik ABD’deki büyük şirketler almış bu spor aletlerinden. Bakalım firma yetkilileri Türkiye’den müşteri bulabilecekler mi?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-4032905597544710178?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/4032905597544710178/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/03/iki-rapor-yaz-bir-kilometre-kos.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/4032905597544710178'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/4032905597544710178'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/03/iki-rapor-yaz-bir-kilometre-kos.html' title='İki rapor yaz bir kilometre koş! (TARAF/18.09.2008)'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-3081905651589108541</id><published>2009-03-13T04:52:00.000-07:00</published><updated>2009-03-13T05:19:04.313-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TARAF gazetesi'/><title type='text'>Bizim de artık beyzbol sahamız var! (TARAF/19.09.2008)</title><content type='html'>&lt;b&gt;Dokuzar oyuncudan iki takım oluşturun. Elinize sopalarınızı, eldivenlerinizi alın ve Sefaköy’de yeni kurulan beyzbol sahasına gidin. Oyunu bilmeniz gerekmiyor, Türkiye Beyzbol Akademisi size beyzbolu her yönüyle tanıtacak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BERFİN VARIŞLI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;Beyzbol’la ilgili ne biliyorsunuz? Daha çok Amerikan filmlerinden bildiğimiz bu takım sporu Türkiye’de de yaygınlaşıyor, hatta İstanbul’da bir beyzbol sahası bile kuruldu desek ne dersiniz? Japonya ve ABD’nin bir numaralı spor dalı olan beyzbolu daha yakından tanımak için sorduk soruşturduk, anladık ki Türk halkı beyzbolla çok değil bundan iki sene önce tanışmış. Ancak çalışmalar hızlı ilerlemiş, öyle ki şimdilik sadece İstanbul’da 100’e yakın kişi bu sporla uğraşıyor. Hatta ‘Little League’ (küçük Lig) adında bir ligleri bile var.&lt;br /&gt;Öncelikle işe Türkiye Beyzbol Akademisi (TBA) ile ilgili bilgi vermekle başlayalım. Akademi kâr amacı gütmeyen bir organizasyon. Amaçları  Türkiye’de beyzbolun yaygınlaşmasını sağlamak ve Almanya, İspanya, İtalya ve Hollanda’da olduğu gibi bu sporun ilgi görmesine katkıda bulunmak. Akademi’nin başkanlığını Alper Bozkurt yürütüyor. Kendisi söylemiyor ama anladığımız Türkiye’ye beyzbolu getiren kişi de o. Bozkurt, 2005 yılına kadar yurt dışında yaşamış Almanya, Güney Afrika’da beyzbol oynamış, Alman Milli Takımı’nın da sporcusuymuş. 2005 yılında Türkiye’ye geldiğinde ülkedeki eksikliği farkedecek ki ilk işi bir antrenör kursu açmak olmuş. Kursa ilgi yüksek olunca bu işin devamının da geleceğini öngörmüş. Beklediği gibi de olmuş İstanbul’daki okullar öğrencilerine beyzbolu öğretmek adına kapısını çalmaya başlamışlar. Şimdi İstanbul’da birçok okulda öğretiliyor bu spor. Bunlar: Avrupa Koleji, Kent State Koleji, IICS (Istanbul Uluslararası Halk Okulu) ve Japon Okulu.  “Daha çok Türkiye’de yaşayan yabancılar mı rağbet ediyor bu spora” diye soruyoruz Bozkurt’a. O da bunun yanlış bir düşünce olduğunu ifade ediyor ve Her ne kadar Amerikan sporu olarak bilinse de Japonya’da da bu sporun ata sporu olduğunu belirtiyor: “Öğrencilerimizin çoğu Türk ama elbette ki yabancı sporcularımız da var” şeklinde konuşuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“AĞAÇ YAŞKEN EĞİLİR”&lt;/strong&gt; &lt;strong&gt;•&lt;/strong&gt; Bozkurt’a soruyoruz her isteyen akademinizde ders alabilir mi? Cevabı kesin: “Hayır. Yalnızca 10 ila 15 yaş arası çocukları kabul ediyoruz”. Ağaç yaşken eğilir atasözünü bir kez daha hatırlıyoruz. Ancak 16 yaş üstü sporcularının olduğu Yıldız Takımları da var. Ülke çapında genç kabiliyetleri araştırıp yıldız takıma hazırlamak amacında olduklarını söylüyor. Bunun yanı sıra beyzbol kursları ve kampları olduğunu da ekliyor Bozkurt. Özellikle yaz okulları çok ilgi çekiyormuş. Kurslarında da programlara katılan eğitmen ve sporcuları profesyonel anlamda eğittiklerini vurguluyor Bozkurt. Takımlar yurt dışında birçok karşılaşmaya katılmış ve azımsanmayacak başarılara imza atmış. Takımları son olarak geçen aylarda Polonya’yla karşılaşmışlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;KÜÇÜK LİG •&lt;/strong&gt; “Amacım Türk çocuklarına beyzbolu sevdirmek” diyen Bozkurt, Türkiye’de yeterli sayıda takım olmadığından yakınıyor. “Bir ülkede herhangi bir sporun tam anlamıyla tanınması için 5-10 takım olması lazım ancak sadece iki takım var” diye ekliyor. TBA’dan yetkililer bu yaş grubunda olan gençlerin varolan Küçük Lig’de oynayabileceğini, bundan iki yıl sonra da 16-18 yaş arası gençlerin şuanki küçüklerin oluşturacağı yıldız ve genç takımlarına kabul edileceklerini söylüyor. Küçük Lig için seçmeler 14 eylülde yapılmış. 5 ekimde de liglerinin başladığını söyleyen Bozkurt, bu konuda oldukça heyecanlı. Küçük Lig’i kurarken hiçbir bürokratik engelle karşılaşmadıklarını da ekliyor: “Her şey istediğimiz gibi ilerledi ve sonunda Küçük Lig’i kurduk.”&lt;br /&gt; TBA ilk elit takımını İtalya’daki 2007 Kenko Baseball Müsabakası’na göndermiş. Her yıl düzenlenen Kenko Baseball turnuvası dünyadaki en kapsamlı gençler turnuvası ve 15 ülkeden binlerce sporcunun katılımıyla gerçekleşiyor. TBA Elit takımı da yeni kurulan bir takım olmasına rağmen dünya çapında başarılarıyla ün salmış Sırbistan’ı yenmeyi başarmış.    &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;TÜRK AİLE YAPISINA UYGUN •&lt;/strong&gt; Bozkurt, Türkiye’de beyzbolun hak ettiği yere geleceğini belirtiyor ancak “futbola gösterilen ilgiyi hedefliyoruz” gibi iddialı sözlerden de kaçınıyor. Bozkurt, “Maalesef beyzbol Türkiye’de ayağı yere basmayan bir spor dalı. Futbol ve basketbol gibi sporların arkasında çok destek var. Bizse kâr gütmeyen bir akademiyle işlerimizi yürütmeye çalışıyoruz. Beyzbolun Türkiye’de futbol ya da basketbol gibi ilgi göreceğini söylemek biraz saflık olur” şeklinde konuşuyor. Ancak şunu da ekliyor; “Beyzbol Türk aile yapısına çok yatkın bir spor. Beyzbol maçlarında oyuncunun aile bireyleri birlik olup maçı izlemeye giderler. Bizim de aile bağlarımız çok güçlü olduğu için aynı şey yaşanıyor. Hatta bir çocuğa beyzbol eldiveni alırken aileler iki tane almayı tercih ediyor. Bir tane de babaya alıyorlar ki, çocuk boş zamanlarında babasıyla beraber antrenman yapabilirsin!”&lt;br /&gt;Türkiye Beyzbol Akademisi kendilerini ve beyzbolu Türkiye’ye tanıtmak için bir internet sitesi hazırlamış. Adresleri &lt;a href="http://www.turkishbaseball.com/"&gt;www.turkishbaseball.com&lt;/a&gt;. Buradan akademinin yürüttüğü kurslar ve oluşturdukları takımlar hakkında detaylı bilgi edinebilir, yetkililerle temasa geçebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;BEYZBOL NEDİR, NASIL OYNANIR? •&lt;/strong&gt; Beyzbolun geçmişi 1755’li yıllara kadar uzanan bir spor dalı. Beyzbolun ilk Britanyalılar tarafından bulunduğu ve Kuzey Amerika’ya göç eden Britanyalılar ve İrlandalılar tarafından ABD’ye getirildiği biliniyor. Ancak 19. yüzyılın sonlarına doğru beyzbol ABD’nin milli sporu haline gelmiş ve geniş kitleler tarafından takip edilmeye başlamış. Tarihte oynanan ilk beyzbol maçı da 28 Eylül 1860’da New Jersey’de iki siyahi takım olan Colorado ve New York takımları arasında oynanmıştır. Beyzbol iki takım ve her takımda dokuz oyuncuyla oynanan bir oyundur. Dokuz devrede oynana bu uzun oyun bir takımın topa vuruşuyla başlar, diğer takımın amacı bu topu karşılayarak ellerinde bulunan beyzbol sopasıyla vurmaktır. Dünyada en çok Kuzey Amerika’da oynanan bu spor, Güney Amerika ve Asya’da da büyük ilgi görüyor. ABD’de yayımlanan beyzbol maçları milyonlarca sporseveri ekran başına kilitlemesiyle ünlü. ABD’de Amerikan futbolu ile birlikte en çok ilgi çeken spor dallarından olan beyzbol maçları Avrupa’da da yoğun ilgi görmektedir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-3081905651589108541?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/3081905651589108541/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/03/bizim-de-artk-beyzbol-sahamz-var.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/3081905651589108541'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/3081905651589108541'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/03/bizim-de-artk-beyzbol-sahamz-var.html' title='Bizim de artık beyzbol sahamız var! (TARAF/19.09.2008)'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-7524459069029911145</id><published>2009-03-13T04:49:00.000-07:00</published><updated>2009-03-13T05:19:04.314-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TARAF gazetesi'/><title type='text'>Hollywood seçim havasına girdi (TARAF/23.09.2008)</title><content type='html'>&lt;b&gt;Los Angeles’taki Emmy ödül törenine Amerikan seçimlerine yönelik mesajlar damgasını vurdu. En iyi kadın komedyen seçilen Tina Fey ödülünü alırken Cumhuriyetçi adayın başkan yardımcısı Palin’le dalga geçti&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;BERFİN VARIŞLI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Los Angeles’taki Nokia Theatre’da düzenlenen 60. Emmy Ödülleri önceki gece sahiplerini buldu. Bu yıl ilklerin yaşandığı törenin en belirgin özelliği, ABD halkının pür dikkat beklediği kasım ayındaki ABD başkanlık seçimlerinin etkisinin ödül alan filmlerde ve oyuncuların teşekkür konuşmalarında açık bir şekilde görülmesiydi. Sosyal devrimin tüm dünyaya dalga dalga yayıldığı 1960’larda, New York reklam endüstrisinin içinde bulunduğu durumu anlatan&lt;br /&gt;Mad Men ile, ABD’nin ikinci başkanı John Adams’ın hayat hikayesini konu alan John Adams adlı yedi bölümlük televizyon filmi geceye damgasını vurdu. Mad Men, en iyi senaryo ve en iyi dizi ödülüne layık görülürken, en iyi komedi dizisi seçilen 30 Rock’ın aktörleri Alec Baldwin, Tina Fey en iyi erkek ve kadın oyuncu ödüllerini kimseye kaptırmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İLKLERİN GECESİ •&lt;/strong&gt; AMC kanalında yayınlanan Mad Men dizisi ödül töreni başladığı 1948’den bu yana, kablolu televizyon kanalından yayınlanıp da Emmy’ye layık görülen ilk dizi olması nedeniyle tarihe geçti. HBO kanalındaki John Adams ise 13 ödülü birden alarak 2004’te 11 ödül alan Pulitzer’li Angels in America’nın ödül rekorunu kırdı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;GECEDE PALİN KONUŞULDU •&lt;/strong&gt; Cumhuriyetçi Parti başkan yardımcısı adayı Sarah Palin, politik espri ve konuşmaların ağırlığının hissedildiği gecede en çok adı geçen politikacı oldu. Katılımcıların iğneleyici sözlerine mağruz kalan Alaska Valisi’nin adı, törenin ilk dakikalarında sunucu Howie Mandel Palin’le ilgili “Palin nereye gidiyor, hiçbir yere gitmiyor” esprisiyle duyuldu. John Adams’daki rolüyle en iyi mini dizi kadın oyuncusu seçilen Laura Linney ise Palin’i ağır bir şekilde eleştirmekten kaçınmadı. Teşekkür konuşmasının büyük bölümünü başkanlık seçim yarışı hakkındaki fikirlerine ayıran Linney, eski bir toplum gönüllüsü olan Demokratik Parti başkan adayı Barack Obama’ya atıfta bulunarak, “Bu ülkeye asıl hizmeti geçen kişiler toplum gönüllüleri. Dizinin çekimleri sırasında toplum gönüllülerinden büyük yardım gördüm. Hepsine çok teşekkür ederim” dedi. Gecenin belki de en sert Palin yorumu 30 Rock’taki performansıyla en iyi kadın oyuncu ödülüne layık görülen Tina Fey’den geldi. Geçenlerde Saturday Night Live adlı televizyon programında Sarah Palin taklidi yapan Fey, “Bu kadının taklidini 5 kasımda yapmak istiyorum. Sizce de 5 kasım bu kadının taklidini yapmak için uygun bir gün, öyle değil mi” diyerek Palin’i eleştirmeye devam edeceğini söyledi.&lt;br /&gt;Gecede konuşma yapanlar arasında politikaya hiç değinmeyenler de vardı. ABD, Kanada ve Britanya’da milyonları ekran başına kilitleyen The Colbert Report’un usta komedyeni Stephen Colbert, konuşmasında siyasi rengini belirtmezken, daha önceki açıklamalarında ödül töreni gecesinde politik konuşma yapmayacağını açıklayan The Daily Show’un yapımcı ve sunucusu John Stewart, sözünü tutarak politik orucunu bozmadı. CBS kanalında yayınlanan The Smothers Brothers Comedy Hour’un sunucusu Tommy Smothers ise hangi adayı desteklediğini ifade etmeyeceğini belirtti ve ekledi: “Düşünce ve ifade özgürlüğü sözleri sözde kalırsa bir anlam ifade etmez ancak barışın sadece ve sadece savaşla elde edildiği bir zamanda sessiz kalmak benim için oldukça zor.”&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;BRİTANYA’YA İKİ ÖDÜL •&lt;/strong&gt; Önceki yıllara nazaran oldukça sönük geçen geceyi izleyen Britanyalılar televizyon yıldızları Tom Wilkinson ve Dame Eileen Atkins’in kazandığı iki ödülle yetinmek zorunda kaldı. Wilkinson John Adams’taki rolüyle en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülüne layık görülürken, Atkins de Britanya’nın devlet kanalı BBC1 ve ABD’de PBS kanalında yayınlanan Cranford adlı dizideki rolüyle en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülü aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;•&lt;/strong&gt; &lt;strong&gt;GÖRKEMLİ GECEDE ÖDÜL YAĞMURU:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• &lt;u&gt;DRAMA:&lt;/u&gt;&lt;/strong&gt;&lt;u&gt;&lt;br /&gt;&lt;/u&gt;&lt;strong&gt;• En iyi dizi:&lt;/strong&gt; Mad Men&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;• En iyi senaryo:&lt;/strong&gt; Pushing Daisies&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;• En iyi erkek oyuncu:&lt;/strong&gt; Bryan Craston (Breaking Bad)&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;• En iyi kadın oyuncu:&lt;/strong&gt; Glenn Close (Damages)&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;• En iyi senaryo:&lt;/strong&gt; Matthew Weiner (Mad Men)&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;• En iyi yönetmen:&lt;/strong&gt; Greg Yaitenes (House)&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;• En iyi yardımcı kadın oyuncu:&lt;/strong&gt; Dianne Wiest&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;• En iyi yardımcı erkek oyuncu:&lt;/strong&gt; Zeljko Ivanek (Damages)&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;•&lt;/strong&gt; &lt;strong&gt;&lt;u&gt;KOMEDİ:&lt;/u&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;• En iyi yönetmen:&lt;/strong&gt; Barry Sonnefeld (Pushing Daisies)&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;• En iyi dizi:&lt;/strong&gt; 30 Rock&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;• En iyi kadın oyuncu:&lt;/strong&gt; Tina Fey (30 Rock)&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;• En iyi erkek oyuncu:&lt;/strong&gt; Alec Baldwin (30 Rock)&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;• En iyi yardımcı kadın oyuncu:&lt;/strong&gt; Jean Smart (Samantha Who)&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;• En iyi yardımcı erkek oyuncu:&lt;/strong&gt; Jeremy Piven (Entourage)&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;•&lt;/strong&gt; &lt;strong&gt;&lt;u&gt;MİNİ DİZİ:&lt;/u&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;• En iyi mini dizi:&lt;/strong&gt; John Adams&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;• En iyi kadın oyuncu:&lt;/strong&gt; Laura Linney (John Adams)&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;• En iyi erkek oyuncu:&lt;/strong&gt; Paul Giamatti (John Adams)&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;• En iyi eğlence programı:&lt;/strong&gt; The Daily Show with John Stewart&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;• En iyi TV dizisi:&lt;/strong&gt; Recount&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;• En iyi senarist:&lt;/strong&gt; Kirk Ellis (John Adams)&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;• Eğlence programı dalında en iyi yönetmen:&lt;/strong&gt; Louis J. Horwitz&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;• En iyi reality show, yarışma programı:&lt;/strong&gt; Jeff Probst (Survivor)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-7524459069029911145?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/7524459069029911145/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/03/hollywood-secim-havasna-girdi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/7524459069029911145'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/7524459069029911145'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/03/hollywood-secim-havasna-girdi.html' title='Hollywood seçim havasına girdi (TARAF/23.09.2008)'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-2999644373746748966</id><published>2009-03-13T04:47:00.000-07:00</published><updated>2009-03-13T05:19:04.314-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TARAF gazetesi'/><title type='text'>Sonbaharda da 'etnik' giyineceğiz (TARAF/04.09.2008)</title><content type='html'>&lt;b&gt;Yaz modası yerini yavaş yavaş kış renklerine bırakırken sokakların cümbüşünde büyük payı olan ‘etnik’ kıyafet ve takılar hâlâ revaçta&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;BERFİN VARIŞLI&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;Neredeyse gezdiğimiz bütün dükkanlarda, içeri girer girmez keskin bir tütsü kokusu karşılıyor bizi. Sonra da ‘anavatanı kimbilir neresi’ dediğimiz elbiseler... Rengârenk, cıvıl cıvıl etekler, bluzlar, takılar, ayakkabılar. Genelde oldukça iddialı görünüyor ve giymek için biraz da cesaret gerektiriyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesela resmî bir kurumda çalışıyorsanız, gönül rahatlığıyla giyemiyorsunuz bu kıyafetleri. Malum kurallar var... Ancak yine de, etnik kıyafetlere tutkunsanız, kolye küpe gibi aksesuarlarla ya da bir şal ile, giymek zorunda olduğunuz kıyafetlerinize renk katabilirsiniz. &lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;&lt;br /&gt;İlginç, ve bir o kadar da rahat olan bu giysileri sanıldığından daha fazla sayıda insan tercih ediyor olabilir aslında. ‘Aman canım bunlar genç işi’ diyen teyzeler neredeyse tarih oldu; bazı teyzeler de şalları başörtüsü olarak kullanabiliyorlar mesela. Ya da şık bir davete giden bir kadının üstünde bu mağazalardan alınmış bir elbise görebiliyorsunuz. Yani kısacası her yaştan her kesimden kadın bu ‘efil efil’ aynı zamanda rahat olan kıyafetleri gardroplarında bulunduruyorlar.  &lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;&lt;br /&gt;ÇOĞU UZAKDOĞUDAN • Giysiler daha çok Nepal, Hindistan Tayland gibi Asya ve Uzakdoğu ülkelerinden getirtiliyor. Hemen dükkân sahiplerine soruyoruz: “Eh, peki ta oralardan bu kadar malı getirmenin maliyeti ne düzeyde oluyor?” Onların cevabı hazır: “Tabi, gümrük vergisi çok tutuyor!” Aslında bu cevap şaşırtmıyor bizi, beklediğimiz cevap bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak yine de tatmin olmuyoruz. Çünkü anavatanlarında bu kıyafetler ‘üç beş’ kuruşa mal ediliyor. Ayrıca kimi dükkân sahiplerinin de Nepal’e ya da Hindistan’a giderek bu kıyafetleri yok pahasına satın aldıklarını, sonra da bavullara doldurulup ülkemize getirdiklerini öğrenmiş olduğumuz için, cevapları kafamızdaki soru işaretinin silinmesine yetmiyor.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;&lt;br /&gt;FİYATLAR EL YAKIYOR • Neyse işin maddi kısmını çok fazla deşmeden, bu renkli mağazalardaki gezintimize devam ediyoruz. Müşterilerle konuştuğumuzda ilk yakındıkları şey ‘yüksek fiyatlar’: “Altı üstü pamuklu bir etek şu gördüğünüz, bu kadar etmez ki” diyor bir lise öğrencisi. Haklı da; ‘turistik’ bir bölgede olmayan dükkânlarda bile etekler 20 YTL’den başlıyor, 100 YTL’ye kadar çıkıyor. Kapalı çarşı civarındakileri siz hesap edin artık...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha çok genç nüfusa hitap ettiğini de düşünürsek, harçlıklarının istedikleri kıyafetlere zor yeteceğini tahmin etmek zor değil. Ancak, haklı olarak, mutlaka almak istiyorlar gördükleri o Hint işi bluzu...&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;&lt;br /&gt;RAHATLIK İLK NEDEN • Hanımlar, bu kıyafetleri daha çok rahat oldukları için seçiyor, çünkü kıyafetlerin hemen hepsi pamuklu kumaştan üretiliyor. Bir müşteri “Yıllardan beri tarzım bu benim. Ancak hiçbir zaman baştan aşağı otantik olmadım ben. Hani olur ya şalvar giyeyim, başıma yazma takayım demedim hiç. Genelde otantik bir bluzun altına kot giyiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya da otantik bir eteğin üstüne düz bir bluz. Yani iki tarzı karıştırıyorum. Yine de üstümde hep etnik bir unsur olmuştur, mesela bir kolye, bir yüzük ya da dediğim gibi işlemeli bir bluz” derken bir başka müşteri kıyafetlerin Anadolu kadınının giydiklerine çok benzediğini ifade ediyor ve “kot ve t-shirt giymektense kendi kıyafet kültürümüze yakın şeyler giymeyi tercih ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaten bütün iyi değerlerimizi kaybetmeye başladık. Ahlâki değerlerden, komşuluk değerlerinden bahsediyorum... Bari kıyafetlerimizde kültürümüzü taşıyalım” diyor.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;&lt;br /&gt;Türbanlı bir hanım da “Hep modern olmaya özeniyoruz. Öyle ki modern olumlu bir kelime olmuş. Ama modern toplumlara baktığımızda kimi değerlerini kaybettiklerini ve tekdüze bir hayat sürdüklerini görüyoruz. Etnik kıyafetlerin ardında bir felsefe var. Ben bu nedenle onları tercih ediyorum” yorumunu yapıyor.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;&lt;br /&gt;HER YAŞTAN MÜDAVİMİ VAR • Orta yaşlı bir teyze de bu tür etnik mağazaların müdavimi olduğunu belirterek “Ben doğma büyüme Konyalı’yım. Bizim kültürümüzde işbölümü var, yardımseverlik var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin yapılan işlemelerde genç kızlar duygularını işlerler. Biz de genç kızken böyle yaptık ve kendi diktiğimiz kıyafetleri giydik. Bizim eskiden giydiğimiz kıyafetlerle bunlar çok benzerlik gösteriyor. O yüzden bu kıyafetleri tercih ediyorum” diyor.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;&lt;br /&gt;Öğretmen olduğunu söyleyen orta yaşlı bir hanım da okula bu tarz kıyafetlerle gitmenin zor olup olmadığını sorduğumuzda, “Okula baştan aşağı etnik kıyafetle gitmem yanlış olur, çünkü mesleğimin bir ciddiyeti var. Ancak mesela siyah klasik kesim bir eteğin üstüne buradan aldığım renkli bir bluz giyebiliyorum. Ya da burada aldığım yüzükleri takabiliyorum. Böylece tarzımı da kendim belirlemiş oluyorum” diyor.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;&lt;br /&gt;Bu kıyafetlerin hep yazlık olduğunu fark ediyoruz. Eylül ayına girdiğimiz şu günlerde, “bu kıyafetler dolaplara kaldırılmayacak mı” sorusu geçiyor akıllarımızdan. Bir dükkân sahibi; “Asıl kışlık kıyafetlerimiz daha çok satılıyor” diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kadifeler, keçeden aksesuarlar, montlar çok rağbet görüyor. Bu yüzden de şu an yazlıkları indirime soktuk” diyerek aydınlatıyor bizi sözümona. Çünkü biz bu açıklamadan sonra fiyatların “indirimli” olduğunu öğrenmenin şokunu yaşıyoruz.  &lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;&lt;br /&gt;KENDİ KİMLİĞİNİ BULMAK • Müşterilerle konuştuktan sonra anlıyoruz ki, işin sırrı orijinallikte. Bu giysiler hiçbir şeyin taklidi değil; hepsi kendine özgü. Giysilerin anavatanlarında kadınların giydikleri özellikte hepsi. Bir de bizim kültürümüzün bir parçası olan kıyafetlerimize epeyce benziyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dükkân sahipleri de bu avantajdan yararlanıyor zaten, zira müşterilere “tuhaf” ya da “yabancı” gelmiyor bu çizgilerin hiç biri. Gayet akıllıca bir yaklaşımla, farklı tarzları kombine ettikleri çizgileri var dükkânların. Örneğin Nepal’in simgelerini barındıran bir elbisenin altına deriden yapılmış el işi bir çarık giyebiliyorsunuz pekâlâ.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adeta birbirini tamamlıyor bu iki kültür. Bir de işin renk boyutu var tabi. Anadolu kadınını bir düşünün; elbiseleri rengârenktir; ellerindeki kınalar, şalvarları, yazmaları... &lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;&lt;br /&gt;BİRAZ ANADOLU BİRAZ UZAKDOĞU&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;Sabahın köründe düştük yollara. Nereye gidelim de etnik kıyafetleri giyen hanımları bulalım dedik ve İstiklal caddesinin bizim için biçilmiş kaftan olduğuna karar verdik. Ancak biraz erken saatte gitmişiz demek ki, kalabalıklığıyla meşhur İstiklal’de in-cin top oynuyordu. Bırakın etnik kıyafetli birini bulmayı simitçilerden ve işine yetişmeye çalışan esnaftan başka kimse yoktu etrafta. Ancak yılmadık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ellerimizde kayıt cihazımız ve fotoğraf makinamızla etrafa bakınmaya başladık. Ve bingo!&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;Fotoğrafını çekmek istediğimiz ilk ‘etnik kızı’ bulduk. Aslında biz haber ararken haber bizim ayağımıza geldi diyebiliriz. Soluklanmak için oturduğumuz bir cafe’de rastladık Gülsen’e. İlk olarak da neden bu tarz kıyafetleri seçtiğini sorduk genç hanıma. O da bize “Böyle giyinmeyi seviyorum çünkü bizim o tarafın kıyafetlerine benziyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle kendimi rahat hissediyorum” dedi. Gülsen, bu topraklarda doğup büyümüş modern bir genç kız. Memleketindeki kadınların kıyafetlerine çok benzediği için, bu kıyafetler içinde kendini huzurlu hissettiğini söyledi bize. Çenesinin üstündeki ‘piercing’i ve gözlerindeki sürmeleriyle sıradanlıktan çok uzaktı Gülsen. Aslında amacı toplumdan farklı olmak değilmiş, ama tekdüzelikten de nefret edermiş ve kendi kimliğini bu tarzda bulduğu için bu kıyafetler içinde rahat ve mutluymuş...&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;&lt;br /&gt;Bir başka etnik giyim tutkunu Didem de bu işin bir felsefesi olduğuna inandığını söyledi bize. Bir yandan da, etnik kıyafetlerin moda olmasından yakındı: “Artık herkes bu tür kıyafetler giyiyor, ardındaki felsefeden haberi olmadan... Örneğin taktığın bir şalın arkasında emek var, göz nuru var. Bu kıyafetlerin hepsi el yapımı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yüzden artık sıradan hale gelen bu kıyafetlerin ardındaki hikâyeyi bilmeden giyiyor insanlar. Buna biraz kızıyorum” diyor. Bizim buradan anladığımız ise şu: Etnik kıyafetlerin tutkunları herkesin üstünde bu kıyafetleri görmekten biraz sıkılmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amaçlarının sıradanlıktan kaçmak olduğunu söyleyen bu hanımlar ‘etnik kıyafet furyası’nın bir parçası olmak istemiyorlar ve giydikleri her eteğin elbisenin ya da parmaklarına taktıkları yüzüğün özgün bir üretim olarak kendilerini farklı kılan unsurlar olduğunu hissedip yaşamak arzusundalar. Onlara göre her etnik giysinin, takının bir anlamı var ve ancak bunu anlayıp o ürünün değerini bilen insanlar bunları taşımalı. Bizce haklılar! Siz ne dersiniz? &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-2999644373746748966?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/2999644373746748966/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/03/sonbaharda-da-etnik-giyinecegiz.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/2999644373746748966'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/2999644373746748966'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/03/sonbaharda-da-etnik-giyinecegiz.html' title='Sonbaharda da &apos;etnik&apos; giyineceğiz (TARAF/04.09.2008)'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-4378237450066753308</id><published>2009-03-13T04:45:00.000-07:00</published><updated>2009-03-13T05:19:04.314-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TARAF gazetesi'/><title type='text'>'20 Soru' için el rehberi (TARAF/02.09.2008)</title><content type='html'>&lt;b&gt;Taraf’ın arka sayfasında tiryakilik yaratan 20 Soru köşesinden on aydır yüzlerce isim geldi geçti. Sizin için bugüne kadar verilen cevapların ardındaki bilinmeyen hikâyeleri derleyerek bir rehber hazırladık&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;BERFİN VARIŞLI/ALAZ KUSEYRİ&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;Gazetemiz Taraf’ın ilk çıktığı günden itibaren arka sayfasında 20 Soru köşesi yayımlanıyor. Köşemizin fikir babası Fransız yazar Marcel Proust. Bu fikri geliştirip gazetemize koymayı aklımıza düşürenler de Bernard Pivot ve James Lipton. Toplumsal Onarım ve Siyasal Rehabilitasyon Anabilim Dalı Başkanı, Ruh ve Sinir Hastalıkları Mütehassısı olan yazarımız Dr Sivilay Abla’nın “Ufak tefek bir anket, sorular sıradan gözüküyor ama insanların ciğerini söküyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Laf arasında soruları cevaplayanlar, içlerinin dışlarına çıktıklarını fark etmiyorlar” şeklinde tanımladığı 20 Soru’da bugüne kadar yayımlanan 300’e yakın cevabı sizler için tekrar okuduk, ilginç cevapların hikâyelerini derledik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duyduğumuza göre 20 Soru’yu okuyanlar hemen “Kahramanınız kim?” sorusunun cevabına göz atıyormuş. Biz de oradan yola çıkalım dedik. Bu soruya en çok “Atatürk” cevabı veriliyor. Daha ilginç olanların hikâyelerini şimdi size anlatıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;YOL GÖSTEREN KOVBOY • Şair Ahmet Telli’nin kahramanı Pekos Bill meslektaşlarından farklı bir kovboy. Amerikan folklor kültürüne ait bir kahraman olan Pekos Bill 1949’da Guido Martino tarafından yaratılan İtalyan çizgi romanın da ana kahramanı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meksikalı kovboy Pekos Bill silah kullanmayan, suçluları yakaladıktan sonra onlara doğru yolu gösterip serbest bırakan efsanevi bir isim. Pekos Bill çocukların sevgilisi, ne de olsa hayvan ve doğa sevgisiyle göze çarpıyor. Türkiye’de yayımlanan ilk çizgi roman olmasıyla da zihinlerde yer eden Pekos Bill, Teksas ve Tommiks furyasının ilham perisi olarak çizgi roman tarihine geçmişti. &lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;YANKI YAZGAN GOLDMUND HAYRANI • Psikiyatrist Yankı Yazgan’ın kahramanı Hermann Hesse’nin Narziss ve Goldmund romanından Goldmund. Kitabın başkahramanı Goldmund hayli ilginç bir karakter. Arkadaşı&lt;span style="font-family: Arial;"&gt; Narziss’le bir manastırda dini eğitim almakta olan Goldmund,  okuldan kaçtığı bir gün, ormanda gezinirken çok güzel bir kızla karşılaşır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kızın onu öpmesinden sonra hiçbir zaman bir rahip olamayacağını anlar. Sonuçta Katolik Manastırı’nı bırakıp, ‘hayatın anlamını’ aramaya koyulur. Çalışkan ve başarılı, temelinde Tanrı öğretisi bulunan akıl yürütmelere yürekten bağlı bir karakter olan Narziss’e taban tabana zıt biri olan Goldmund, aslında öğrencilik yıllarında da zaman zaman tutarsız düşüncelerle özgürlüğe yönelmiş bir karakter.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortaçağ Almanya’sında geçen romanda daha önce kendini bile tanımayan, sadece Narziss’in söyledikleriyle yaşayan Goldmund’un kimliğini bulmasında ve hayatın anlamını aramasındaki itici güç olan kadın ve cinselliği kapsayan günah olgusunun beraberinde getirdikleri özgürlük okuyucunun aklında yer etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;TEOMAN’IN KAHRAMANI: SAKALLI CELAL • Cumhuriyet dönemi filozoflarından, asıl adı Celal Yalınız olan Sakallı Celal, Galatasaray Lisesi’nde ve Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde öğretmenlik yapmıştır. Yazılı bir eser bırakmamış olan Sakallı Celal, yetiştirdiği öğrencileri ve yakın arkadaşlarıyla Türk edebiyat ve felsefe tarihine damgasını vurmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nazım Hikmet’e öğrencim diyen Sakallı Celal’in Ahmet Haşim, Haldun Taner, Orhan Veli, Nurullah Ataç gibi edebiyat dünyasından yakın dostları bulunuyor. Yaşamı hakkında pek bilgi bulunmayan Sakallı Celal’i en son Orhan Karaveli “Sakallı Celal” kitabıyla anlattı. &lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;GAZETECİNİN KAHRAMANI GAZETECİ • Fehmi Koru’nun kahramanı ABD’li gazeteci Isidor Feinstein Stone. Okurlarının I. F. Stone olarak tanıdığı gazeteci ABD medyasının efsanelerinden. Radikal yazılarıyla çok sayıda okuru etkileyen Stone 1907’de 14 yaşında gazeteciliğe atılmışve o yıllarda çıkardığı iki yapraklı bültenle adından söz ettirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I. F. Stone Weekly adlı bu bülteni 1953’ten 1971’e kadar yayımlayan ABD’li gazeteci böylece gazetecilik tarihine geçmiş, tek bir kişinin neler başarabileceğini göstermiştir. Irkçılık karşıtı Stone, ABD medyasının korkulu rüyası McCarthy’nin de en güçlü karşıtlarından biriydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I. F. Stone Weekly’i evinde hazırlayan Stone,  resmi belgeleri inceleyip, yalanları ifşa ediyordu. Böylece Washington bürokrasisi ve güç odaklarının korkulu rüyası haline gelmişti. &lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;BÖYLE KELİME OLUR MU?  •  Aktör Tamer Karadağlı’nın en sevdiği kelime Disney yapımı ünlü müzikal Mary Poppins’te geçen bir şarkı ismi: Supercalifragilisticexpialidocious. Mary Poppins hem filmin adı hem de bu filmdeki rolüyle en iyi kadın oyuncu oskarı alan Julie Andrews’in canlandırdığı karakterin ismi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlamsız olduğu kadar eğlenceli de olan şarkının o yıllarda dillere dolandığını da belirtmeliyiz. İngilizcenin en uzun kelimesi olan bu kelime Amerikan Film Enstitüsü’nin 2004 yılında açıkladığı Sinema Tarihinin En İyi 100 Şarkısı listesinde 36. sırada bulunuyor. Tam olarak hiçbir anlama gelmeyen ‘supercalifragilisticexpialidocious’ kelime oyunları severlerin en çok ilgisini çekenlerden biri.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;KENDİSİ OLMASAYMIŞ NİHİLİST BAZAROV OLURMUŞ • Ünlü yazar Adalet Ağaoğlu ‘kendiniz olmasaydınız kim olurdunuz’ sorumuza Bazarov olurdum diye cevap verdi. Bazarov kim derseniz hemen anlatalım: Ivan Turgenyev’in 1862’de kaleme aldığı en meşhur romanı ‘Babalar ve Oğulları’nın nihilist karakter Bazarov’un tam adı Vevgeniy Vasilyiç Bazarov.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roman’daki baba ve oğul karakterleri iki Rus jenerasyonu arasındaki artan bölünmüşlüğü, Yengev Basarov ise nihilistliği (hayatın hiçlik derecesinde önemsiz olduğunu ve ölümden sonra hiçbir şey olmadığını savunan görüş) temsil eder. Bir fen bilimcisi olan Bazarov’un tüm çabaları başarılı bir doktor olmaktır. &lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;&lt;br /&gt;Tüm insani duygulardan arınmış bir kişilik olan Bazarov’un nihilist düşüncelerine ve hatta hayatına inen en büyük darbe aşk’tır. Varlıklı bir dul olan Anna Odintsova’ya tutulan Bazarov, Anna’nın onu reddetmesiyle bozguna uğramıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşkına karşılık bulamayan Bazarov, düşünce yapısına tamamen ters bu olgunun yani aşkın pençesindeyken ailesinin yanına dönmüş ve yakalandığı amansız tifüs hastalığı onun ölümüne &lt;span style="font-family: Arial;"&gt;sebep olmuştur&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;“Bu da geçer yahu”cular...&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;Siyaset Bilimci Baskın Oran, İstanbul Tarihi Türk Musikisi Topluluğu Müdürü Ömer Tuğrul İnançer ve Kenan Işık’ın hayat felsefesini hattatların yazmayı en çok sevdiği “Bu da geçer ya hu” sözü özetliyor. İranlı mutasavvıf, şair Feriduddin Attar’ın 1187’de kaleme aldığı 4724 beyitten oluşan Mantık Al- Tayr adlı eserinde anlattığı “Bu da geçer ya hu”nun hikâyesi şöyle:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdal’ın biri çıktığı gezide bir köye uğrar. Köy halkına nerede kalabileceğini sorar. Köylüler ona köyün Şakir ve Haddad adında iki zengini olduğunu söylerler ve Şakir’in evini tarif ederler. Şakir Abdalı evinde ağırlar, yedirir, içirir. Abdal gezisine devam etmek için evden ayrılırken Şakir’e “Bu kadar zengin olduğun için şükret” der. Şakir ona “Bu da geçer” der.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdal aklında bu cevapla yollara düşer. Birkaç yıl sonra aynı köye uğradığında Şakir’i ziyaret etmek ister. Fakat bir sel felaketinde Şakir’in tüm varlığı yok olmuştur. Şakir artık Haddad’ın yanında hizmetçi olarak çalışmaktadır. Şakir abdalı yoksul evinde ağırlar bu sefer. Abdal ne kadar üzgün olduğunu anlatınca, Şakir ona “Bu da geçer” der yine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdal yine yollara düşer. Aradan yıllar geçtikten sonra yine aynı köye Şakir’in yanına gider. Haddad ölmüş, kimsesi olmadığı için tüm varlığını Şakir’e bırakmıştır. Abdal sevinçlidir, Şakir’in ise cevabı hazırdır: Bu da geçer. Abdal yollara düşer... Yıllar sonra dostu Şakir’i yine ziyaret etmek istediğinde Şakir’in öldüğünü öğrenir. Mezarına gider. Mezar taşında “Bu da geçer” yazmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdala yollar görünür... Gezer gezer gezer... “Ölümün nesi geçer ki” diye düşünmektedir bir yandan da. Bu sefer köye uğradığında Şakir’in mezarını yerinde bulamaz. Yaşanan sel felaketi sonrası mezar da dahil olmak üzere her şey yok olmuştur. O dönemde ülkenin padişahı kendisine bir yüzük yapılmasını ister.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üzüldüğünde de sevindiğinde de bunun geçici olduğunu, duyguların esiri olmamak gerektiğini hatırlatacak bir yüzük istemektedir. Vezirler haber salar dört bir yana, ama padişahın istediğini bulamamaktadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En sonunda haberi alan Abdal padişahın kuyumcusuna bu hikâyeyi yazar. Kuyumcu yüzüğü yapar ve padişaha sunar. Padişah yüzüğü çok beğenmiştir, üzerinde “Bu da geçer ya hu” yazmaktadır.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-4378237450066753308?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/4378237450066753308/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/03/20-soru-icin-el-rehberi-taraf02092008.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/4378237450066753308'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/4378237450066753308'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/03/20-soru-icin-el-rehberi-taraf02092008.html' title='&apos;20 Soru&apos; için el rehberi (TARAF/02.09.2008)'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-3336904618634817903</id><published>2009-03-13T04:41:00.000-07:00</published><updated>2009-03-13T05:19:04.314-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TARAF gazetesi'/><title type='text'>Soul Sendikasi eylemlerini sürdürecek (TARAF/26.10.2008)</title><content type='html'>&lt;b&gt;Şu sıralar herkes Açık Radyo’da yayınlanan Soul Sendikası adlı programı konuşuyor. Programın yapımcıları Belçikalı Dirk Vermeiren ve ABD’li Ansel Mullins soul müziğin yaygınlaşması için İstanbul’a yerleşip gönüllü yayıncılık yapan iki arkadaş&lt;/b&gt;&lt;p&gt;BERFİN VARIŞLI&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Yıl 2002, Belçika’nın devlet televizyonu VRT’de muhabirlik yapan Dirk Vermeiren “aşığı olduğum şehir” dediği İstanbul’da Türkçe öğrenmek için bir dil okuluna kayıt yaptırırken, doldurduğu kayıt formlarının hayatını değiştireceğini ve orada tanıştığı Amerikalı Ansel Mullins’le zorlu bir işe kalkışıp, uzaklardan yaşamları hakkında çok da fazla bilgiye sahip olmadıkları Türklere kendi ülkelerinde soul müziği sevdirmek için çaba harcayacaklarını kuşkusuz düşünmemişti.&lt;br /&gt;Programcılarının ücret almadan gerçekleştirdikleri yayınları dinleyenleriyle buluşturan Açık Radyo’da 3 mayıstan bu yana cumartesi geceleri “Soul Sendikası” adlı programı gerçekleştiren ikili, kısa sürede beklediklerinden daha büyük bir ilgiyle karşılaştı ve Türkçe yaptıkları yayınları Ankara’da Radyo ODTÜ ve İzmir’de 9 Eylül Üniversitesi’ne ait Radyo 9 Eylül’de yayınlanmaya başladı. Bu ilginç ikilinin tek bir amacı var, Türkiye’de Afro-Amerikan müziğini sevdirmek.&lt;br /&gt;Programın ismi “Soul Sendikası” olunca akla gelen ilk soru “Bu programda hani az da olsa siyasi bir şeyler işleniyor mu” oluyor ama Dirk’ün cevabı kesin ve net: “Hayır biz politikayla ilgilenmiyoruz. Aksine politikayı sıkıcı buluyoruz. Biz iyi müzik yapmak istiyoruz. Yapmak istediğimiz bir başka şey de Soul müziğini seven insanları bir araya getirmek. Sendika kelimesini bu nedenle seçtik.”&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;BELÇİKALI DİRK VE AMERİKALI ANSEL •&lt;/strong&gt; Belçika’nın ikinci büyük kenti olan Antwrep’te hayatını sürdürdüğü mahalledeki Türkler ve onların yaşayış tarzları, örf ve adetleri hatta yemekleri, Dirk’ün Türk kültürüyle ilgilenmesine neden olmuş.&lt;br /&gt;“1990’larda Belçika’da gittikçe güçlenen milliyetçilik akımı gün geçtikçe canımı sıkmaya başlamıştı. Göçmenlere ikinci sınıf muamele yapılıyordu ve bu göçmenler arasında Türkler de vardı” diyen Dirk, yabancılarla beraber yaşamanın kendisine çok şey kattığını belirtiyor.  Hayatını kazandığı mesleği gazeteciliği kullanarak ülkesinde zor şartlarda yaşayan göçmenlerin sorunları üzerine gitmek ve çözüm yolları aramak isteyen Dirk Vermeiren,  gazetesini ulaştırmak istediği komşularının çoğunun onlar için çıkardığı gazeteye rağbet etmediklerini fark etmiş. Biraz sorup soruşturduktan sonra da dünyanın dört bir yanından gelen komşularının Flemenkçe’ye hakim olmadıkları için gazetede yazanları anlamadıklarını öğrenmiş ve dolayısıyla da Dirk’ün kapı kapı dolaşarak bedava dağıttığı gazeteye rağbet etmemelerinin nedenini anlamış. Bu gazete asıl amacına ulaşamamış olsa da onu göçmen komşularına yakınlaştırmaya yetmiş.&lt;br /&gt;Daha çok Türk komşularından etkilendiğini ifade eden Dirk bir gün bir komşusunun “Sen artık bizden oldun ama bir tek dilimizi öğrenmen lazım. Türkiye’de iki ayda Türkçe öğrenirsin” demesi üzerine atmamış uçağa ve İstanbul’un yolunu tutmuş. “Önce Türklere âşık oldum daha sonra da İstanbul’a” diyen Dirk, kısa sürede adapte olduğu İstanbul’a gün geçtikçe tutkuyla bağlanmış.&lt;br /&gt;New Orleans’lı  Ansel ise ailesi ve okulu arasında devam eden hayatının tek düzeliğinden sıkılıp, yaşamını tümden değiştirecek bir karar vermek istemiş. O sıralar Ortadoğu kültürüne merak saldığını anlatan Ansel, Türk kültürü ile ilgili kitaplar okuduğunu ve okudukça da İstanbul ve Türklere karşı merakının gittikçe arttığını belirtiyor ve bir gün turist olarak geldiği İstanbul’a arkadaşı Dirk gibi âşık olduğunu ve burada altı yılını geçirdiğini anlatıyor.&lt;br /&gt;Katıldıkları Türkçe derslerinin yanı sıra boş zamanlarında da beraber vakit geçiren Dirk ve Ansel, bir süre sonra ortak tutkularının sadece İstanbul olmadığını anlarlar. Soul müziğinin bir tür hayat felsefesi olduğunu anlatan ikili ilk başlarda birbirlerinden cd alışverişi yaptıklarını, sonra da büyüyen arşivlerini daha geniş kitlelere ulaştırmak istediklerini söylüyor.&lt;br /&gt;“Ben eskide yaşayan bir adamım, eski plakları dinlemekten zevk alıyorum” diyen Dirk, birlikte radyo programı yapma fikrinin kendiliğinden oluştuğunu, Belçika’da da bir süre radyo programcılığı yaptığı için deneyiminin ona büyük kolaylık sağladığını anlatırken, radyoculuk konusunda hiç deneyimi olmayan Ansel’in doğuştan yetenekli bir insan olduğunu ve kısa sürede ‘işin inceliklerini kaptığını’ anlatıyor. &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;SÖZLERİN ÖNEMİ YOK ÖNEMLİ OLAN MELODİ •&lt;/strong&gt; Söz konusu müzik olunca sözler ikinci planda kalıyor. Müziğin evrenselliği de işte burada. “Örneğin tek kelimesini bile anlamadığım Çince bir şarkı da ilgimi çekebilir. Önemli olan melodinin kulağıma hoş gelmesi” diyen Dirk, müziğin bir duygu işi olduğunu, dinleyenleri başka âlemlere sürükleyen melodilerin bir sihri olduğundan bahsediyor. Soul müziğin daha çok aşk sözcükleriyle süslü bir müzik olduğunu hatırlatan Ansel, soul müziğin tıpkı pop müzik gibi ortalama insanların müziği olduğunu, toplumun “creme de la creme“ tabakasının bu tür müzikle ilgilenmediğini hatırlatarak kimi zaman şarkılarda toplumsal konulardan tutun da siyasete kadar birçok konunun işlendiğini anlatıyor. “Soul müzik oldukça basit ve akılda kalan bir müzik türüdür, tıpkı pop müzik gibi. Soul’ gönül vermek için üst düzey bir müzik bilgisine sahip olmanız gerekmiyor. Belki de soul’u çekici yapan yanı da bu!” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“KLASİK MÜZİK SIKICI, HALK MÜZİĞİ İLGİNÇ” •&lt;/strong&gt; Türk kültürüne ve insanlarına duydukları sevgiyi her fırsatta dile getiren Dirk ve Ansel’in Türk müziği ile ilgili sorularımıza verdiği cevaplar ise hayli ilginç...&lt;br /&gt;Klasik Türk müziğini sıkıcı bulan ikili tam bir Türk halk müziği tutkunu olduklarını anlattılar bize. Vakit bulduklarında Taksim’deki türkü barlara gidip, orada hoşça vakit geçirdiklerini anlatan Ansel, fasıl restoranlarında insanların hep bir ağızdan aynı şarkıyı söylemesinin oldukça ilginç ve müzik adına bir başarı olduğunu belirtiyor. Dirk de onu doğrularcasına “Örneğin Belçika’da böyle bir şeye rastlayamazsınız. Aslında dünyanın çoğu yerinde böyle bir şey yoktur. Bildiğim kadarıyla bir tek İrlanda’nın geleneksel publarında insanlar hep bir ağızdan şarkı söyleyerek eğleniyor. Bu müthiş bir şey. Bu geleneğinize bayılıyorum!” yorumunu yapıyor.&lt;br /&gt;Gittikçe daha fazla insanın dikkatini çektikleri için mutlu olduklarını söyleyen Ansel, hayranlarıyla görüştüklerini, facebook’ta kurdukları ‘Soul Sendikası’ adlı grup sayesinde onlarla iletişim halinde olduklarını ve sevenlerinden gelen eleştirileri değerlendirdiklerini belirtiyor. Programlarını daha çok gençlerin dinlediğini anlatan Ansel yakın zamanda Eskişehir’li dinleyenleriyle buluşacaklarını müjdeliyor. Gençlerin programlarına artan ilgisinin heyecan verici olduğunu belirten Dirk ise, toplumun farklı kesimlerinden gençlere hitap etmekten büyük mutluluk duyduklarını belirtiyor. Bu arada ikilinin Belçika’daki ailesi ve sevenleri de programları internetten takip ediyor.&lt;br /&gt; En büyük hayallerinin Türkiye’deki soul’a ilgi duyanların sayısını artırmak olduğunu anlatan Dirk ve Ansel, kaçıranlar için &lt;a href="http://www.soulsendikasi.com/"&gt;www.soulsendikasi.com&lt;/a&gt; adlı internet sitelerinde programa başladıkları günden bugüne kadar gerçekleştirdikleri programların kayıtlarını meraklılarına sunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;PARAYLA İŞİMİZ YOK MÜZİK BİZE YETİYOR •&lt;/strong&gt; Zamanlarının büyük kısmını yayınladıkları programa ayıran Dirk ve Ansel, kâr amacı gütmeyen Açık Radyo’da program yapıyor. İkili radyoculuktan para kazanamamaktan yakınmıyor aksine çalıştıkları radyonun bu kuralının onlar için tercih sebebi olduğunu anlatıyor. “Normalde bir radyo programcısının para kazanması ve yayınlarını devam ettirebilmesi için reklam bulması gerekiyor. Bu da çok stres verici bir şey. Biz para almadan bu işi yaptığımız için rahat ve huzurlu bir şekilde ve tabi zevkle işimize devam ediyoruz” diyor. İyi güzel de hayatlarını nasıl kazandıklarını sorduğumuzda ise Dirk, VRT’nin İstanbul temsilciliği görevinden her ay sabit bir geliri olduğunu, Ansel ise tadilat işleriyle ilgili bir şirkette çalıştığını ve ailesinin de ona destek olduğunu anlatıyor. Yaptıkları işin onlara manevi haz verdiği konusunda hemfikir olan Dirk ve Ansel, daha önce hiç bilmedikleri ancak tanıdıktan sonra da kopamadıkları bir ülkede hem de o ülke insanlarının konuştuğu dilde yayın yapmanın tarif edilemez bir duygu olduğunu ve hele ki hayatlarının bir parçası olan soul müzik sevgisini yaymak için gönüllü çalışmanın kendilerini mutlu ettiklerini belirtiyor. &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;HAYIR İŞLERİNE DE KATILIYORLAR •&lt;/strong&gt; Radyo programlarının yanı sıra arkadaşlarının verdiği partilerde DJ’lik de yaptıklarını anlatan Ansel, Ankara ve İstanbul’da bir çok hayır işine de imza attıklarını belirtiyor. Son olarak toplum gönüllüsü bir arkadaşının girişimiyle İstanbul’da yaşayan ve hastalığı nedeniyle yardıma muhtaç olan bir Afrikalı mültecinin hastane masraflarını karşılamak için özel bir parti verdiklerini belirten Ansel, bu gibi organizasyonlarda bulunmaktan mutlu olduğunu ifade etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“İLHAM KAYNAĞIM AHMET ERTEGÜN’DÜ” •&lt;/strong&gt; Türkiye’ye gelmeden önce 1990’lı yıllarda Belçika’da birçok radyoda müzik programı yaptığını belirten Dirk Vermeiren, o programlarında da soul, R&amp;amp;B, old skool funk ve gospel müziğinin en iyi örneklerine yer verdiğini anlatıyor. Her ikisi de Grammy Ödülü sahibi olan Atlantic Records’un kurucusu ve Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Ertegün ve müzik yapımcısı Arif Mardin’in Türkiye’nin yetiştirdiği büyük müzisyenler olduğunu belirten Vermeiren’in Ahmet Ertegün’le ilgili bir anısı da var. “Müzik devrimcisi” olarak nitelendirdiği duayen Ahmet Ertegün’e her zaman saygı duyduğunu ifade eden Vermeiren, ilk gençlik yıllarında henüz  18 yaşındayken Belçika Devlet Radyosu VRT’de stajyer olarak görev aldığı programının büyük bölümünü Ahmet Ertegün’ün yapımcılığını üstlendiği Ray Charles’ın 1950’lerde müzik dünyasını kasıp kavuran Pure Genius: The Complete Atlantic Recordings’tan seçtiğini anlattı.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;ERTEGÜN’LE TANIŞMA FIRSATIM OLDU •&lt;/strong&gt; Hep eski dönem müziğine ilgi duyduğunu anlatan Vermeiren, 2006 yılının yazında öteden beri hayranı olduğu Ahmet Ertegün’le tanıştığını ifade ediyor. “Ahmet Ertegün’le tanışmak, o ve ailesiyle bir akşam yemeği yemek çok keyifliydi. O akşam Ahmet Bey’i gördüğüm son akşam oldu çünkü Ahmet Bey o gecenin sabahı Amerika’ya gitti ve maalesef orada yaşamını yitirdi” diyen Vermeiren, Ertegün’le tanışmanın onun için unutulmaz bir deneyim olduğunu ve Ertegün’ün çalışma arkadaşı Ansel Mullins’le yaptığı programları dinlemesini çok istediğini ancak bunun mümkün olmadığını anlatıyor.&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-3336904618634817903?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/3336904618634817903/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/03/soul-sendikasi-eylemlerini-surdurecek.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/3336904618634817903'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/3336904618634817903'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/03/soul-sendikasi-eylemlerini-surdurecek.html' title='Soul Sendikasi eylemlerini sürdürecek (TARAF/26.10.2008)'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-8705487741607577654</id><published>2009-03-13T04:38:00.000-07:00</published><updated>2009-03-13T05:19:04.315-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TARAF gazetesi'/><title type='text'>Britney’nin dönüşü muhteşem oldu (TARAF/09.09.2008)</title><content type='html'>&lt;b&gt;Uyuşturucu ve alkol bağımlılığı yüzünden uzun süredir gözlerden uzak kalan Britney Spears MTV Müzik Ödülleri ile muhteşem bir dönüş yaptı. Piece of Me adlı şarkısıyla toplam üç dalda ödüle layık görülen Britney, giydiği gümüş rengi kısa elbisesiyle de tüm ilgiyi üzerine çekti&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;&lt;br /&gt;BERFİN VARIŞLI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her yıl eylül ayında yapılan ve dünyanın en prestijli video müzik değerlendirme platformlarından biri olan MTV Müzik Ödülleri’nin bu yılki töreni milyonlarca kişinin izlediği şaşaalı bir şova dönüştü. Görünen o ki 2008 ödül töreni en çok Britney Spears’e yaradı. Çünkü önceki gün yapılan şovla ilgili akıllarda kalan tek şey Britney Spears’in ‘kendini toparlamış’ bir haldeki ‘geri dönüşü’ oldu. Öyle ki Britney ismi son yılların ‘çıtır melezi’ Rihanna’nın sergilediği şovu bile geride bıraktı. Uzun sarı dalgalı saçlarıyla salına salına sahneye çıkan Britney “Ben hiçbir yere gitmedim zaten buradaydım” der gibi başı dik bir şekilde karşımızdaydı, tıpkı eski günlerde olduğu gibi. Sahneye davet edildiğinde çalan şarkı da pek bir manidardı. Daha küçük bir kızken onu milyonlarca genci arkasından sürükleyecek kadar büyük bir pop starı yapan One More Time şarkısıydı fondaki. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;LİSELİ KIZDAN VAMP KADINA • &lt;span style="font-family: Arial;"&gt;Hatırlayanlar olacaktır; kareli mini minnacık okul eteği ve göbeğini açıkta bırakan göğsünün altında düğümlediği beyaz gömleğiyle müzik dünyasına ‘bomba gibi’ bir giriş yapmıştı. Sonrasında sanki özellikle dillere dolansın diye kolay ve akılda kalır sözlerle süslü ‘çıstak’ şarkılarıyla hep en tepedeydi Britney. Genç kızlar onun gibi giyiniyor, onun gibi makyaj yapıyor, dünyanın her köşesinden genç beyler onun gibi bir kız arkadaşın hayalini kuruyordu. Günler geçti bizim ‘liseli’ Britney büyüdü. Vamp bir kadın olarak karşımıza çıktı. Artık daha dişiydi, ve hatta kimilerine göre vahşi bir kadın imajı vardı. Yani o masum genç kız gitmişti ve yerine sert ama seksi bir kadın gelmişti adeta. Sonradan anladık ki Britney’in bu değişimi sadece imajıyla sınırlı değilmiş. Hani bir dönem Türk filmlerinin ‘fakir ama gurulu’ genç kızı bir gün tesadüfen keşfedilir, şöhret basamaklarını koşar adım çıkar ama o kadar hızlı yükselir ki, durumu hazmedemez ve aynı hızla dibe vurur ya, Britney de aynı o filmlerde olduğu gibi dibe vurmuştu. Yaşadığı karmakarışık özel hayatı, depresyonları, uyuşturucu ve alkol kullanımı, garip evliliği, ne ara doğurduğunu anlayamadığımız iki oğlan çocuğu, boşanması ve bir türlü sonuca varamayan velayet meseleleriyle hep gündemdeydi Britney. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;SKANDALLARLA DOLU BİR YAŞAM • &lt;span style="font-family: Arial;"&gt;Bir ara Madonna’yı dudağından öpmesiyle gündeme geldi, bir ara da kazıttığı saçlarıyla kameralara küfrederken gördük onu. Evliliğinden ağır yaralar aldığı belliydi. Herşeye rağmen şov devam etmeliydi ama şovu devam ettirecek takat kalmamıştı Britney’de artık! Hayranları eskiden olduğu gibi onun şarkılarıyla coşmak isterken gün geçtikçe dibe vuran, rehabilitasyon merkezlerinden çıkmayan ve yaşadığı bunalımlı hayatı bir ayna gibi yansıtan dış görünüşü sonunda kimi çevrelerce eğlence konusu olan bir Britney vardı artık. Eee... Hayat acımasız, insanlar daha da acımasız. Hele siz bir zamanlar yüzlerce milyon dolar kazanan pop starıysanız ve ‘bitik’ haliniz tüm magazin programlarının vaz geçilmez görüntüsü oluyorsa, bu kötü durumunuzdan istifade edenler de olacaktır pekala. Çok değil bundan bir yıl önce yapılan MTV Müzik Ödül Töreni’ni hatırlayın. O sıralar, kendine bir çıkış yolu arayan Britney, gerek fazla kiloları, gerek zayıf sahne performansıyla nasıl alay konusu olmuştu. Ancak, işte takdir-i İlâhî: Aynı Britney bir yıl sonra aynı ödül töreninde üç ödül birden alarak bir anlamda geçen yılın öcünü aldı ve 16 kez aday gösterildiği yarışmaya adını kocaman harflerle yazdırmayı başardı. &lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;Gecenin açılışında kısa bir konuşma yapan Britney, ilk önce Tanrı’ya şükretti; sonra da “emeği geçen” arkadaşlarına, ailesine ve iki oğluna teşekkür etti. Piece of Me / Benden bir Parça adlı şarkısıyla en iyi video, en iyi kadın şarkıcı, ve en iyi pop video ödülüne layık görülen Britney, giydiği gümüş rengi kısa elbisesiyle de tüm ilgiyi üzerine çekti. Uzun lafın kısası Britney’in dönüşü muhteşem oldu. Umarız bu başarısı devam eder ve hayranlarına bu geceki gibi gülen gözlerle seslenir daima... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;BOL ÖDÜLLÜ GECEDE YILDIZ YAĞMURU • &lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;&lt;br /&gt;• Yılın video ödülü:&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;Britney Spears, Piece of Me&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;• Adaylar:&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;Chris Brown, Forever&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;Jonas Brothers, Burnin Up &lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;Pussycat Dolls, When I Grown Up &lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;The Ting Tings, Shut Up and Let Me Go&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;&lt;br /&gt;• En iyi kadın şarkıcı video ödülü:&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;Britney Spears, Piece of Me&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;• Adaylar: &lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;Mariah Carey, Touch My Body &lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;Katy Perry, I Kissed a Girl&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;Rihanna, Take a Bow&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;Jordin Sparks, No Air&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;&lt;br /&gt;• En iyi erkek şarkıcı video ödülü: &lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;Chris Brown, With You&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;• Adaylar: &lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;Flo Rida, Low &lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;Lil Wayne, Lollipop &lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;T.I., No Matter What&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;Usher, Love in this Club&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;• En iyi pop video ödülü:&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;Britney Spears, Piece of Me&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;• Adaylar:&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;Danity Kane, Damaged &lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;Jonas Brothers, Burnin Up&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;Panic At The Disco, Nine in the Afternoon&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;Tokio Hotel, Ready, Set, Go&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;• En iyi rock video ödülü:&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;Linkin Park, Shadow of the Day&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;• Adaylar:&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;Fall Out Boy, Beat It &lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;Foo Fighters, The Pretender&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;Paramore, rushcrushcrush &lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;Slipknot, Psychosocial&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;&lt;br /&gt;• En iyi Hip-Hop video ödülü: &lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;Lil Wayne, Lolipop&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;• Adaylar:&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;Mary J. Blige, Just Fine &lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;Lupe Fiasco, Superstar &lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;Flo Rida, Low &lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;Kanye West&amp;amp;Chris Martin, Homecoming &lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;&lt;br /&gt;• En iyi dans video ödülü: &lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;The Pussycat Dolls, When I Grow Up&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;• Adaylar:&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;Ne-Yo, Closer&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;Madonna&amp;amp;Justin Timberlake&amp;amp;Timbaland, 4 Minutes &lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;Chris Brown, Forever&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;Danity Kane, Damaged&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;• TÖRENDEN NOTLAR:&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;• Tören başlamadan önce Britney’in komedyen Jonah Hill’le beraber hazırladığı mini-skeç, her ne kadar salondaki izleyicileri kahkaya boğsa da biraz gereksiz ve başarızdı. Bu gibi gecelerde artık gelenekselleşen ‘soğuk espri’ furyasına bu sayede Britney de eklenmiş. Neyse bakalım, hayırlısı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;• Barbados asıllı ABD’li R&amp;amp;B şarkıcısı Rihanna ilginç şovuyla tam not aldı. Onlarca dansçı eşliğinde hazırladığı şovda Rihanna kısacık kestirdiği saçları, dev bir pastayı andıran etek şeklindeki kostümü ve ilginç dans gösterisiyle beğeni kazandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;• 1994’ten beri düzenlenen törende bu yıl Christina Aguilera, Lil Wayne, Jonas Brothers Paramore ve son günlerin hit şarkısı I Kissed a Girl‘le ortalığı kasıp kavuran 23 yaşındaki genç yetenek Kathy Perry de sahne şovlarıyla izleyenleri büyüledi. Perry ilk kez katıldığı ödül töreni hakkında “Çok mutlu ve heyecanlıyım. Haftalar boyunca dinlediğim şarkıların ödül kazandığı gecede bulunmak benim için çok büyük bir onur” dedi. Perry’nin Madonna’nın efsanevi şarkısı Like a Virgin‘i seslendirmesi de büyük beğeni topladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;• ABD halkından Demokratik Parti başkan adayı Barack Obama’ya oy vermelerini isteyen Britanyalı komedyen Russell Brand, sergilediği politik-komedi şovunda ABD başkanı George W. Bush’a yüklenmeden edemedi ve “Benim ülkemin insanları, George W. Bush’a, bir makasa güvendikleri kadar bile güvenmez” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;• Nielsen Media Araştırma Şirketi’nin yaptığı açıklamaya göre tüm dünyada yayınlanan töreni geçen yıl 7.1 milyon kişi, önceki yıl da 5.8 milyon kişi izlemiş. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;• Pekin Olimpiyatları’dan 8 altın madalyayla evine dönen ve dönerdönmez başarısını bir striptiz klüpte kutlayan ‘olimpik yüzücü’ Michael Phelps’in yanısıra High School Musical’in starlarından Zac Efron, Vanessa Hudgens, Ashley Tisdale ve Corbin Bleu de ödül dağıtanlar arasındaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial;"&gt;• Unutmadan söyleyelim gelecek yıl Los Angeles Paramount Stüdyoları’nda yapılacak törenin hazırlıklarına şimdiden başlandı.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-8705487741607577654?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/8705487741607577654/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/03/britneynin-donusu-muhtesem-oldu.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/8705487741607577654'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/8705487741607577654'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/03/britneynin-donusu-muhtesem-oldu.html' title='Britney’nin dönüşü muhteşem oldu (TARAF/09.09.2008)'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-1956522941523178328</id><published>2009-03-13T04:32:00.000-07:00</published><updated>2009-03-13T05:19:04.315-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TARAF gazetesi'/><title type='text'>Miss Alaska Külkedisi'nin izinde (TARAF/01.09.2008)</title><content type='html'>&lt;b&gt;Cumhuriyetçi John McCain’in başkan yardımcısı adayı olarak belirlediği sıkı muhafazakar Sarah Palin ulusal tecrübesi olmadığı için eleştiriliyor. İki yıl boyunca Alaska valiliği görevinde bulunan Palin’in hayat hikâyesi ise masalları aratmıyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BERFİN VARIŞLI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family: Arial;font-size:100%;" &gt;Idoha’da 1964’te doğan Sarah Palin, doğumundan kısa bir süre sonra ailesiyle Alaska’nın 9 bin nüfuslu Wasilla kasabasına taşındı. Henüz 28 yaşındayken politikaya atılan Palin, 1992’deWasilla şehir konseyine katıldı, bundan dört yıl sonra da belediye başkanlığı koltuğuna oturdu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki dönem boyunca bu görevi yürüten Palin’e belediye başkanı olmak yetmedi ve adını tüm eyalete duyurduğu vali yardımcılığı yarışına soyundu ancak sadece 2 bin oy geride kalarak bu yarışı kaybetti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulusal bir görevde deneyimi olmayan Palin’in Alasla valiliği görevinden kazandığı iki yıldan az bir deneyimi var. Ancak bu da Palin’i yıldırmıyor: “Bu bence lehime olan bir durum çünkü perspektifimin ne kadar genç olduğunu kanıtlıyorum”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Muhafazakâr Feminist&lt;br /&gt;Palin kendini şu sözlerle tanımlıyor: “Hayat dolu bir insanım. Eşcinsel evlilik karşıtı olmama rağmen birçok gay arkadaşım var.” 2006’da valilik görevini sürdürürken, eşcinsel evlilere kolaylıklar sağlamanın önünü kesen kararı başta destekleyeceğini söylemiş olsa da sonunda veto etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Veto kararının arkasında duran Palin: “Veto kararı verdim çünkü Alaska Yüksek Mahkemesi kararı anayasaya aykırı buldu.  Yanlış anlaşılmasın eşcinsel evliliklerle ilgili karşıt tavrım değişmedi “ yorumunu yapmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Palin doğum kontrolünü destekleyen ancak kürtaja karşı çıkan Yaşam için Feministler (FFL) Derneği’nin de üyesi. 2002’de FFL’ye yazdığı mektupta kürtaja karşıtlığını şu sözlerle anlatıyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kürtajın ne kadar zalim bir operasyon olduğunu daha küçük bir çocukken anlamıştım. Bu yüzden yanınızdayım”. Yaratılış teorisine inanan Palin, okul kitaplarında bu teorinin yer almasını da destekliyor. Milli Silahlanma Derneği üyesi e olan Palin, bireylerin silah taşımasının doğru bir karar olduğunu savunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Eşi  Todd yazın balıkçı kışın petrol işçisi&lt;br /&gt;Lise yıllarındaki aşkı Todd’la 1988’de evlenen Palin, evlendikten sonra da doğup büyüdüyü Alaska’dan ayrılmak istememiş ve eş,yle birlikte burada yaşamını sürdürmüş. Eskimo kökenli eşi Todd, Palin vali olmadan önce BP’nin Alaska’daki şirketinde çalışıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fedakar eş, Palin vali olduğunda bu görevinden ücretsiz izin almış ancak 2007’de BP’deki görevine geri dönmüş. Eşinin mesleğinin kariyerine etkilemeyeceğini belirten Palin o yıllarda verdiği ropörtajda “Eşim mavi yakalı bir çalışan, üretimde çalışıyor, kısaca yakıt gaz ve suyu ayrıştırıyor diyebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani karar verici idari bir pozisyonu yok” yorumunu yapmıştı. “İlk dostum” diye nitelendirdiği eşi Toss, bir kayak şampiyonu. Yaz aylarında Bristol Körfezi’nde balıkçılık yapıp, avladığı somon balıklarını satıyor. Beş çocuk sahibi mutlu çiftin nisanda dünyaya gelen bebekleri Trig down sendromu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Palin Trig’i her gün valilik makamına götürüp, masasının altındak, bebek sepetinde bakımını saplıyormuş. Palin’in en büyük oğlu Track de 11 Eylül 2007’den beri orduda, Irak’a gidecek birlik için hazırlanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Alaskalılar’ın sevgilisi&lt;br /&gt;Vali olmadan önce Alaska Yakıt ve Gaz Komisyonu Ahlak Komiseri görevini de yürüten Palin, bu görevinden yine bir Cumhuriyetçi olan komisyon üyesi Randy Ruerich’in parti için enerji şirketlerinden çıkar sağlamaktan dolayı gözaltına alınmasından sonra istifa etmiş. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir reformcu olan Palin reformcu kişiliği sayesinde valilik görevine getirilmiş ve göreve geldikten kısa bir süre sonra da lobbi hareketlerini düzenleyen kararlar almış. Alaskalılar tarafından da sevilen Palin’in, yapılan yerel ankette halkın yüzde 90’ının gönlünü kazandığı ortaya çıkıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Görevi kötüye kullandı mı&lt;br /&gt;Wasilla Valisiyken, kendi maaşında bile indirim uygulayan Palin, kız kardeşinin eski eşi Mike Wooten’ı eyalet polis teşkilatının başına getirmek istemesinin üzerine buna karşı çıkan güvenlik komiseri Walt Monegan’ı görevden alma iddiasıyla suçlanıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İddiaları yalanlayan Palin, rapor edilen yüzlerce telefon görüşmesinin asılsız olduğunu belirterek ne eşinin ne de kendisinin böyle bir girişimde bulunmadığını ifade ediyor. Ancak y,ine de kendisi ve eşinin görev başında içki içtiği için Wooten’ı sık sık azarladığını da anlatıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Marijuana kullandığını itiraf etti&lt;br /&gt;Alaska Makhemesi 2003’ten 100 grama yakın marijuana bulundurmayı yasal sayıyordu.  Ancak 2006’da Vali Frank Murkowski bu yasayı bozarak yasal marijuana bulundurma miktarını 28 grama düşürdü. 2006’ya kadar ortalığı karıştıran marijuana karmaşası, Palin’in vali koltuğuna oturmasından sonra yeni bir boyut kazandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski vali Murkowski hayatı boyunca uyuşturucu denemediğini ifade ederken, Palin göreve geldiği ilk günlerde, gençken birkaç sefer marijuana denediğini itiraf etti: “Bill Clinton gibi hayatımda hiç marijuana kullanmadığımı söyleyemem.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kutup ayıları ondan çok çekti&lt;br /&gt;Ocak ayında Sarah Palin New York Times’ta yayımlanan bir makalesinde “ Kutup ayıları onları ve Antarktika habitatını korumak için harcadığımız tüm çabalara değiyor. Ancak kimilerinin ısrarla talep ettiği kutup ayılarını soyu tükenmekte olan canlılar listesine ekleme fikri bu çabalarımızın bir parçası olmamalı.” Yorumunu yaparak birçok hayvan hakları örgütünün tepkisini çekmişti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Palin dediğini de yaptı ve mayıs ayında valiliğinin hazırladığı soyu tehlikede olan hayvanlar listesine kutup ayılarını ekledi. Öte yandan Arktik Ulusal Vahşi Hayat Sığınağı Bölgesi’nde kutup ayılarının yaşamlarının olumsuz etkilenmesine neden olacak doğal gaz arama çalışmalarını desteklemesi de Palin’in çevreye duyarsızlığının da bir göstergesi olarak öne çıkıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kutuplardan gelen • güzellik kraliçesi&lt;br /&gt;Idaho’da doğan, Alaska’da büyüyen ve tipik bir Alaska kızı olarak yetiştirilen Palin’in hobileri arasında fare yakalama, buzun üstünden balık avlama, dağda uzun yürüyüşler var. Bu hobilerinin yanı sıra Wasilla Lsesi’nde okurken basketbol takımında gösterdiği hünerleri nedeniyle “Sarah Barracuda” lakabını takmış arkadaşları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son sınıfta takım kaptanlığı da yapan Palin, 1982’de gerçekleştirilen liselerarası eyalet şampiyonasında Wasilla’nın şampiyonluğunda büyük pay sahibi olmuş. Bu zaferden iki yıl sonra da Palin, 20 yaşında gençliğinin baharındayken katıldığı yerel bir güzellik yarışmasında birinci olduktan sonra verilen para ödülüyle üniversite harçlığını çıkarmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güzelliği dillere destan olan Palin’in Miss Alaska güzellik yarışmasında kazandığı ikincilik derecesi ve ‘en sempatik güzel’ derecesi var. Idaho Üniversitesi’nden 1987’de mezun olan Palin bu üniversiteden aldığı gazetecelik derecesi sayesinde Anchorage bölgesindeki yerel bir televizyon kanalında spor bültenini sunmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Palin’in gazetecilik diplomasının siyasi kariyerinde yükselmesinde önemli bir etken olduğu söyleniyor.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;span style="font-family: Arial;font-size:100%;" &gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-1956522941523178328?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/1956522941523178328/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/03/miss-alaska-kulkedisinin-izinde.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/1956522941523178328'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/1956522941523178328'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/03/miss-alaska-kulkedisinin-izinde.html' title='Miss Alaska Külkedisi&apos;nin izinde (TARAF/01.09.2008)'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-8568504970191538870</id><published>2009-03-13T04:29:00.000-07:00</published><updated>2009-03-13T05:19:04.315-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TARAF gazetesi'/><title type='text'>AB'nin evlilik mevzuatı değişiyor (TARAF/25.08.2008)</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:Tahoma,Geneva;font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;b&gt;AB yasaları önünde aynı cinsten ve karşı cinsten bireylerin gerçekleştirdikleri evlilikleri eşit kabul edilecek. Yani buna göre AB hukukunun bağladığı ülkelerde birey ister karşı cinsten bir bireyle ya da kendi cinsinden biriyle evlensin, yaptığı evliliğin statüsü kanun önünde değişmeyecek...&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BERFİN VARIŞLI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:Tahoma,Geneva;font-size:85%;color:#000000;"&gt;B’ye bağlı Temel Haklar Birliği evlilik teriminin yeniden tanımlanması ve homofobinin suç olarak kabul edilmesini öngören bir rapor hazırladı. Raporun parlamento tarafından yasalaştırılması gündemde&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen haziran ayında ABD’ de Kaliforniya eyalet yasalarının eşcinsellere resmen evlenme olanağı tanımasının ardından, eşcinsel evlilik bir anda gündemin ilk sıralarına yerleşmişti ve eyalet belki de yıllardır bu anı bekleyen çiftlerin akınına uğramıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD eşcinsel vatandaşlarını sevindirir de Avrupa Birliği boş durur mu? Yetkililer hemen kolları sıvadı ve evlilik teriminin yeniden tanımlanmasını ve homofobinin suç olarak kabul edilmesini öngören bir rapor hazırladı. Birlik yalnız rapor yayımlamakla da sınırlı kalmayarak, parlamentosunu devreye soktu ve eşcinsel haklarını koruyan geniş bir kanun çıkarma fikrini de gündemine oturttu. Kanun çıkarsa -ki bu çok uzak değil, AB’de yaşayan eşcinseller bayram edecek. Darısı bizimkilerin başına...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;EVLİLİK TANIMI DEĞİŞİYOR&lt;/b&gt; • Birliğin bünyesinde çalışan Temel Haklar Birimi’nce (FRA) yayımlanan 165 sayfalık raporun en çarpıcı noktası şu: “AB yasaları önünde aynı cinsten ve karşı cinsten bireylerin gerçekleştirdikleri evlilikleri eşit kabul edilecek. Yani buna göre AB hukukunun bağladığı ülkelerde birey ister karşı cinsten bir bireyle ya da kendi cinsinden biriyle evlensin, yaptığı evliliğin statüsü kanun önünde değişmeyecek. Türkçesi, evlilik evliliktir kardeşim, ister kadın kadınla evlensin ister adam kadınla...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;HOMOFOBİ DE NEYMİŞ&lt;/b&gt; • Rapor ayrıca homoseksüelliğin saklanmaması gereken bir olgu olduğunu ifade ediyor ve eşcinsel düşmanlığı yani homofobinin kanunlar önünde cezasız kalmaması gerektiğini savunuyor. FRA bu raporu hazırlarken bağımsız insan hakları savunucularından oluşan FRALEX adlı bir grupla işbirliği halinde hazırlamış. Kürtaj konusuyla yakından ilgilenenler FRALEX’i hatırlayacaklar, bu grup Slovakya hükümetini kürtajı doktorların isteğine bağlayan bir yasayı feshetmeye zorladıkları için ağır eleştirilere maruz kalmış olan grup.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;EŞ DURUMUNDAN&lt;/b&gt; • AB’nin tüm üye ülkelerini eşcinsel haklarının korunması konusunda baskı yapmaya çağıran raporda bir başka çarpıcı nokta da ‘eş durumundan’ diye tabir edebileceğimiz durum. Rapor eşcinsel evliliklerin yasal sayılmasının yanında, evli eşcinsel çiftlerden biri AB vatandaşıysa, AB vatandaşı olmayan eşe üye ülkelerde oturma izni ve serbest dolaşım hakkı tanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;EŞCİNSEL DEVRİM&lt;/b&gt; • Aslında eşcinsel hakları konusu Avrupa için bir ilk değil, ama bu rapor şimdiye kadar atılan adımları solda sıfır bırakıyor. Kıtada eşcinsel evliliği ilk olarak Hollanda 1998’de yasal olarak kabul etmiş, Belçika Parlamentosu da Ocak 2003’te eşcinsel evlilik için yasa çıkarmıştı. Bununla beraber Danimarka, İsveç, Fransa gibi ülkeler de eşcinsellerin hukuksal birliği için yasaları meclislerine getirerek, heteroseksüel evliliklere yakın yasalarla ortak yaşamların yolunu açmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bu rapor yasa haline gelirse -ki AB Parlamentosu çoktan FRA’dan konuyla ilgili yardımını istemiş ve raporun yasalaştırılması çalışmalarına başlamış; AB vatandaşlarını bir ‘eşcinsel devrim’ bekliyor. Üye ülkelerde işe alımdan eğitime, sosyal güvenlikten sağlık sektörüne kadar bütün alanları içine alan geniş bir yelpazede cinsel ayrımcılığın önüne geçilmesi planlanıyor. Gerçi, AB’nin de hakkını yemeyelim. Halihazırda bu tip ayrımcılığı iş hayatında önleyen yasaları var ancak diğer sektörlerde bu bir ilk olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;**&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Sadık bir gayin ‘evlenme fobisi’&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NYTIMES - Istanbul - 25.08.2008&lt;br /&gt;New York Times yazarı Bob Morris, dört yıldan beri erkek arkadaşı Ira ile birlikte yaşıyor. Ira’nın evlenme teklifini önce tereddütle karşılamış Morris ama sonunda sevdiği adamı kıramamış ve geçen hafta Kaliforniya’ya gidip dünyaevine girmiş. Morris önceki gün New York Times’da yayımlanan makalesinde evlilik kararı öncesi yaşadığı ikilemi ve evli bir erkek olduğunda hissettiği mutluluğu anlatıyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Morris’in 25 Ağustos tarihli yazısı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir iş ziyareti için Los Angeles’a gidecektim. Sevgilimi Ira’yı aradım ve benimle beraber gelmesini istedim. O da bana şöyle söyledi: “Gelirim ancak bir koşulla benimle evlenirsen!”&lt;br /&gt;İlk defa bunu söylemişti bana. Cevabım netti: “Hayır Ira bunun için çok erken!” Aslında erkek arkadaşım Ira’yla yıllardan beri evliliğin mutluluğumuzu artıracak bir etken olmadığını düşünüyorduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bize göre evlilik pahalı bir düğün, saçma sapan hediyeler ve bizim değil de başkalarının güzel bir akşam geçirmesi için hazırlanan partiden ibaret sadece. San Francisco’daki gay düğünlerini izlerken de aynı şeyi düşünüp, bunun bize göre olmadığına inanıyorduk. Ancak nasıl olduysa oldu, Ira evlenmeyi koydu bir kere kafasına. Beni de ikna etti. Benimle birlikte Los Angeles’a geldi. Şehre vardığımızın ertesi gün kendimizi belediye binasında bulduk. Birkaç form doldurduk ve imzalarımızı attık ve dört yıllık birlikteliğimiz sonunda Kaliforniya’da evlendik! Artık ben de evli bir gaydim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak aklımda hâlâ soru işaretleri vardı: Sırf bir imza atarak ilişkimizi kayda mı geçirmemiz gerekiyor? İlişkimiz New York’ta zaten yasal sayılıyor. Kaliforniya’ya gidip evlenmenin sebebi nedir şimdi? Gay özgürlüğü ne zamandan beri evlilik fetişizmi ile beraber anılıyor. Bir erkek olarak ergenliğe geçtiğim ilk yıllardan beri ‘yalnızlığın insanları daha derin kıldığına’ inanıyorum aslında bu yüzden de sevgiliyken de çift olmaktan çok hoşnut değildim ve evliliğe inanmıyordum. Evliliğin botox ameliyatına kadar devam edebilecek bir süreç olduğunu düşünen ben, artık evli bir erkeğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni medenî durumumuza alışmak çok da kolay olmadı. Arkadaşlarımız da olan biteni hayretle karşıladı ve evlilik töreninin bu kadar kısa sürede olup bitmesine şaşırdılar. Bir bekâr arkadaşımızın benzetmesi hayli ilginçti: “Yani bu sürücü belgesi almak gibi bir şey!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şey bir imzayla kalmadı esasında. Artık evli bir çift olduğumuz için aynı evde de oturmamız gerekiyordu. Biriktirdiğimiz paraları birleştirdik ve bir ev aldık. Ira da yıllardan beri kirada oturduğu Soho’daki evinden ayrıldı. Nerdeyse tam bir aileydik artık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim biraz da oldubittiye gelen evliliğimiz belki de birçok gay çifti evlenmeye teşvik edecek. Evlenmek isteyen New York’lu gay çiftlerin muratlarına ermeleri için sadece birkaç alternatif var. Bunlardan biri Kanada, diğeri Massachussetss.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki gaylerin eş statüsünde yaşamalarını yasalar önünde de kabul eden New York’ta da neden ‘gay evlilik’ yasal olmasın? New York valisi David Paterson’ın bu konudaki çabaları umut verici. Kim bilir belki de yakın bir zamanda New Yorklu gay çiftler bir imza için onca yolu kat etmek zorunda kalmayacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evli olma fikrine yavaş yavaş alışmaya başlamıştım. Aslına bakarsanız eğlenceli bir şeydi yaptığımız. Ancak şöyle bir durum var: Yasalar gereği Ira’yla tekrar evlenmek durumunda kalabiliriz. Bu kasımda Kaliforniya’da bir referandum yapılacak ve gay evliliklerle ilgili halkın fikri sorulacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer Kaliforniyalılar eşcinsel evlilikler yasaklansın derse, birçok çift gibi bizim evliliğimiz de geçersiz sayılacak. Üzüleceğini tahmin ettiğim Ira’ya bu haberi söylediğimde Ira beklemediğim bir tepki verdi: “Olsun aşkım, kanunlar değişirse, evliliğimizi sonsuza dek tanıyacak bir yer buluruz, gider orda evleniriz!” &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-8568504970191538870?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/8568504970191538870/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/03/abnin-evlilik-mevzuat-degisiyor.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/8568504970191538870'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/8568504970191538870'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/03/abnin-evlilik-mevzuat-degisiyor.html' title='AB&apos;nin evlilik mevzuatı değişiyor (TARAF/25.08.2008)'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-7586020488842562448</id><published>2009-03-13T04:27:00.000-07:00</published><updated>2009-03-13T04:29:50.870-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TARAF gazetesi'/><title type='text'>Yaş 80, seks hayatı mükemmel (TARAF/23.08.2008)</title><content type='html'>&lt;b&gt;Chicago Üniversitesi’nin yaşları 57 ila 85 arasında değişen bin 550 kadın ve bin 455 erkek denek üzerinde yaptığı araştırmaya göre, 80’li yaşlarda aktif, mutlu ve sağlıklı bir cinsel hayata sahip olabilmek pekâlâ mümkün&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;b&gt;BERFİN VARIŞLI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;Yeni Zelanda ormanlarında yaşayan 111 yaşındaki tuatara* Henry, 40 yıldan sonra sağlıklı bir cinsel yaşam sürebiliyorsa siz neden geri kalasınız? Henry cinsel organındaki kanserli doku yüzünden 40 yıl boyunca seksten uzak kalmış. Uzun yıllar eline kadın eli değdirmeyen Henry’nin imdadına bilim adamları yetişmiş ve kanserli hücreyi ameliyatla almışlar, Henry de libidosuna kavuşmuş. Daha önce hiçbir dişi tuatarayı yanına yaklaştırmayan Henry bu yılın başında kendisi gibi bir tuatara olan Mildred’la flört etmeye başlamış ve 70 yaşındaki eşi Mildred, geçen temmuz ayı ortalarında 12 yumurta üretmiş. Ancak mutlu çift bebeklerinin doğumu için bir yıl beklemek zorunda çünkü tuatara yumurtasının olgunlaşıp çatlaması için 12-16 ay süre geçmesi gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;YALNIZ VE ASABÎ HENRY •&lt;/strong&gt; İngiltere’nin South Island Hayvanat Bahçesi’nde yaşayan Henry, Mildred’la tanışmadan önce yaşadığı yalnızlık nedeniyle çok asabiymiş ve saldırgan hareketlerinden dolayı 17 yıl özel bir bölmede misafir edilmiş. Henry’yi uzun yıllardan beri tanıyan Lindsay Hazley, hayvanat bahçelerinde bundan 25 yıl önce de Henry’nin Mildred’la çöplerinin çatılmak istendiğini ancak ‘asabî’ Henry’nin bunu reddedip, iki kez Mildred’ın kuyruğunu ısırdığını anlatıyor. Şimdi eşiyle mutlu bir hayat süren Henry hem ilerlemiş yaşına rağmen baba olmanın mutluluğunu yaşıyor.. Türü gereği Henry gelecek yıla kadar bir daha cinsel ilişkide bulunamayacak ama olsun Henry böyle de mutlu.Bu arada bizim Henry çapkınlık bile yapıyor. Mildred’dan başka üç sevgilisi daha var. Yani bir bakıma çapkın Henry yalnız geçirdiği yılların tadını çıkarıyor. (Mildred duymasın)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;HENRY’DEN BANA NE •&lt;/strong&gt; “Henry yapsın bundan bana ne, ben kendi yoluma bakarım” demeyin, bilim adamları tıpkı Henry gibi “yaşı ilerlemiş kişiler sağlıklı bir cinsel hayat sürebilir” tezini savunuyor.&lt;br /&gt;Chicago Üniversitesi Sosyoloji Bölümü profesörlerinin, yaşları 57 ila 85 arasında değişen bin 550 kadın ve bin 455 erkek denek üzerinde yaptığı araştırmanın sonuçlarına göre, 80’li yaşlarda bile kadın ve erkeklerin mutlu ve sağlıklı bir cinsel hayat sürdürebilmesi mümkün. Araştırmayı yürüten Prof. Edward Laumann, sağlıklı insanların, hayatlarının büyük bir bölümünde ‘tatmin edici’ bir cinsel hayat sürebileceklerini belirterek “Elbette ki, yıllar geçtikçe karşılarına cinsellikten aldıkları hazzı engelleyecek etkenler çıkacaktır, ancak ‘yaş’ bu engeller arasında değil. Örneğin şeker hastalığı ya da yüksek tansiyon cinsel hayatınıza sekte vurabilir ancak ilerlemiş yaşın cinsel hayata doğrudan bir etkisi yok” şeklinde konuşuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;CİNSELLİK YAŞAM KALİTESİNİ ETKİLER •&lt;/strong&gt; Sağlıklı bir cinsel hayatın kişilerin yaşam kalitesinde büyük rol oynadığını belirten Laumann, “Yaşlı insanlar için de bu geçerli. Yaşları ilerleyen insanların da aktif ve sağlıklı bir seks hayatı olabilir” şeklinde konuştu.&lt;br /&gt;ABD’nin prestijli akademik dergilerinden biri olan ‘The Journal of Sexual Medicine’da yayımlanan araştırmayla ilgili olarak, New York Üniversitesi Langone Sağlık Birimi direktörü Dr. Virginia Sadock şunları söylüyor: “Önemli olan ne kadar yaşlı olduğunuz değil ne kadar sağlıklı olduğunuz. Hastalıklar ve düzenli alınan ilaçlar, kişilerin cinsel hayatlarında olumsuz etki yaratır. Bunun yaşla doğrudan bir ilişkisi yok.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;• ALKOL ERKEKLERİ ETKİLEMEZ:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;• &lt;/strong&gt;Önceki yıllarda cinsel yolla bulaşan bir hastalık geçiren kadınlarda cinsel ilişki sırasında yaşanan acı dört katına çıkıyor.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;• &lt;/strong&gt;Daha önce cinsel yolla bulaşan bir hastalık geçirmiş erkekler ise, sağlıklı hemcinslerine göre cinsel ilişkiden beş kat daha az keyif alıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;• &lt;/strong&gt;İleri yaşlardaki kadın ve erkeklerde görülen cinsel fonksiyon bozukluklarının önde gelen nedeni idrar yolunda meydana gelen hastalıklar.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;• &lt;/strong&gt;Ruh sağlığının cinsellikle doğrudan ilişkisi var. Ruh sağlığı yerinde olmayan insanlar cinsellikten de zevk alamıyor.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;• &lt;/strong&gt;Özellikle erkeklerin, ilişkilerinde yaşadıkları problemler cinsel hayatlarına da yansıyor. Mutlu ilişkisi olanlar, cinsel hayatlarında da mutluluğu yakalıyor.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;• &lt;/strong&gt;Günlük alkol tüketimi kadınların cinsellikle ilgilerini ve ilişki sırasında aldıkları hazzı artırırken, erkeklerde alkolün böyle bir etkisi görülmüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;MUTLU SEKSİN YOLU SAĞLIKLI KALPTEN GEÇER • &lt;/strong&gt;Henry Mildred’a ne kadar aşık bilinmez ancak kalbin aşkla bağlantılı bir organ olduğu tevatür olabilirse de, cinsellikle bağlantısı olduğu yadsınamaz bir gerçek. Yapılan araştırmalar, sağlıklı bir kalbe giden yolun sağlıklı bir cinsel hayattan geçtiğini ortaya koyuyor. Uzmanlar kişilerin kaç yaşında olursa olsun kardiyo-vasküler hastalıklardan arınmış bir kalbe sahip olmak için düzenli bir cinsel hayat sürmeleri gerektiğinde hemfikir, çünkü düzenli bir cinsel hayatın düzenli egzersiz yapmakla eşdeğer olduğunu düşünüyorlar. Öte yandan bu, çift yönlü işleyen bir mekanizma; yani sağlıklı bir cinsel hayat sürmek için sağlıklı bir kalbe ihtiyacımız var.&lt;br /&gt;Dr. Sheryl Walters, NaturalNews dergisinde yayınlanan yazısında kalp sağlığıyla cinsel yaşam arasındaki dengeyi ortaya koyuyor: “Sağlıklı bir cinsel yaşam için, sağlıklı bir kalp lazım. Hastalıklı bir kalp cinsellikte başarılı olmamaz. Cinsel açıdan aktif olan bir insanın kalp ritmi de düzene girer. Aynı zamanda sağlıklı bir kalp ve kalp ritmi için, de sağlıklı bir cinsel hayat gerekli. İyi çalışmayan bir kalp yatak odasında da bir işimize yaramaz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;• &lt;/strong&gt;Dr. Walters’ın kalp hastalıklarından uzak durmak ve sağlıklı bir cinsel yaşam sürmek için önerileri ise şöyle:&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;• &lt;/strong&gt;Yeterli ve düzenli egzersiz yapmak&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;• &lt;/strong&gt;Stresten arınmaya yardımcı olan aktivitelere yönelmek. Bu aktiviteler yüksek tansiyon sorunları için de birebir.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;• &lt;/strong&gt;Kırımızı et gibi kolesterol oranı yüksek yiyeceklerden uzak durarak cinsel organlarımızdan biri olan ‘aşk organımız’ kalbimizi yormamak.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;• &lt;/strong&gt;Yeşil sebze meyveleri bolca tüketmek.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;• &lt;/strong&gt;Geçmişte bizi üzen kişileri affetmek ve daha bağışlayıcı ve hoşgörülü bir üslup edinmek. Böylece ruhsal açıdan da sağlıklı kalmak mümkün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görünen o ki bilim adamları yine tabuları yıkacak bir araştırma ortaya koyuyorlar. Böylece ‘yaşın yetmiş, işin bitmiş’ lafı da tarihe karışıyor. Ne kadar yaşlanırsanız yaşlanın, eğer ciddi bir sağlık probleminiz yoksa, ister 70 yaşında olun ister 80 yaşında, sağlıklı bir cinsel hayat sürmeniz mümkün. Tüm bunlar da Henry’nin 111 yaşında yakaladığı cinsel mutluluğu açıklıyor. Çünkü Henry hayatı boyunca alkol ve sigara kullanmamış; belki hiç yoga da yapmamış ama hayvanat bahçesi yetkilileri, kanseri yenen Henry’nin sağlığının son derece yerinde olduğunu söylüyorlar. Yalnız geçirdiği zamanlarda ufak bir depresyon geçirmiş ve o yıllarda şimdiki eşi Mildred’ı da reddetmiş, ve şu an ruh sağlıyla ilgili de hiç bir problemi yok. Hal böyle olunca Henry ve Mildred gibi sağlıklı ancak ‘yaşı ilerlemiş’ kadın ve erkeklerin mutlu bir cinsel yaşam sürmelerinin önünde hiçbir engel yok.&lt;br /&gt;Bizden söylemesi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;(*) Yeni Zelanda’ya özgü kertenkeleye benzeyen ve diğer sürüngenlerle kıyaslandığında oldukça uzun ömürlü olan sürüngenlerin ortak adı. ‘Yaşayan fosil’ olarak da bilinen tuataralar 225 milyon yıldan beri dünya yüzeyinde bulunuyor.&lt;/em&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-7586020488842562448?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/7586020488842562448/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/03/yas-80-seks-hayat-mukemmel.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/7586020488842562448'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/7586020488842562448'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/03/yas-80-seks-hayat-mukemmel.html' title='Yaş 80, seks hayatı mükemmel (TARAF/23.08.2008)'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-5563630971868922524</id><published>2009-03-13T04:23:00.001-07:00</published><updated>2009-03-13T05:19:04.316-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TARAF gazetesi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TARAF PAZAR'/><title type='text'>Rus milyarderin nişanlısı Garaj'ıyla gündemde (TARAF/14.09.2008)</title><content type='html'>&lt;p&gt;Rus milyarderin nişanlısı Garaj'ıyla gündemde&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Geneva, Arial, Sans-serif;font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;BERFİN VARIŞLI&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Geneva, Arial, Sans-serif;font-size:85%;"&gt;Rus milyarder Roman Abramowich'in ABD'de büyüyen ve İngilizce'yi Rusça'dan daha iyi konuşan sevgilisi Dasha Zhukova, ilk başlarda “Abramowich'in yuvasını yıkan kadın” olarak ünlenmişti. Eski bir model olan müstakbel Bayan Abramowich'i bugünlerde Moskova'da gündemde tutansa eski bir otobüs hangarını restore edip “garaj” adıyla açtığı modern sanat galerisi&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Geneva, Arial, Sans-serif;font-size:85%;"&gt;Çok değil yaklaşık altı ay önce duyduk adını. Aslında bir modelmiş, bilmiyorduk. Biz onu Rus oligark, Chelsea Futbol Kulübü'nün sahibi, dolar milyarderi Roman Abramovich'in kız arkadaşı olarak tanıdık. 27 yaşındaki bu güzel ve çekici genç kız, ne yapmış etmiş Roman'ın aklını başından almayı başarmış ve eşi Irina'dan ayırmış onu. Eskinin modeli şimdinin 'sanat galericisi' Dasha Zhukova'yı tanıtmak istiyoruz size.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Geneva, Arial, Sans-serif;font-size:85%;"&gt;&lt;strong&gt;BABASI ABRAMOVICH'İN ORTAĞI&lt;/strong&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Geneva, Arial, Sans-serif;font-size:85%;"&gt;Biraz şımarık olduğu söylenen bu genç kız tahmin edeceğiniz gibi Moskova'da doğmuş ve çocukluğunun ilk yıllarını burada geçirmiş. Ailenin tek kızı. Babası Alexander Zhukova, Roman Abramovich'in iş ortağıymış.Annesi Elena ise, moleküler biyolog, hem de şeker hastalığı üzerine çalışmalarıyla Rusya'da otorite kabul edilen bir bilim insanı. Anne baba anlaşamıyorlar ve Dasha 10 yaşındayken ayrılıyorlar. Annesi Dasha'yı alıp ABD'ye taşınıyor ve Dasha'nın ABD günleri böylece başlamış oluyor. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Geneva, Arial, Sans-serif;font-size:85%;"&gt;&lt;strong&gt;“ÇOK YÖNLÜYÜM” &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Geneva, Arial, Sans-serif;font-size:85%;"&gt; Britanya'nın Guardian gazetesindeki bir röportajında 'Kendinizi nasıl anlatırsınız?' sorusuna, “Bu soruyu hiç sevmem” diye cevap veriyor, “Çünkü cevap vermek çok zor!” Biraz daha sıkıştırıyor gazeteci ve sonunda ağzından birkaç kelime dökülüyor: “İlgilendiğim birçok konu var. Sürekli meşgul olmayı seviyorum. Aynı anda birçok projeye dâhil olmak gibi. Şuan bir sanat galerisi açmakla uğraşıyorum mesela. Yani kendimi sadece bir işle uğraşan bir insan olarak göremiyorum! “ diyor. Sözünü ettiği sanat galerisi 300 modern sanat eserini sergilediği ciddi anlamda bir sanat galerisi. Moskova'da geçenlerde büyük bir partiyle açtığı bu galeriyle ilgiyi üzerine toplamayı başardı bu genç kadın. Ancak galeri, sergilenen eserlerden çok açılışta sahneye çıkan Amy Winehouse'un aldığı rivayet edilen bir milyon sterlin (yaklaşık 2.2 milyon YTL) ile daha çok konuşuldu.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Geneva, Arial, Sans-serif;font-size:85%;"&gt;Dasha'nın yeni oyuncağı olan galerinin asıl adı 'Moskova'nın Çağdaş Kültür Merkezi' ancak herkes orayı 'Garaj' (Garage) olarak biliyor. Bu ismi de nerden bulmuşlar diyenlere; galeri eski bir otobüs hangarının restore edilmesi sonucu inşa edilen bir binada kurulmuş. Açılışa da uluslararası sanat camiasından birçok ünlü katılmış. Bunlar arasında ünlü galerici Jeff Koons, Britanyalı heykeltıraş Conrad Shawcross ve Dolce&amp;amp;Gabbana'nın favori sanatçısı Marco Perego da varmış. Bu arada kendisi gibi hem genç hem ünlü hem milyoner olan Paris Hilton çağırılmasına rağmen katılmamış. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Geneva, Arial, Sans-serif;font-size:85%;"&gt;&lt;strong&gt;“SANATA AŞIĞIM” &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Geneva, Arial, Sans-serif;font-size:85%;"&gt;Dasha Khuzova nerden de sanat galerisi açmak istedi diye sorarsanız cevabı yine Guardian'da: “Bilirsiniz, bunun birçok nedeni var. Bu yüzden net bir cevabım yok! Küçük yaşlardan beri sanatla ilgileniyorum. Yaratmayı seviyorum. Sonucunu önceden kestiremediğim yeni şeyler yapmayı seviyorum. Sanata aşığım ve herkes benim bu konuda bir şeyler yapmamı bekliyordu. Aylardan beri modern sanatla ilgili dersler alıyorum. Bu konuda uzmanım demiyorum elbette ama tek bildiğim şey bundan büyük keyif aldığım”. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Geneva, Arial, Sans-serif;font-size:85%;"&gt;Gerçi az da olsa etkilenmiş olsa gerek, açık artırmalarda kimseye göz açtırmayan ve en son geçen mayısta New York'taki artırmada Lucian Freud'un şişman bir kadını resmettiği Benefits Supervisor Sleeping, adlı portreyi 17 milyon sterline satın alan gizemli kişi olduğu sanılan Abramovich'ten. Kimileri de Dasha'nın bu galeriyi sürekli Abramovich'le anılmaktan sıkılmış olduğundan ve artık kendi adına da bir şeyler yapmak istediğinden açtığını öne sürüyor. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Geneva, Arial, Sans-serif;font-size:85%;"&gt;&lt;strong&gt;ÖNCEDEN MODACIYMIŞ &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Geneva, Arial, Sans-serif;font-size:85%;"&gt;Galericilik Dasha Zhukova'nın ilk işi değil. Daha önce Kova&amp;amp;T adında bir moda markasının da sahibiymiş Dasha. Hatta kendi adıyla tasarladığı ve aklımıza Victoria Beckham'ınkileri getiren dapdaracık kot pantolonları 'Dasha Skinny' ile epey ünlüymüş. Hollywood starlarının da rağbet ettiği bu kot pantolonlar ABD'de 50 olmak üzere toplam 80'e yakın mağazada satılıyor. Hatta New York Times'ın haberine göre Hollywood starlarından Drew Barrymore'da müşterilerinden biri.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Geneva, Arial, Sans-serif;font-size:85%;"&gt;&lt;strong&gt;RUS AMA ASIL EVİ AMERİKA'DA&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Geneva, Arial, Sans-serif;font-size:85%;"&gt; Amerikan İngilizcesi'ni ana dili Rusça'dan daha iyi konuşan Dasha Zhukova'nın önrü Moskova-New York-Londra üçgeninde geçmiş. Nişanlısı Roman Abramovich'le ekim ayında evlenecekleri söylenen Dasha belli ki “Ben Roman'ın Dasha'sı değil, Dasha Zhukova'yım “ diyerek kendini kanıtlamak istiyor ve Moskova'da emsali görülmemiş bir Modern Sanat Galerisi (kimilerine göre müze) açma amacı da bu. Ancak kimse üzümünü ye bağını sorma demiyor. Zira Rus oligarkların servetlerinin nereden geldiği hep konuşuluyor ve Rus halkının sırtından para kazandıkları söyleniyor. Ancak belli ki bu söylentilere kulak tıkamış ve hem müstakbel eşi hem de babasının bir Rus oligark olmasının maddi avantajlarını kullanarak 'çocukluk hayalim' dediği modern sanat galerisini açmayı başarmış. Hem evlendikten sonra da Londra'da yaşayacaklarmış zaten. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Geneva, Arial, Sans-serif;font-size:85%;"&gt;&lt;strong&gt;ADAPTE OLMAKTA ZORLANDIM &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Geneva, Arial, Sans-serif;font-size:85%;"&gt;“Ben Rus'um ve kendimi Rus hissediyorum. Ama Amerika'da da evimdeymiş gibiyim” diyerek bir Rus-Amerikalı olduğunu anlatıyor Dasha. Yine de küçük yaşlarda geldiği Amerika'nın yaşam tarzına alışmanın kolay olmadığını da ekliyor bir söyleşisinde: “ABD'ye gelişimizin ertesi günü okula başladım ve hiç İngilizce bilmiyordum. Okulun ilk günleri, hiç arkadaşım olmadı. Tenefüslerde en arka sıraya geçip Rusça kitaplarımı okuyordum” diyerek küçük yaşlarda yaşadığı kültür şokunu anlatıyor. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Geneva, Arial, Sans-serif;font-size:85%;"&gt;Sanata her zaman aşıktım diyor ancak Times muhabirinin bir sorusu üzerine hiç bir zaman bir koleksiyoncu olmadığını söylüyor: “Doğum günlerimde kendime hediye ettiğim ve duvarımda görmekten haz aldığım bir kaç parça vardır ama hepsi o kadar” diyor. Hakkında çıkan 'sanatla uzaktan yakından alakası yok' söylentilerini doğrularcasına en beğendiği sanatçılar da sorulduğunda bocalayarak “İsim hafızam çok kötü, hatırlayamıyorum şimdi” diyor Guardian muhabirine.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Geneva, Arial, Sans-serif;font-size:85%;"&gt;&lt;strong&gt;DASHA'NIN BABASI DA EŞİ GİBİ PETROL ZENGİNİ&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Geneva, Arial, Sans-serif;font-size:85%;"&gt; Erkek arkadaşı ve babası Rus oligarkı olunca hayali olan bu galeriyi açmak pek de zor olmamış Dasha için.&lt;br /&gt;Hem görünen o ki, Rus milyarderler paracıklarının bir kısmını sanata ayırmayı seviyorlar. Örneğin 2004'te Rus milyarder Victor Vekselberg Forbes ailesine ait bir sanat koleksiyonuna sahip olabilmek için 100 milyon dolar harcamış. Zaten geçenlerde de Putin'in kuklası olarak bilinen Rusya Devlet Başkanı Dmitry Medvedev de Moskova Devlet Sanat Müzesi'nin genişletilmesi için bütçeden 85 milyon sterlin ayıracağını açıklamıştı. Sadece bir tane modern sanat müzesinin bulunduğu Moskova'ya Dasha'nın bu Garaj projesi ayrı renk katmış.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6076935685594246097-5563630971868922524?l=berfinvarisli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/feeds/5563630971868922524/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/03/rus-milyarderin-nisanls-garajyla.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/5563630971868922524'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6076935685594246097/posts/default/5563630971868922524'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berfinvarisli.blogspot.com/2009/03/rus-milyarderin-nisanls-garajyla.html' title='Rus milyarderin nişanlısı Garaj&apos;ıyla gündemde (TARAF/14.09.2008)'/><author><name>Berfin Varisli</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_vFbufE4hDOA/SmYbqkXMuGI/AAAAAAAAADI/Vsq4PFxn8FA/S220/5970_226779285703_660995703_7669609_6318388_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6076935685594246097.post-6190026928573205749</id><published>2009-03-13T04:21:00.000-07:00</published><updated>2009-03-13T05:19:04.316-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TARAF gazetesi'/><title type='text'>Ahmet Kaya'nın anısına (TARAF/16.11.2008)</title><content type='html'>&lt;b&gt;Kürtçe klip çekmek istediğini söylediği için Türkiye’yi terketmek zorunda kalan ve sekiz yıl önce Paris’te hayatını kaybeden Ahmet Kaya’nın eşi Gülten Kaya: ‘Ya sev ya terk et’ zihniyeti hâlâ yaşıyor&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="content"&gt;&lt;br /&gt;BERFİN VARIŞLI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Aydınlansın diye şu kirli yüzler biz durmadan savaşırdık”...Ahmet Kaya’yı anlamak için hacimli kitaplar okumak gerekmiyor. Yapmak istediği şey çok basitti: Kirli yüzleri aydınlatmak. Bugün Ahmet Kaya’nın 8. ölüm yıldönümü. Yaşasaydı 51 yaşında olacaktı Ahmet Kaya. Yorgun demokrattı o, tehditlere göğüs gerip demokrasi karşıtlarına karşı durdu hep. Çoğu zaman da düşünceleri yüzünden başı beladaydı. Kendi anadilinde şarkı söylemek ve “kirli yüzleri aydınlatmak” için yaşadı, çabaladı kimi zaman ‘savaştı’. Bu savaşlardan birini de12 Şubat 1999’da düzenlenen Magazin Gazetecileri Derneği’nin ödül g
