17 Nisan 2009 Cuma

İki kafalı yönetmen: Coen Kardeşler (TARAF Pazar)


DERLEYEN: BERFİN VARIŞLI

Kardeş dayanışmasının belki de en çarpıcı örneği onlarınki...Yıllardan beri el ele verip kendi kulvarlarında en iyisini yapıyorlar. Genellikle kapkara kalın çerçeveli gözlükleri tercih ediyorlar. Dediklerine göre oldukça sade ve basit bir hayat yaşıyorlar. Kıvırcık saçları dışında fiziksel olarak birbirlerine çok da benzemeseler de ruhlarının aynı olduğu apaçık ortada. Bu aynılık hali bakışlarına hatta gülümseyişlerine dahi yansımış durumda. Yüzlerinden o alaycı biraz da küçümseyen gülümseyiş eksik olmuyor. Tüm dünyanın pür dikkat izlediği ödül törenlerinde dahi başarılarının haklı hediyesini alırken takındıkları o ‘kimse umrumda değil, hatta bu ödül bile...Ben işimi yapıyorum’ tavrı hep yanlarında. Ancak o kadar başarılılar ki bu küstahlık sınırlarını zorlayan tavır bile gözümüze batmıyor ve onları öyle kabulleniyoruz. Öyle ki fragmanın sonunda pat diye karşımıza çıkan ‘Bir Coen Kardeşler Filmi’ ibaresini görünce akan sular duruyor, konusu ne olursa olsun, oyuncuları kim olursa olsun o film aklımızdaki ‘bir an evvel izlenmesi gereken fimler listesine’ giriveriyor.

Aralarında üç yaş var. Küçük kardeş Joel 29 Kasım 1954, abisi Ethan 21 Eylül 1957 doğumlu. Minesotalı Yahudi bir ailenin iki oğlu Cohen kardeşler. Babaları Edward Coen Minnesota Üniversitesi’nde ekonomi anneleri Rena Coen ise aynı eyaletteki St. Cloud Üniversitesi’nde sanat tarihi profesörü olarak görev yapıyor. Henüz küçük bir çocukken harçlıklarıni biriktirerek aldıkları kamera ile amatörce kısa filmler çeken ikiliden Joel, liseyi bitirir bitirmez bu işin okulunu okumak için New York Üniversitesi Sinema Bölümü’nün yolunu tutmuş. Ethan ise kendi deyimiyle ‘sadece eğlenceli bulduğu için’ Princeton Üniversitesi’nin felsefe bölümünü bitirmiş.
1980’lerin başlarında, Joel, kült filmleriyle ün salmış yönetmen Sam Raimi’nin yanında editör olarak işe başlar. Bu adım iki kardeşin profesyönelliğe ilk adımlarını atışları bakımından önem taşıyor. Zira 1984’te ilk filmleri Kansız/ Blood Simple vizyona giriyor. Blood Simple’ın Joel için ayrı bir önemi de var zira 1993’te hayatını birleştirmek için evet dediği aktris Frances McDormand’la bu filmin setinde tanışmış. Blood Simple’dan üç yıl sonra gösterime giren Nicolas Cage ve Holly Hunter’ın başrollerini paylaştığı Raising Arizona’da da beraber çalışan Coen Kardeşler, ilk başlarda birlikte çalışma fikrini akıllarından bile geçirmediklerini ancak zaman ilerledikçe birbirlerini tamamlayacak daha iyi bir partner bulamadıkları için bu yolda devam ettiklerini vurguluyor.
Coen Kardeşlerin filmlerinin künyesine bakıldığında, istisnasız hepsinde kurgu kısmının karşısında yazan Roderick Jaynes ismi dikat çekiyor. Bu ismi var cismi yok kahraman kim diye sormayın çünkü Roderick Jaynes, Coen Kardeşlerin kullandığı takma bir isimden başka bir şey değil! Öyle ki bu hayali kahraman Fargo ve İhtiyarlara Yer Yok / No Country for Old Man de iki defa Oscar’a aday gösterilmiş!
1990’lı yıllarda sırasıyla Miller Crossing (1990), Altın Palmiye Ödülü’ne layık görülen Barton Fink (1991), beklenen başarıyı yakalayamayan Bir Şirket Komedisi/The Hudsucker Proxy (1994), en iyi özgün senayo ve en iyi yönetmen dallarında akademi ödülünü kazanmasının yanı sıra No Country For Old Man filmi gösterime girinceye kadar en popüler Coen filmi olarak tarihe geçen Fargo (1996) ve 1998’de gösterime giren Big Lebowski ile gündemde kalmayı başardı.
23 yıla 14 film sığdırmayı başaran Coen Kardeşler 2000’li yılların başlarında da hızlarını kesmeden başarılı yapımlara imza atmaya devam ettiler. 2000’e Neredesin Birader?/O Brother Where Art Thou? ile merhaba diyen Coen Kardeşler’in 2003’te gösterime giren ve George Clooney ve Cathrine Zeta-Jones’un başrollerini paylaştığı romantik komedi türündeki Dayanılmaz Zulüm/Intolerable Cruelty adlı filmleri gişede büyük başarı yakaladı. Bu filmin yankıları devam ederken gösterime giren Kadın Avcıları/The Ladykillers (2004) adlı film sinema dünyası için bir sürpriz oldu zira bu kadar kısa içinde Coen Kardeşlerin ikinci bir filmi bitirmeleri beklenmiyordu. İkilinin yakın arkadaşı ve birçok filminde başrol oynamış olan George Clooney, ard arda gelen bu iki yapım için “Tamam farklı bir şey yakalamak istediler ancak artık eski formlarına dönmelerinin zamanı geldi” yorumunu yapmıştı. Clooney’in dediği gibi de oldu; geçtiğimiz yıl beyaz perdeye deyim yerindeyse bomba gibi düşen No Country For Old Man ile eski çizgilerine geri döndü Coen Kardeşler ve bu filmle Akademi Ödülleri’ni toplamakla kalmayıp yıla damgalarını vurmayı da başardılar.
Burn After Reading’e gelince...ABD’de çoktan gösterime giren ancak bizim 29 kasımdan itibaren izleyebileceğimiz Burn After Reading, gerek konusu gerekse başrol oyuncuları nedeniyle oldukça ses getirdi. Bir de Coen Kardeşler imzası olunca film bir anda tüm dünyanın ilgisini çekti. Filmde artık Coen Kardeşler filmlerinde görmeye alışık olduğumuz George Clooney ve Frances McDormand’ın yanı sıra ilk kez bir Coen Kardeşler filminde boy gösteren Brad Pitt, Tilda Swinton ve John Malkovich rol alıyor. “Bu filmi çekerken en zorlandığımız husus bu kadar ünlü ve yoğun oyuncuyu aynı anda bir araya getirmek oldu” diyen Ethan Coen, Burn After Reading fikrinin No Country for Old Man’den çok daha önce geliştiğini ancak bütün oyunculara uygun olan zamanı bir türlü bulamadıklarını belirtiyor. Burn After Reading için tipik bir Amerikan filmi dersek sanırım yanılmayız. Washington DC’de geçen filmde modern Amerikan yaşam tarzının hemen hemen bütün öğelerini görmek mümkün; spor salonu ve spor hocaları, estetik ameliyat, internette flört ve daha neler neler…
Eski bir CIA üst düzey yetkilisi olan Osbourne Cox (John Malkovich) içki probleminin ortaya çıkması sonrasında görevinden istifa eder. Cox’un uzun süredir sorunlar yaşadığı eşi Katie (Tilda Swinton) gizli bir ilişki yaşadığı aşığı Harry Pfarrer (George Clooney) ile bir olup Cox’a ait olan ve içinde ‘çok gizli’ devlet sırlarının bulunduğu bir CD kopyalar. Ve bu CD saf hatta aklı az olarak nitelendirilebilecek bir fitness eğitmeni olan Chad Feldheimer (Brad Pitt)’in eline geçer. Feldheimer kendisi gibi spor salonunda eğitmenlik yapan Linda Litzke’nin (Frances McDormand)çok isteyip de bir türlü gereken parayı bulamadığı için yaptıramadığı estetik ameliyatın ücretini karşılamak için Cox’a şantaj yapar. Ancak Cox bu iki kafadarın sandıklarından daha dişli çıkacaktır. CD’yi Rus Konsolosluğu’na teslim eden Litzke, Rus yetkililerin daha fazla bilgi istemesi üzerine Pfarrer’le birlikte gizlice Cox’un evine girer. Son dakikasına kadar soluksuz izlenecek bu eğlenceli filmin içlerine sindiğini anlatan Ethan Coen, “Senaryodan önce filmimizde rol alacak aktörlerin listesini yaptık ve senaryoyu onların üzerinden yazdık” yorumunu yapıyor. Orta yaşlı insanların orta yaş bunalımlarından kurtulmak için sarfettikleri çabayı anlatmaya çalıştıklarını ifade eden Joel ise, izleyicinin kafasında oluşabilecek soru işaretlerini silmeye çalışırcasına “Biz de orta yaşlı insanlarız ama filmdeki karakterlerin yaşadığı türden sorunlar yaşamıyoruz. İzleyenler yanlış anlamasın” yorumunu yapıyor. Telegraph’a konuşan Brad Pitt senaryoyu çok beğendiğini belirterek “Coen’ler çok iyi yazarlar. Senaryoyu okuduğumda filmde rol almayı kabul ettim” şeklinde konuşuyor.
Kuşkusuz geçtiğimiz yıl Coen Kardeşler için oldukça şanşlı bir yıldı. Bir yandan No Country For Old Man’le dört Oscar kazanan yönetmenlerin Burn After Reading’in gişede yakaladığı başarı nedeniyle yüzleri gülüyor. Coen’lerin sıradaki projesi ise Serious Man. Hemen belirtelim ABD’de gelecek yıl gösterime girmesi planlanan Serious Man 1967’de yaşamış Minnesota’lı Yahudi bir akademisyen aileyi konu alması bakımından Coen Kardeşler’in bir otobiyografisi özelliğini taşıyacağı söyleniyor. Ancak Kardeşler filmin yalnızca konseptinin doğup büyüdükleri çevreyle benzerlik taşıdığını, kendi hayatlarıyla uzaktan yakından alakalı olmadığı konusunda ısrar ediyor. Kim halkı? Hep birlikte izleyip göreceğiz.

Cristine Rodero Söyleşisi (TARAF Pazar)


Bir Magnum Sanatçısı


Milli Reasürans Sanat Galerisi Cervantes Enstitüsü’nün işbirliğiyle “Kuşaklararası Geçiş” adında bir fotoğraf sergisi düzenledi. 4-27 Şubat tarihleri arasında açık olacak sergide, dünyanın dört bir yanından fotoğrafçıların eserleri meraklılarıyla buluşuyor. Sergiye katılan sanatçılardan Magnum fotoğrafçısı Cristina Garcia Rodero ile konuştuk

Öncelikle Türkiye’ye hoş geldiniz…Bu ilk gelişiniz mi?
Hayır, Türkiye’ye ilk ziyaretimi 1972 yılında gerçekleştirdim. Bu ikinci gelişim.
Yine İstanbul’a mı gelmiştiniz?
Evet, Complutense Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi mezunları olarak İstanbul’a bir gezi düzenlemiştik. Bu vesileyle güzel ülkenizi görme şansım olmuştu.
Peki, o ziyaretinizde hiç fotoğraf çektiniz mi?
O zamanlar oldukça amatördüm birkaç tane de olsa fotoğrafım var tabii. Ahşap evlerle dolu bir mahalleyi gezdiğimi hatırlıyorum. İspanya’dan çok farklı bir yerdi bu nedenle çok etkilenmiştim. O daracık sokakla ilgili ilginç bir anım var. Bir kadın evinin camından sarkmış aşağı bakıyordu. Çok çok güzel bir kadındı. Onun fotoğrafını çekmek istediğimde geri kaçıyordu. Onun haricindeki mahallenin diğer hanımları ise saçlarını tarayıp, fotoğraflarını çekmem için birbirleriyle yarışıyordu. Ancak benim isteğim o kadının fotoğrafını çekmekti. Sonunda kadını ikna ettim ve fotoğrafını çektim. Çok neşeli bir andı.
Siz dünyanın en önemli fotoğraf ajanslarından Magnum’a üye olan bir fotoğrafçısınız. Bildiğim kadarıyla oldukça zor aşamalardan geçtikten sonra bu kuruma başvurular kabul ediliyor ve hali hazırda Magnum üyesi bir Türk fotoğrafçı yok. Örneğin Magnum serüveniniz nasıl başladı?
Benim için Magnum üyesi olmak bilgelerle çevrili olmak anlamına geliyor. Aynı zamanda biliyorum ki ben ölünce, 50 yıl sonra dahi çalışmalarım kaybolmayacak, yaşayacak ve güvendiğim insanların ellerinde sergilenecek. Bir fotoğrafçı arkadaşımın teşvikiyle Magnum’a başvurdum. Kendimi bir basın fotoğrafçısı olarak görmediğim için ilk başlarda çok da ümitli değildim. İlk elemeleri geçtim. 2007 yılında adaylığım kabul edildi. Önümüzdeki mayıs ayında da son aşamayı vereceğim. Magnum’dan biraz bahsedecek olursak çünkü insanlar Magnum’u pek fazla tanımıyor. Magnum dünyanın dört bir yanından üyeleri olan bir fotoğraf ajansı. İki senede bir Magnum üyeleri ve adayları bir araya gelerek toplantılar düzenliyoruz. Bu toplantılarda daha çok fotoğrafçılıkla ilgili konuşuyoruz, öne çıkan yeni teknikleri ve metotları tartışıp bilgi paylaşımı yapıyoruz. Bu yılki toplantı Londra’da yapıldı. Bundan sonraki toplantı da ABD’de yapılacak.
Haiti’den Endonezya’ya, Macaristan’dan Meksika’ya dünyanın dört bir yanını gezmiş bir fotoğrafçısınız. Bundan sonraki durak neresi olacak?
Bu soruya şimdilik net bir cevap veremiyorum. Unu da söyleyeyim, daha gitmediğim bir çok ülke var. Örneğin İran bunların başında geliyor. Asya ve Afrika da görmek istediğim ülkelerdir. Ancak şu da bir gerçek ki yaşlanıyorum ve elimi çabuk tutmam lazım. Çok fazla vaktim kalmadı malesef. Şmdi patlama noktasındayım. Bu yüden değneğe düşmeden çekebildiğim kadar çok fotoğraf çekmek ve gezebildiğim kadar yer gezmek istiyorum.
Tam tersine oldukça enerjik ve genç görünüyorsunuz...
Teşekkür ederim. O zaman şöyle diyelim, bedenen yaşlıyım evet ancak ruhen çok gencim.
Fotoğraf çekerken olmazsa olmazlarınız var mı?
Bir kere fotoğrafını çektiğim kişiye ya da nesleye yakın olmalıyım. Onun sesini, nefesini ve kokusunu duymalıyım. Benim bir sözüm var, eğer kötü bir fotoğraf çektiysen bunun nedeni objene yeterince yaklaşmamış olmandır. Bu gerçekliği yakalamak için şarttır.
Gerçekliği yakalamak adına hiç tehlike yaşadınız mı?
Bunu en son yaptığım çalışmada yaşadım. Endonezya’da bir doğa tanrıçası için yapılan bir ritüel vardır. Bu ritüelde insanlar kendi etraflarında hızla dönerek transa giriyorlar. Daha gerçekçi fotoğraf çekebilmek ve o anı yaşamak için dönen insanlara çok yaklaştım ve trans halinde delice dönen insanların tekmeleri vücuduma isabet etti.
1974’ten bu yana dünyayı geziyorsunuz. Eminim zihninizde o gezilerden kalan binlerce anı vardır. Bunlardan birini bizimle paylaşır mısınız?
Tabii, hâlâ dün gibi hatırladığım binlerce an var aklımda. Genellikle insanların yaşadıkları acı ve üzüntüleri hatırlarım hep. Tabi bunun yanı sıra, insanların mutluluk anları da hep aklımda kalır. Mesela, Hindistan’daki Holi Şenliği bunlardan biri. Hindistanlılar Holi şenlikleriyle baharın gelişini kutlarlar. Milyonlarca insandan bahsediyorum. O şenlikte doğayı ve aşkı çok derinden hissedebiliyorsunuz. Şenlikte bir renk cümbüşü yaşanıyor adeta. Sarının, morun, yeşilin fuşyanın her tonu bir duygusal patlama gibi gözler önüne seriliyor. Yaşam patlaması gibi bir duyguya kapılıyorsunuz o şenliklerde. Kadınların erkeklerin gömleklerini yırttığı, dansların edildiği, insanların birbirinin üstüne kovalarca su boşalttığı anlar bu anlar. Bu festival kadın ve erkeğin temas edebileceği, buna uygun bir festival de aynı zamanda. Holi Şenliklerini bu nedenle hiç unutamam.
Hindistan’ın yanı sıra, Kosova’yı da hiç unutamıyorum. İnsanların acıları, oluşturulan adeta yaratılan nefret çok etkiliyor insanı.
Sizin bir de kitabınız var. Adı Saklı İspanya. Bu kitapta o tarihe kadar ürettiğiniz eserlerinizi sanatseverlerle buluşturdunuz…
Bu eser beni muhabir ve fotoğrafçı olarak tanımlayan bir eserdir. Resim eğitimimi yeni tamamladığım 1972 yılında bu çalışmaya başladım. Amacım İspanya’nın bilinmeyenlerini ortaya çıkarmaktı. Ancak farklı etnik ve dinî toplulukların festivallerine katıldıktan sonra sadece bu festivalleri konu almanın daha iyi bir fikir olduğuna karar verdim. İspanyada her yıl yüzlerce festival yapılıyor.
Yüzlerce festival mi?
Evet, her şehirde yılda dört festival yapıldığını düşünürsek çok da abartmış sayılmam. Ancak, bu festivaller malesef ne yurt dışında ne de yurt içinde tanınıyor. Bunun nedenini anlamıyorum. Benim fotoğraf çekmeye başladığım dönemde, 1970’lerin başlarını kastediyorum, hükümet İspanya’ya farklı bir imaj vermek istemişti ve turist çekecek festivaller desteklenmeye başlandı.
Sen Fermin festivali gibi festivaller mi mesela?
Aynen öyle. Oysa ki Sen Fermin’in yanı sıra bizim yüzlerce festivalimiz var ve bu festivaller 500 yıllık bir geleneğe dayanıyor. Ancak hükümet bunları öne çıkarmak istemedi.
Neden? Biraz daha açar mısınız?
O yıllardaki devlet geleneğine aykırıydı bu törenler. Hükümet daha yumuşak ve tekil bir İspanya istiyorudu. En azından dışa böyle görünmeyi tercih ediyorlardı. Bu farklılıklar bir anlamda göz ardı edildi.
1975 yılında ölen diktatör Franco’nun izleri diyebilir miyiz bu duruma?
Evet aynen öyle!
O dönemlerde bir anlamda özgürlüğünüz kısıtlandı ozaman...
Benim yaptığımı yapmak için deli olmak lazım! İki vidası eksik bir fotoğrafçıyım ben! Şaka bir yana akıntıya karşı kürek çekmeyi seviyorum ve bunu da yaptım. Benimülkem zor zamanlardan geçti. Diktatörlüğün sanata getirdiği felaketlerden birincisi; İspanya dış dünya ile ilişkisini kesti. Bu ekonomimize büyük sekte vurdu. Savaş döneminden yeni çıkmıştık. Yeniden yapılanmak için paraya ihtiyaç vardı ancak bize yardım edecek kimse yoktu. Bunun dışında ülke çapında birçok aydın rejimin baskılarına dayanamayıp ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.
Peki, hiç sansürlendiğiniz oldu mu?
Bir keresinde kendi sanürümü kendim yaptım.
Nasıl yani?
Çok modern bir dergide bazı fotoğraflarım yayınlanmak istenmedi ve geri çevrildi. Dergini adını vermekte birsakına yok; adı Nueva Lente idi ve 1970’lerde çıkan bir dergiydi... Geri çevirilme gerekçesi olarak bana fotoğraflarınızda çıplaklığı “aşırı bir biçimde” kullanmışsınız denildi. Ben de çok sinirlendim. Eve geldim. Fotoğraflarım üzeride bir gece boyunca çalışarak kendi sansürümü kendim yaptım.Hani o bilinen basit siyah şeritlerden bahsediyorum. Ancak sansürlü fotoğrafları dergiye göndermek yerine arşivime koydum. Tabii ki bir daha da o dergiyle çalışmadım!
Türk fotoğraf sanatçıları hakkında bilginiz var mı?
Ara Güler’i tanıyorum. Kişisel olarak da tanışmışlığım var. İnanılmaz işler yapıyor. Onun dışında ne yazık ki çok fazla bir fikrim yok. Keşke Cervantes Enstitüsü’nün katkılarıyla gerçekleştirilen bu sergi gibi, İstanbul’a bir tur düzenlense ve böylece türk fotoğrafı da bu ayede tanınmış olsa. Türkiye’ye her yıl yüzbinlerced turiat geliyor ancak yurt dışında Türk fotoğrafıyla ilgili kimse pek fazla bir şey bilmiyor. Kültürünüzü daha çok tanıtmanız lazım. İspanyolca’da bir deyim var; Dağ Muhammed’e gitmiyorsa Muhammed dağa gelir. Aslına bakarsanız önünüzde çok büyük bir fırsat var. İstanbul Avrupa Kültür başkenti seçildi ve gelecek sene bu fırsatı çok iyi değerlendirmelisiniz.

Montmarte'ın anartistleri: Bohemler (TARAF Pazar)



BERFİN VARIŞLI
“Sanat ne kadar soylu, büyük, basit ve güzelse sanatçı o kadar küçük, küçümsenen, reddedilendir ” diye başlıyor Dan Franck’ın son romanı Bohemler. Paris’i anlatıyor kitap, daha doğrusu MontMarte’ı ve tabi MontMarte’ın değişmez sakinleri bohemlerini… Paris’in içinde olmasına rağmen Paris’ten ayrıdır MontMarte, tıpkı yavrusunu kucaklayan bir ana gibi yukarıdan, en tepeden kucaklar Paris’i. Bembeyaz zarif kilisesi Sacre-Couer ile bir bütündür MontMarte, kilise tarafından kutsanmışçasına tepeden ve biraz da kibirli bakar dünyaya…
Dan Franck bohemleri MontMarte tepesinin anartistleri olarak tasvir ediyor. Anarşist ve artist kelimelerinin birleşimi olan bu kelime belki de bohemleri en iyi ifade eden kelimedir zira bohemler toplum düzenine zıt yaşarlar. Hepimizin başını ağrıtan gündelik işlerle uğraşmazlar. İşte bu yüzden çoğu zaman toplumdan dışlanırlar.
Marjinaldirler, toplumdan soyut yaşarlar ama yapıtlarıyla topluma ışık tutarlar. Eserleri en şaşaalı, milyon dolarların zikredildiği açık artırmalarda alıcı bulsa da, ya da kristal bardak, gümüş çatal bıçaklarla servis yapılan pahalı avizelerle süslü salonlarda tartışılsa da onlar böyle bir yaşamdan uzaktırlar. Kimi zaman derme çatma bir kulübede, kimi zaman Seine nehrinin kıyısında kimi zaman da bir barda sabahlarlar. Toplum bir yandan onları dışlarken bir yandan da yapıtlarını alkışlar. Onlar ise bütün bu ikiyüzlülükten uzak kendi bildikleri gibi yaşamaya devam ederler. Tevazu olmazsa olmazlarıdır.
Onlar şairdir, ressamdır, yazardır. Kimseye bir şeyleri beğendirmek değildir amaçları. Onlar sanat üretir, Franck’ın dediği gibi “sanatçı her şeyden önce sanat yapıtı üreten” değil midir? Picasso’nun mavi iş tulumlarından, Modigliani’nin başı boş yaşamından ya da Breton ve Aragon’un ortada bir neden yokken çıkardıkları bitmek tükenmek bilmeyen kavgalarından kime ne?
MONTMARTE, MONTPARNASSE VE SAVAŞ
Dan Franck’ın Bohemler’i “Monmarte’ın Makisi” adlı bölümle başlıyor. Bu bölümle Franck önce Montmarte’ı tanıtıyor okuyucuya. Montmarte ve Montparnesse tepeciklerinin birbirlerine nasıl nazire yaparcasına karşılıklı süzüldüklerinden bahsediyor. Sonra söz Seine ırmağına geliyor, “Modern sanatın bütün tarihinin Seine ırmağına akışı”nı tasvir ediyor. Küçücük bir köy olan Montmarte’ın sanata kattıklarını anlatıyor, katacakları hakkında da ipucu veriyor. Daha sonra Montparnasse giriyor tabloya. “Orada ressamdan çok edebiyatçı yaşardı” diyor Franck ve başlıyor anlatmaya. Seine’in öbür kıyısında kalan Montparnasse’ın 20. yüzyılın başlarında ahırların, ineklerin, keçilerin krallığı olduğunu, daha sonra peşi sıra açılan sanat akademilerinin Montparnasse’ın havasını bir anda değiştirdiğinden söz ediyor. Daha sonra konu bir anda Gustave Eiffel imzasını taşıyan La Ruche’e geliyor Çiçekler Yolu, Aşk Yolu ve Üç Silahşörler Yolu’nu da peşine takarak.
Franck’ın rehberliğinde Montmarte ve Montparnasse’ta yaptığınız huzurlu gezinti, Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle sekteye uğruyor; 28 temmuzda Avusturya-Macaristan Sırbistan’a savaş açtıktan sonra tüm dünyayı kasıp kavuran savaş sonrasında 1 ağustos günü Fransa’da seferberlik ilan edilmiş ve bu bozulan bu politik atmosfer herkesi olduğu kadar bohemleri de derinlemesine etkilemişti. Eskiden insanın içini ısıtan müzik nağmeleri yükselen cafeler ve barlardan artık savaş çığlıkları yükselir olmuş, gelecekte kazanılacak olan zafer şimdiden kutlanılmaya başlanmıştı. Dönem Alman karşıtlığı dönemiydi. Sokaklarda “Berlin’e!” naraları yankılanıyordu ve bu durum Montmarte’ın bohem ruhuna hiç uymuyordu. Savaş montmarte anartistlerinin yapıtlarına da yansımıştı. Apollinaire Öldüren Şair’de Picasso’nun ağır toplar gizlediğini yazıyordu, ve bu ağır toplar Picasso’nun eline hiç yakışmıyordu…
MONTMARTE’TA BİR GEZİNTİ
Kitabı okurken sabahın erken saatlerinden itibaren Montmarte’ın hemen hemen her köşesinde kurulu tezgâhlarda, dumanı üstünde sıcacık leziz krepler geliyor akıllara. Ya da gün batmadan başlanan enfes Fransız şarapları eşliğinde yapılan sohbetler…İşte Dan Franck da Bohemler kitabında Montmarte’ın büyülü atmosferini, Montmarte’ın ev sahiplerini anlatarak okuyucularının gözler önüne seriyor. Kimine göre bir sefalet kimine göre kendilerine has bir lüks içinde yaşayan bohemlerin hayatlarını en ince ayrıntısına kadar anlatıyor bize Franck. Kimler yok ki kitapta? Picasso’dan Matisse’ye; Apollinaire’den Max Jacob’a, Tristan Tzara’dan Kiki’ye, Braque’tan Breton’a, Diego Rivera’dan Utrillo’ya, Modigliani’den Man Ray’e, sanata yön vermiş nice bohemin aşkları, dostlukları kimi zaman da kıskançlıkları kısacası hayatlarından kesitlerle bezeli bir kitap Dan Franck’ın Bohemler’i. Öyleyse Paris’i Paris yapan her şey bu kitapta dersek sanırız mübalağa yapmış olmayız.
İsmail Yerguz’un dolaysız anlatımıyla Türkçe’ye çevrilen kitap Sel Yayıncılık tarafından Türkiye’deki okurlara ulaştırıldı. Tanıtım yazısında da değinildiği gibi Bohemler, modern sanatın doğum sürecini merak edenlerin ve bu süreci edebiyat tadında okumak isteyenlerin başucu kitabı olmaya aday bir kitap.

Akira Kurosawa: İmparator (TARAF Pazar, )



Derleyen: Berfin Varışlı
Onun setinde her şey mükemmel olmalıydı. Gerçeğine en yakın görüntüyü yakalayabilmek için en az üç kamera ve ülkenin en deneyimli deyim yerindeyse işinin piri kameramanları görev almalı, oyuncular yeteneklerinin son damlasına kadar kullanıp hep ‘en iyi’yi başarmalıydı. Neden mi? Çünkü İmparator böyle istiyordu. Yaptığı her işin hakkını vermek istiyordu ve amacına ulaşmak için de her yolu mubah sayıyordu; dişe diş kana kan…Zaten İmparator lakabı da mükemmeliyetçiliğinden ileri gelmiyor muydu?
Fırça darbeleriyle film yapan Akira Kurosawa…Doğup büyüdüğü Japonya’da hak ettiği yere bir türlü gelememiş, tüm dünyanın ayakta alkışladığı dahi yönetmen ve ressam. Japonlar kıymetini bilemedi ancak o bir gecede Japon sinemasını tüm dünyaya tanıtmayı bildi. 1951 yılıydı, Raşomon/Rashomon Hollywood başta olmak üzere Batı’nın sinema otoritelerinin dikkatini çekmeyi başardı. Aynı yıl Raşomon Venedik Film Festivali’nde Altın Ayı ödülüne layık görülecekti. Raşomon onun için bir dönüm noktasıydı. Artık sinema adına attığı her adım Batı’daki sinema otoriteleri tarafından dikkatle takip ediliyor, ve kimi zaman filmleri Batılı meslektaşlarına ilham kaynağı oluyordu. Kimi meslektaşları da filmlerinde barındırdığı Batı’ya ait öğeler, özellikler oyuncularından beklediği oyunculuk stili nedeniyle sert eleştirilere maruz kalıyordu. Ancak o bu eleştirilere kulak asmadan yoluna devam ediyor, ‘en iyisini’ ortaya çıkarma amacından taviz vermiyordu. Peş peşe gösterime giren Yedi Samuray/ Seven Samuray (1954), Yaşamak/Ikiru (1952) ve Koruyucu/Yojimbo (1961) filmleri ABD’li meslektaşları tarafından aslına sadık kalınarak yeniden yorumlanıyordu. 1960’da John Sturges Yedi Samuray’ı kendi yorumuyla tekrar yorumlamış ve Yedi Silahşörler/Magnificent Seven’i ortaya çıkarmıştı. 1964’te de Martin Ritt Raşomon’u kendi yorumuyla harmanlayıp Öfke/Outrage’ye hayat vermiş, Sergio Leone da Koruyucu’yu temel alarak Bir Avuç Dolar İçin/A Fistful of Dollars’i beyazperdeye taşımıştı. Koruyucu 1996’da da Walter Hill imzasıyla Son Adam/Last Man Standing olarak üçüncü kez karşımıza çıkacaktı.
O ise dünya klasiklerinden esinlendiğini gizlemiyor, göğsünü gere gere çocukluğundan beri aşığı olduğu Dostoyevski, Shakespeare ve Maxim Gorki’ nin yapıtlarına ilham kaynağı olduğunu her seferinde açıklıyordu. Örneğin Kanlı Taht/Throne of Blood (1957) Macbeth’i, Ran (1985) ise Kral Lear’ı temel alırken, 1960’da gösterime giren Kötüler İyi Uyur/ The Bad Sleep Well Hamlet’le paralellik gösteriyordu.
[
Marjinal sinema tekniğiyle hep farklıydı Kurosawa. Filmindeki sahneler onun için bir tablodan farksızdı. Tıpkı bir tabloyu seyreder gibi oyuncularını belli bir mesafeden izler, yönetir; kameraları da alışılmışın çok uzağına yerleştirirdi. Böylece oyuncuların gerçeğe daha yakın bir performans kaydedeceklerine inanırdı. Aklında yer eden sahnelerin eskizlerini çizmekten de geri durmazdı Kurosawa.
Sahneleri tek seferde çekmeyi tercih ederdi. Defalarca tekrarlanan sahnelerin gerçekliğini kaybettiğinden yakınırdı hep. Oyuncularının da bu konuda özenli olmasını beklerdi. Onun için film çekmek bir ibadetti ve o kostümünden ışığına kadar filmin her detayı üzerine kafa yorar, ter döker ve sonunda film bitip izleyiciyle buluşunca rahata ererdi. Bundan yıllar önce Japon filmleri üzerine sayısız kitap yazan Donald Richie ile yaptığı bir mülakatta, Richie’ye “Sanırım bütün filmlerimin ortak bir içeriği var. Bir film yapmadan önce oturup düşünüyorum; ‘neden insanlar beraberken daha mutlu olamıyorlar?’ diye...İşte bütün filmlerimin içeriği oluşturan soru bu...”
Filmin kusursuz olması konusunda ne kadar sertse, oynucularına karşı tavırları da bir o kadar yumuşaktı. Yıllardır asistanlığını yapan Shiro Miroya, Kurosawa’nın hayata gözlerini yumduğu yıl olan 1998’de New York Times’a büyük ustayla ilgili verdiği bir mülakatta, “Gerçekten çok ilginçti. ‘Yağmuru istediğim gibi yağdıramadınız’ diye bağıran adam oyuncularına gelince o kadar kibardı ki, inanılır gibi değil…” Hal böyle olunca oyuncuları da Kurosawa’ya gün geçtikçe daha büyük saygı duyuyor, sadakatleri gün geçtikçe artıyordu. Kuşkusuz Kurosawa’nın en sadık oyuncusu Toshiro Mifune’dü. 1948-1965 yılları arasında çektiği 17 filmde rol alan Mifune 1965’te gösterime giren Red Beard filminde Kurosawa’yı yalnız bırakmış ve ikilinin arasına kara kedi girmişti. O tarihten sonra Mifune bir daha Kurosawa işmzalı hiçbir filmde boy göstermemişti. Kurosawa da 1965’ten sonra deyim yerindeyse sinemaya küsmüş, önündeki 28 yıl boyunca sadece altı film yaparak hayranlarını bir bakıma hayal kırıklığına uğratmıştı. Yine de kariyerinin en iyi filmleri arasında gösterilen Ran (1985) ve Kagemusha (1980) bu yıllarda izleyiciyle buluşmuştu. Usta’nın son iki filmi Ağustosta Rapsodi/ Rhapsody in August (1990) ve Madadayo (1993) her ne kadar eski filmleri kadar ilgi görmese de Kurosawa’nın Hollywood yönetmenleri üzerindeki etkisi devam etmekteydi. Kurosawa 1998’de hayata gözlerini yumduğunda Amerikan film endüstrisi tarafından en çok taklit edilen yönetmen olarak tarihe geçti.
Kurosawa’dan yönetmenlikle ilgili kısa notlar
(Kurbağa Yağı Satıcısı kitabından)
Sinemaya özgü bir güzellik vardır. Bu güzellik ancak bir filmle ifade edilebilir ve iyi bir film çalışmasında bu güzelliği hissedersiniz.
......
Bir yönetmenin görevleri, oyuncuların yönlendirilmesi, kamera, seslendirme, dekor, müzik montaj ve dublaj aşamalarının tamamını kapsar. Sonunda bütün bu fonksiyonlar yönetmenin elinde toplanır.
.......
Ben provalara oyuncuların soyunma odalarında başlarım. Önce replikler, sonra yavaş yavaş hareketlere geçerim, fakat bu provaları başından itibaren kostümlü ve makyajlı yaparım. Daha sonra her şeyi sette tekrar ettiririm.
…….
Bir oyuncunun yapabileceği en kötü şey, biryerlerde kameranın olduğunu bilmesidir. Çoğu zaman oyuncu “Motor” sesini duyunca gerginleşir ve doğal hareket etme yeteneğini büyük ölçüde kaybeder. Oyuncunun bilinçaltındaki bu gerilim, dışarıdan bakınca hemen fark edilir. Onun için daima karşınızda oynayan insanla konuşun derim.
……..
Ben çoğu zaman bir sahnenin çekiminde birden fazla kamera kullanırım. Bu alışkanlığım Yedi Samuray filminin çekimi sırasında başlamıştı. Çünkü eşkiyaların bardaktan boşanırcasına bir yağmur altında köye saldırdıkları sırada, sahnede neler olacağını anlamak olası değildi. Geleneksel yöntemlere göre tek kamerayla çekmeye kalksaydım, aynı hareketin bir daha olup olamayacağını garanti edemezdim.
Bir film yönetmeye başladığım andan itibaren sadece müziği değil, aynı zamanda ses efektlerini de düşünmeye başlarım. Çekimlere başlamadan önce nerede nasıl bir müzik ya da ses efekti istediğimi planlarım.
……..
Bana sorarsanız, renkli fimlerdeki ışık, siyah beyaz filmlerdeki gibi olmalı. Renkler o kadar canlı olmasa da, gölgelerin ortaya çıkması ayrı bir güzellik verecektir.

Soul Sendikası eylemlerine devam ediyor


BERFİN VARIŞLI
Yıl 2002, Belçika’nın devlet televizyonu VRT’de muhabirlik yapan Dirk Vermeiren “aşığı olduğum şehir” dediği İstanbul’da Türkçe öğrenmek için bir dil okuluna kayıt yaptırırken, doldurduğu kayıt formlarının hayatını değiştireceğini, iki aylık bir dil okulunda Türkçe öğrenmek için geldiği İstanbul’da Afrikan-Amerikan müziğinin gelişimi için gerçekleştirdiği çalışmalarında bir anlamda yoldaşı olan Amerikalı Ansel Mullins’le tanışıp, Türklere soul müziği sevdirmek için çaba harcayacağını kuşkusuz düşünmemişti.
Programcılarının ücret almadan gerçekleştirdikleri yayınları dinleyenlerle buluşturan Açık Radyo’da 3 mayıstan beri cumartesi geceleri “Soul Sendikası” program yapan ikili, kısa sürede beklediklerinden daha büyük ilgi görmüş ve Türkçe yaptıkları yayınları Ankara’da Radyo ODTÜ ve İzmir’de 9 Eylül Üniversitesi’nin yayın yaptığı Radyo 9 Eylül’de yayınlanmaya başlamış. Bu ilginç ikilinin tek bir amacı var, Türkiye’de Afrikan-Amerikan müziğini sevdirmek.
Programın ismi “Soul Sendikası” olunca akla gelen ilk soru “Bu programda hani az da olsa siyasi bir şeyler işleniyor mu” oluyor ama Dirk’ün cevabı kesin ve net: “Hayır biz politikayla ilgilenmiyoruz. Aksine politikayı sıkıcı buluyoruz. Biz iyi müzik yapmak istiyoruz. Yapmak istediğimiz bir başka şey de Soul müziğini seven insanları bir araya getirmek. Sendika kelimesini bu nedenle seçtik.”
BELÇİKALI DİRK VE AMERİKALI ANSEL *
Belçika’nın ikinci büyük kenti olan Antwrep’te hayatını sürdürdüğü mahalledeki Türkler ve onların yaşayış tarzları, örf ve adetleri hatta yemekleri, Dirk’ün Türk kültürüyle ilgilenmesine neden olmuş. “1990’larda Belçika’da gittikçe güçlenen milliyetçilik akımı gün geçtikçe canımı sıkmaya başlamıştı. Göçmenlere ikinci sınıf muamele yapılıyordu ve bu göçmenler arasında Türkler de vardı” diyen Dirk, yabancılarla beraber yaşamanın kendisine çok şey kattığını belirtiyor. Hayatını kazandığı mesleği gazeteciliği kullanarak göçmenlerin sorunları üzerine gitmek isteyen Dirk Vermeiren, gazetesini ulaştırmak istediği komşularının çoğunun onlar için çıkardığı gazeteye rağbet etmediklerini fark etmiş. Biraz sorup soruşturduktan sonra da dünyanın dört bir yanından gelen komşularının Flemenkçe’ye hakim olmadıkları için gazetede yazanları anlamadıklarını öğrenmiş ve dolayısıyla da Dirk’ün kapı kapı dolaşarak bedava dağıttığı gazeteye rağbet etmemelerinin nedenini anlamış. Bu gazete asıl amacına ulaşamamış olsa da onu göçmen komşularına yakınlaştırmaya yetmiş.
Daha çok Türk komşularından etkilendiğini ifade eden Dirk bir gün bir komşusunun “Sen artık bizden oldun ama bir tek dilimizi öğrenmen lazım. Türkiye’de iki ayda Türkçe öğrenirsin” demesi üzerine atmamış uçağa ve İstanbul’un yolunu tutmuş. “Önce Türklere âşık oldum daha sonra da İstanbul’a” diyen Dirk, kısa sürede adapte olduğu İstanbul’a gün geçtikçe tutkuyla bağlanmış.
New Orleans’lı Ansel ise ailesi ve okulu arasında devam eden hayatının tek düzeliğinden sıkılıp, yaşamını tümden değiştirecek bir karar vermek istemiş. O sıralar Ortadoğu kültürüne merak saldığını anlatan Ansel, Türk kültürü ile ilgili kitaplar okuduğunu ve okudukça da İstanbul ve Türklere karşı merakının gittikçe arttığını belirtiyor ve bir gün turist olarak geldiği İstanbul’a arkadaşı Dirk gibi âşık olduğunu ve burada altı yılını geçirdiğini anlatıyor. Katıldıkları Türkçe derslerinin yanı sıra beraber vakit de geçiren Dirk ve Ansel, bir süre sonra ortak tutkularının sadece İstanbul olmadığını anlarlar. Soul müziğinin bir tür hayat felsefesi olduğunu anlatan ikili ilk başlarda birbirlerinden cd alışverişi yaptıklarını, sonra da büyüyen arşivlerini daha geniş kitlelere ulaştırmak istediklerini söylüyor.
“Ben eskide yaşayan bir adamım, eski plakları dinlemekten zevk alıyorum” diyen Dirk, birlikte radyo programı yapma fikrinin kendiliğinden oluştuğunu, Belçika’da da bir süre radyo programcılığı yaptığı için deneyiminin ona büyük kolaylık sağladığını anlatırken, radyoculuk konusunda hiç deneyimi olmayan Ansel’in doğuştan yetenekli bir insan olduğunu ve kısa sürede ‘işin inceliklerini kaptığını’ anlatıyor.
“YAYINDAN BİR KÂRIMIZ YOK” *
Zamanlarının büyük bir kısmını yayınladıkları programa ayıran Dirk ve Ansel, radyoculuktan para kazanamamaktan yakınmıyor aksine çalıştıkları radyonun bu kuralının onlar için tercih sebebi olduğunu anlatıyorlar. “Normalde bir radyo programcısının para kazanması ve yayınlarını devam ettirebilmesi için reklam bulması gerekiyor. Bu da çok stres verici bir şey. Biz para almadan bu işi yaptığımız için rahat ve huzurlu bir şekilde ve tabi zevkle işimize devam ediyoruz” diyor. İyi güzel de hayatlarını nasıl kazandıklarını sorduğumuzda ise Dirk, VRT’nin İstanbul temsilciliği görevinden her ay sabir bir geliri olduğunu, Ansel ise tadilat işleriyle ilgili bir şirkette çalıştığını ve ailesinin de ona destek olduğunu anlatıyor. Yaptıkları işin onlara manevi haz verdiği konusunda hemfikir olan Dirk ve Ansel, daha önce hiç bilmedikleri ancak tanıdıktan sonra da kopamadıkları bir ülkede hem de o ülke insanlarının konuştuğu dilde yayın yapmanın tarif edilemez bir duygu olduğunu ve hele ki hayatlarının bir parçası olan soul müzik sevgisini yaymak için gönüllü çalışmanın kendilerini mutlu ettiklerini belirtiyor. Radyo programlarının yanı sıra arkadaşlarının verdiği partilerde DJ’lik de yaptıklarını anlatan Ansel, Ankara ve İstanbul’da bir çok hayır işine de imza attıklarını belirtiyor. Son olarak toplum gönüllüsü bir arkadaşının girişimiyle İstanbul’da yaşayan ve hastalığı nedeniyle yardıma muhtaç olan bir Afrikalı mültecinin hastane masraflarını karşılamak için özel bir parti verdiklerini belirten Ansel, bu gibi organizasyonlarda bulunmaktan mutlu olduğunu ifade etti.
SÖZLERİN ÖNEMİ YOK ÖNEMLİ OLAN MELODİ *
Söz konusu müzik olunca sözler ikinci planda kalıyor. Müziğin evrenselliği de işte burada. “Örneğin tek kelimesini bile anlamadığım Çince bir şarkı da ilgimi çekebilir. Önemli olan melodinin kulağıma hoş gelmesi” diyen Dirk, müziğin bir duygu işi olduğunu, dinleyenleri başka âlemlere sürükleyen melodilerin bir sihri olduğundan bahsediyor. Soul müziğin daha çok aşk sözcükleriyle süslü bir müzik olduğunu hatırlatan Ansel, soul müziğin tıpkı pop müzik gibi ortalama insanların müziği olduğunu, toplumun “creme de la creme” tabakasının bu tür müzikle ilgilenmediğini hatırlatarak kimi zaman şarkılarda toplumsal konulardan tutun da siyasete kadar birçok konunun işlendiğini anlatıyor. “Soul müzik oldukça basit ve akılda kalan bir müzik türüdür, tıpkı pop müzik gibi. Soul’ gönül vermek için üst düzey bir müzik bilgisine sahip olmanız gerekmiyor. Belki de soul’u çekici yapan yanı da bu!”
“KLASİK MÜZİK SIKICI, HALK MÜZİĞİ İLGİNÇ” *
Dirk ve Ansel’in Türk müziği ile ilgili sorularımıza verdiği cevaplar da hayli ilginç…Klasik Türk müziğini sıkıcı bulan ikili tam bir Türk halk müziği tutkunu olduklarını anlattılar bize. Vakit bulduklarında Taksim’deki türkü barlara gidip, orada hoşça vakit geçirdiklerini anlatan Ansel, fasıl restoranlarında insanların hep bir ağızdan aynı şarkıyı söylemesinin oldukça ilginç ve müzik adına bir başarı olduğunu belirtiyor. Dirk de onu doğrularcasına “Örneğin Belçika’da böyle bir şeye rastlayamazsınız. Aslında dünyanın çoğu yerinde böyle bir şey yoktur. Bildiğim kadarıyla bir tek İrlanda publarında insanlar hep bir ağızdan şarkı söyleyerek eğleniyor. Bu müthiş bir şey. Bu geleneğinize bayılıyorum!” yorumunu yapıyor.

Gittikçe daha fazla insanın dikkatini çektikleri için mutlu olduklarını söyleyen Ansel, hayranlarıyla görüştüklerini, facebook’ta kurdukları ‘Soul Sendikası’ adlı grup sayesinde onlarla iletişim halinde olduklarını ve sevenlerinden gelen eleştirileri değerlendirdiklerini belirtiyor.

Programlarını daha çok gençlerin dinlediğini anlatan Ansel yakın zamanda Eskişehir’li dinleyenleriyle buluşacaklarını müjdeliyor. Gençlerin programlarına artan ilgisinin heyecan verici olduğunu belirten Dirk ise, toplumun farklı kesimlerinden gençlere hitap etmekten büyük mutluluk duyduklarını belirtiyor. Bu arada ikilinin Belçika’daki ailesi ve sevenleri de programları internetten takip ediyor.


En büyük hayallerinin Türkiye’deki soul’a ilgi duyanların sayısını artırmak olduğunu anlatan Dirk ve Ansel, kaçıranlar için http://www.soulsendikasi.com/ adlı internet sitelerinde programa başladıkları günden bugüne kadar gerçekleştirdikleri programların kayıtlarını meraklılarına sunuyor.

Daha önce Belçika’da birçok radyoda müzik programı yaptığını belirten Dirk Vermeiren, o programlarında da soul ağırlıklı müziklere yer verdiğini anlatıyor.Ahmet Ertegün ve Arif Mardin’in Türkiye’nin yetiştirdiği büyük müzisyenler olduğunu belirten Vermeiren’in Ahmet ertegün’le ilgili bir anısı da var. “Müzik devrimcisi” olarak nitelendirdiği duayen Ahmet Ertegün’e her zaman saygı duyduğunu ifade eden Vermeiren, lise yıllarında henüz 18 yaşındayken Belçika Devlet Radyosu VRT’de stajyer olarak görev aldığı programının büyük bölümünü Ahmet Ertegün’ün yapımcılığını üstlendiği Ray Charles’ın 1950’lerde müzik dünyasını kasıp kavuran Pure Genius: The Complete Atlantic Recordings’tan seçtiğini anlattı. Hep eski dönem müziğine ilgi duyduğunu anlatan Vermeiren, 2006 yazında hayranı olduğu Ahmet Ertegün’le tanıştığını ifade ediyor. “Ahmet Ertegün’le tanışmak, o ve ailesiyle bir akşam yemeği yemek çok keyifliydi. O akşam Ahmet Bey’i gördüğüm son akşam oldu çünkü Ahmet Bey o gecenin sabahı Amerika’ya gitti ve maalesef orada yaşamını yitirdi” diyen Vermeiren, Ertegün’le tanışmanın onun için unutulmaz bir deneyim olduğunu ve Ertegün’ün çalışma arkadaşı Ansel Mullins’le yaptığı programları dinlemesini çok istediğini ancak bunun mümkün olmadığını anlatıyor.

Sevinç Altan söyleşisi (TARAF Pazar, 12.04.09)


Ressamlar dağlara bakıyorsa, tuvaller günahkârdır

BERFİN VARIŞLI

“Evet, günahkâr, taş atan ve dağa çıkan resimler bunlar. Dağlarda dolaşan bir düş gücü, ürkünç, masalsı bir dil ve atmosfer”. Bu sözler resimleri henüz mutfağında, daha atölyedeyken görme şansını yakalayan Küçük İskender’e ait. Küçük İskender haklı; bu resimler dağlara bakıyor. Uzun süredir sergi açma fikrinden uzak duran Sevinç Altan’ın “Diyarbakır’da polislere taş atan çocuklardan ilham aldım” dediği Dağlar Taşlar isimli sergisi 30 Nisan’a 44A’da sergileniyor.
Sanatın belli kurallarına karşı duran bir ressamsınız. Bize bu tavrınızı anlatır mısınız?
Sanat yapmak, yetkin, kalıcı işler yapmak üzere yola çıkmıyorum. Bu sergi de öyle. Onun için kullandığım malzeme de ona uygun. Mümkün olan en basit malzemeyi kullanıyorum. Eğer sözümü söylemeye kâğıt kalem yetiyorsa sadece kâğıt kalem kullanırım. Tuval kullanmayı onun kalıcılığı bana uymadığı için bıraktım. Öğrencilik yıllarımda birkaç sefer kullandım ama sonra bıraktım. Sergide eski haritaları tuval olarak kullandım, üstüne de toprak boya kullandım. Sergimin temasını çok uyduğunu düşündüğüm için eski haritalar kullanmayı tercih ettim.
Bu özgürlüğün bir gereği mi?
Evet, sırf sanat yapacağım diye kendimi sınırlamak istemiyorum. Hani sanat kutsaldır, kuralları vardır gibi sözler beni bağlamıyor. Resmimin tam üzerine beyaz bir çizgi çizmek istiyorsam bunu hemen yapıyorum. Bir karton üzerine karakalemimle mi çalışmak istiyorum? Bunu da hemen yapıyorum. İşte bu resimlerde bunu yaptım. Özgürlüğümü bu şekilde yansıtıyorum.
Resimlerinizde isyan, acı ve haykırış var. Sizi harekete geçiren şey neydi?
Beni harekete geçiren polise taş atan çocuklardır. Çocukların elinde taş izi aranması bu sergini ortaya çıkmasına neden olan şeydir. Bu çocuklar hemen tutuklandı, Türkiye’de normalde mahkemeler uzun uzun sürer ama burada bu çocuklar hemen bulundu, tutuklandı. Bu olayları televizyonda izleyince çok etkilendim, öfkelendim ve oturduğum yerde tepindim. İşte bu sergi tüm bu duyguların dışa vurumudur. Ben de taş atmamak için oturdum resim yaptım. Ama tabii bu tek başına Diyarbakır’daki, Hakkari’deki çocuğun taş atması meselesi değil. Bu evrensel bir şeydir Esas olarak, en güçsüz noktada yapacak hiçbir şeyi kalmamış insanın, çaresiz çocukların çığlığıdır bu.
Resimleriniz ana nesneleri F16’lar, hayalet uçaklar ve bunların tam karşısında bazen bir çocuk, bazen de bir ceylan. Sergi tezatlar üzerine kurulu diyebilir miyiz?
Evet, resimlerin tezatlardan oluşuyor. Uçaksavarlar, minicik çocuklar, dağlar…Sergiyi gezerken tüm bunları bir birbirine bağlı bir zincir gibi görmeliyiz. Çocuk polise taş atıyor, havada F16’lar var bombalıyor. Sonra da dağlar ve tüm bunları bize anlatan bir ceylan.
Ceylan neyi simgeliyor?
Ceylanın direkt olarak resme bakanın gözlerinin içine bakması onun vicdanlara seslendiğini işaret ediyor. Ceylan yaşayan bir şey, doğal bir şey ve bize bakıyor, orada tüm insanlar ölürken.
Resimlerinizde oldukça yalın çizgiler kullanmışsınız. Sanki her şeyin aslında çok basit olduğunu anlatıyorlar?
Şimdilerde kimi arkadaşlarım video dahil teknolojinin tüm nimetlerinden faydalanıyorlar. Ben bu yolu tercih etmiyorum. Çizgilerimde çocukların çizgilerinden esinlendiğimi söyleyebilirim. Mesela üzerinde dumanı tüten, tıpkı çocukların çizdiği gibi resmedilmiş bir ev. Ya da küçücük ayağı terlikli bir çocuk ve onun karşısında “robokop” gibi giyinmiş, kendini zırhlar arkasına saklamış bir polis. Bu aslında çok komik bir durum. Mesela, 2003’te Diyarbakır’da bir sergi açmıştık ve orada çocuklarla beraber karakalem resim çalışması yapmıştık. Kafalarındakini o kadar basitçe dışa vuruyorlar ki. Baban nerede dağa gitti, dağ nerde yandı bitti kül oldu. Onlar için olay buydu.
2003’ten bu yana açtığınız ilk sergi bu. Pekiyi, bu süre zarfında ne yaptınız?
Dekorasyon işleriyle uğraşıyorum. Bunu iş olarak yapıyorum. Bir kitap hazırlığı da yapıyorum. Çizgi, resim ve yazıyı içeren bir proje bu. Şimdilik ne zaman biteceği belli olmayan bir proje. Arada da böyle bu sergiler gibi projeler de çıkıyor.
Biraz da Küçük İskender’in sergi kataloğundaki ön sözüyle ilgili konuşursak…Örneğin yazının bir yerinde “Ressamlar dağlara bakıyorlarsa tuvaller günahkârdır” diyor…
Küçük İskender’den katoloğa yazmasını ben istedim. Sergi kataloglarında genellikle sanat eleştirmenleri yazarlar ancak ben bundan çok fazla hoşlanmıyorum. Onların yazılarında çok fazla laf olduğunu düşünüyorum. Haksızlık etmeyeyim ama okuyan kişilerin de içinden çıkamadıkları cümleler kuruluyor. Ben bunu sergimde istemedim. Küçük İskender eski bir arkadaşım ve onun şiirleriyle resimlerimin örtüşeceğini düşündüm. Sanatsal laflardan çok, bu resim ona ne yazdıracak onu merak ettim ve sonunda “Ressamlar dağlara bakıyorlarsa tuvaller günahkârdır” yazdı. Bu açıdan bakıldığında çocuk polise- ya da güvenlik güçlerine her neyse-taş atarken günah işliyor.
Bundan önceki bir serginizde de Bejan Matur’un dizelerinden yararlanmıştınız. Metinle resmi iç içe kullanmayı tercih ediyorsunuz diyebilir miyiz?
2003’te Diyarbakır’da açtığımız serginin ismi Küçüğüz, Beyazız ve Korkuyoruz’du ve bu ismi Bejan’ın bir dizesinden aldım. Sonra resimlerim ve Bajan’ın dizelerini bir araya getirip bir kitap çıkardık. Metinle resmin birbirine uyumlu olduğunu düşünüyorum . Metin de resim de kendimizi ifade etme yolları. Örneğin ben şiir yazabilseydim resim yapmazdım. Şiir beni harekete geçiriyor.