28 Ağustos 2009 Cuma

YAKINLIK'a dair...(Mustafa Ulusoy söyleşisi Taraf Pazar, 09.08.09)




Sessiz sedasız işini yapanlardan Mustafa Ulusoy, hem de layıkıyla yapanlardan… Şimdiye dek Nietzsche ve Babaannem, Yakınlık, Ay Terapisi ve İnsanın Temel Acıları üçlemesinin iki kitabı Aynalar Koridorunda Aşk ile Giderken Bana Bir Şeyler Söyle adlı iki romanı kaleme aldı. Kitapları elden ele dolaşırken o mesleği olan psikiyatristliğe ve bir yandan da televizyondaki sinema programına devam ediyor, sanki bu kitapları hiç o yazmamış gibi… Bizce yazılarını bu meslekte yaşadığı deneyimlerle besledi. İyi ki de yaptı, iyi ki de yazdı Ulusoy. Yazarla haziran ayında dördüncü kez okurlarıyla buluşan Yakınlık adlı deneme kitabı üzerine konuştuk…
Yakınlık‘ın sayfalarını karıştırırken Mustafa Ulusoy’a ait bir günlüğü okuyor gibi hissettim. Yazılanların hepsi yaşanmışlıklarınızla dolu sanki… Yanılıyor muyum?
Yaşadıklarımız, duygusal ve düşünsel boyutlarıyla belleğimize nakşolarak içimize dolar. Bu, muhteşem bir şeydir. Böylece çoğalırız. Yazmaya başlayınca, bellek kıpırdanmaya başlar. İçerde sıkışıp kalmış, yaşantılar yeniden gün yüzüne çıkmak, bir başka biçimde yeniden varoluş sahnesinde olmak ister. Bu sadece yazmaya özgü değildir elbet. Her türlü uğraşının içine geçmiş yaşantılar şu veya bu şekilde sızar. Hiçbir şey yok olmak istemez çünkü. Tüm varoluş, sonsuzluğun peşindedir. Sonsuzluk da varoluşun. O da bizi hiç bırakmaz. Elimizden tutar. Bizeyardım eder.Yazarken bellekteki yaşantılar yeniden yoruma tâbi tutulur, yeniden hikâyeleştirilir. Yazıya dökülmüş bu hikâye, yeni haliyle yeniden belleğe kodlanır. Bu böyle devam eder, ölene dek. Yazdıklarımız, yaşadıklarımızdan kurtulamaz yani.
”Bu dünya sonsuz değildir. Sadece sonsuzluğun kazanıldığı yerdir” diyorsunuz yakınlık kavramını açıklarken. Bunu biraz daha açar mısınız?Bu dünyanın insana yetmeyeceğine inanıyorum. Beklentilerimiz, ihtiyaçlarımız, arzularımız, sevgilerimiz, ilişkilerimiz, aşklarımız, bağlılıklarımız dünyanın ötesine uzanır. Sonsuzluğa uzanır. İnsan olarak müthiş bir potansiyelimiz var, sonsuz bir potansiyel bu. İçten içe çok iyi biliriz ki, burası sadece bir uğrak yeri. Bu dünyayı sanki sonsuz bir yermiş gibi vehmetmeye başladığımızda bu sonsuz potansiyeli de dar ve sıkışık bu dünyaya hapsetmiş oluyoruz. Dünya bir hücreye dönüşüyor. Keşke bakışımızı bu dünyadan taşan bir sonsuzluğa çevirebilsek demek istemiştim.
Kitabın bir bölümünde “narsist bir kişiliğe sahip olan” çağdaşlık ve moderniteyi özdeşleştirmişssiniz ve “postmodernite modernitenin depresyona girmiş halidir” demişsiniz. Moderniteyi ve postmoderniteyi bu şekilde tanımlamanızın tepki çekeceğini düşünüyor musunuz?
Tepki çekeceğini düşünmedim. Modernitenin narsistik bir özden teşekkül ettiği veya narsist bir organizasyon olduğu, çoğu sosyal bilimcinin hemfikir olduğu bir husus. Postmoderniteyi depresif bir durum olarak görmek de umut vaat ediyor. Çünkü narsistik kişiliğin ancak depresyonda iken içgörü kazanması ve değişim arzusu duymasının mümkün olduğu psikiyatristlerce genel kabul gören bir görüştür. Depresyonda olmak kötü değil, aksine olumlu yönde değişim için zorlayıcı, tetikleyici bir etkiye haizdir yani.İnsanlık bu depresyondan nasıl kurtulur?Narsistik, büyüklenmeci taraflarımızı varoluşsal bir acizliğin kabülü ile iyileştirmek bana önemli bir çıkış yolu olarak görünüyor.Varoluşsal acizliğimizi sık sık kişilik yetersizliği veya acizliği ile karıştırıyoruz. Bir insanın eliyle bir vuruşta duvarı yıkamaması onun varoluşsal acizliğini gösterir, kişilik zayıflığını değil. Kişiliklerimiz ne kadar güçlü olursa olsun, biz varoluşsal anlamda zayıf varlıklarız. Narsistik kültür varoluşsal zayıflığımızı, acizliğimizi kabul etmemizi zorlaştırdı. Zayıflık ve acizliği toptan olumsuzladı çünkü. Varoluşsal zayıflığımızla savaşmaya itti bizi ve bizi daha çok hastalandırdı. Aslında ontolojik düzeyde zayıflığımızı kabul etmemiz kişiliğimizi daha da güçlendirir.
Kitabınızda içinde yaşadığımız çağı “narsistik arzu çağı” olarak açıklıyorsunuz. Neden?
İnsan varoluşsal acizliğini ve zayıflığı inkâr ederek kendini yüceltmiştir. Mutlak Olan’dan koparıp yücelttiğimizde kendimizi sakatlarız. Kendimizi gerçeğin kendisi sandığımızda ne kendimizin ne de başkasının hakikatini görebiliriz. Bu çağ bizi kendimizi tanrılaştırmaya teşvik eden bir çağdır ve bu yüzden narsistiktir. Kendini yücelten insan; elinde avucunda olan biricik arzularını da yüceltir. Yani tanrılaştırılan ikinci husus arzuların doyumudur. Postmodern çağ, nihilizmin en son durağıdır. Nihilizmin son durağı da arzuların doyumudur. Nihilizm her şeyi hiçleştirebilir ama arzuların doyumunu asla. Tersine, arzuların doyumunu tanrısallaştırır. Hiçbir nihilistin bir lokma bir hırka hayat sürdüğünü görmedim. Bu yüzden, bu çağı hem narsistik hem de arzu çağı olarak tanımlamak uygun görünüyor.
Kahkaha davranışını anlattığınız bölümde şunları söylüyorsunuz: “Kahkaha ani bir üstünlük duygusunun dile getirilmesidir. Yutma organı olan boğazdan çıkarılan kahkaha sesi, bu özelliğiyle bize bir ipucu verir. Yutulmak istenen aslında öteki insandır. Ya da ötekinin çaresizliği.” Bu çok olumsuz bir bakış açısı değil mi?
İnsan insanın ya yurdudur ya da kurdu. Burada kahkahanın bir üstünlük aracı olarak kullanması anlamını kastettim. Adamın elinde silah vardır. Düşmanını yakalar, ayağı ile itekler, karşısındakinin aciz durumda olmasından narsistik bir haz alarak kahkaha atar. Kahkaha burada, karşıdakinin acziyetinin, kendinin de gücünün simgesidir. Halbuki adamın gücü vehmidir. Güçlü olan, adamın kendisi değil silahıdır aslında. Bunu fark etmez o an. Doğu kültüründe kahkaha değil tebessüm egemendir. Adamın elinde silah vardır. Düşmanını yakalar. Onu esir eder. İşkence etmez. Merhamet eder. Yedirir içirir ve ona tebessüm eder. Düşmanı bile olsa onun zayıflığından narsistik bir haz almaz.
Bize mutluluğun tarifini yapar mısınız? Sizce insan nasıl mutlu olur?
Mutlu olma hırsını bir kenara bırakmak birincil koşuldur kanaatimce. Bu dünyada tam bir mutluluğa erişebileceğimizi zannetmiyorum. Çünkü dünya arızalı bir yerdir. Çünkü dünya eksiktir. Bir tarafı eksiktir. Gölgelidir. Engellidir. Nihayetinde öldüğümüz bir hayatı yaşıyoruz hepimiz.Sahip olabileceğimiz en yüksek mutluluğa ya da tercih edeceğim kelime ile huzura ise ancak “razı olmak” ile ulaşabiliriz gibi geliyor bana. Neden razı olmak? Her şeyden. Verilenden, verilmeyenden, verilip de alınan her şeyden razı olmak. Kolay gibi görünse de razı olma haliyle hallenmek çok zor ulaşılabilir bir varolma düzeyidir. Narsistik arzu çağının insanları olarak hayatı kontrol altında tutmaya meyilli benliklerimiz için razı olmak oldukça yabancı ve ters bir kavramdır.Öte yandan razı olmak kendini bırakmak değildir. Olana değil olmuş olana razı olup, değiştirebileceklerimizi değiştirmek için yapılabileceklere odaklanabilmektir. Örneğin kanser hastalığına razı olmak demek, kendini bırakıp “ne yapayım, kanser oldum” deyip tedaviden kaçınmak değildir. Kanser olmuş olmaklığa razı olmak, niye başıma geldi diye isyan etmemektir. Bunu yapabildiğimizde umudumuzu muhafaza ederiz. İsyan umudun, iradenin, gayretin düşmanıdır. Olmuş olana razı olmak, değişmek ve değiştirmek için bizi canlı ve diri tutar.
BERFİN VARIŞLI