13 Mart 2009 Cuma

Yapamadığımızı yapıyorlar, çünkü...(TARAF/26.08.2008)

Çin ve Britanya gibi ülkeler olimpiyatta nasıl böyle başarılı oldu? Türkiye neden madalya sıralamasında geride kaldı? Sorduk soruşturduk; işin sırrı “ilgi”de...

BERFİN VARIŞLI

Pekin Olimpiyatları sona erdi ancak yankıları hâlâ devam ediyor. Olimpiyatları 100 madalyayla lider tamamlayan Çin Halk Cumhuriyeti kuşkusuz sonuçlardan en memnun kalan ülke ancak Britanya da halinden çok memnun. Şimdiye kadar lider olmaya alışan ABD ikincilikle yetinmek zorunda kalırken 1908’den beri görmediği bir başarıyı yakalayan Britanya 47 madalya toplayarak mutlu bir şekilde ülkesine döndü.

Türkiye ise kazandığı 8 madalyayla Çin’den buruk ayrılanlardan. Türkiye’nin de hali ortada, ata sporumuz olan güreşte kazandığımız altın madalyadan başka yedi gümüş ve bronzumuz var. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın deyimiyle “bize yakışmayan bu neticeden sonra külahımızı önümüze koyup düşünmek gerekiyor, nasıl tedbir alacağız diye...”

SORUN PARASIZLIK MI? • 2012 Olimpiyatlarına ev sahipliği yapacak olan Britanya’da Muhafazakâr Parti’nin şans oyunlarından elde edilen yıllık gelirden 58 milyon sterlin ayrılmasını önermesinin ardından, işin parasal yönü gündeme geldi.

Kimilerine göre Türkiye’nin olimpiyatlardaki başarısızlığı, sporcularımıza yeterli bütçenin ayrılmamış olmasından kaynaklanıyor. Ancak İstanbul Olimpiyat Oyunları Hazırlık ve Denetleme Kurulu Yalçın Aksoy ve Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi Başkanı Togay Boyatlı’ya göre sorun para değil, toplumda futbol dışındaki diğer spor dallarına yöneltilen ilginin yetersizliği.

Togay Boyatlı; başarıya ancak toplumca spora bakışımızı değiştirerek ulaşabileceğimizi belirterek, özellikle üniversitelerimizde okuyan ve spor yapan öğrencilerimizin, ancak boş zamanlarında antrenmanlara zaman ayırabildiklerini, lisanslı sporcuların bile önüne devamsızlık engeli çıkarıldığı için gerek yurt içi gerekse yurt dışı müsabakalara katılamadıklarını savunuyor: “Hükümet bu konuda kararlı olmalı ve spora destek vermeli.

Eğitim sistemimiz buna bağlı olarak değişmeli. Bunlar gerçekleşmedikçe başarıyı yakalamamız imkânsız.” Bayatlı dünya ve olimpiyat şampiyonu Halil Mutlu’yu örnek göstererek, “Halil okulda antrenmanlarına yeterince vakit ayırmadığı için 4 senelik okulu 7-8 senede zar zor bitirdi” dedi. Üniversitelere sporu sokmamız gerektiğini ifade eden Bayatlı, sporun okullarda üvey evlat olduğunu belirtiyor.

Yalçın Aksoy da Milli Olimpiyat Komitesi’nin bir dernek olduğunu; sponsorlardan ve bağışlardan başka geliri olmadığını hatırlatarak, topu federasyonlara attı. Komitenin görevinin uluslararası olimpiyat komitelerince organize edilen turnuvalarda Türk milli takımı için onay almak olduğunu hatırlatarak, komitenin bir bakıma Türk sporunun dünyaya açılan yüzü olduğunu belirtti ve sporcu yetiştirme işinin federasyonlara ait olduğunu dile getirdi.

Aksoy şöyle konuştu: “Geçen seferki Atina Olimpiyatlarına 66 sporcumuz katılmış ve kazandıkları 10 madalyayla ülkemize dönmüşlerdi. Bu sene Pekin’e 68 sporcuyla gittik, dikkatinizi çekerim birçok sporcumuz da devşirme. Türkiye’de yeterli sayıda sporcu yetiştirilmiyor. Bizim zamanımızda babalarımız ayakkabılarımız eskimesin diye bize futbol oynatmazdı ancak şimdi devir değişti.

Türkiye de devre ayak uyduramıyor. Ülke geneline baksanız bir milyon kişi spor yapıyordur. Bunların arasından elit sporcu seçmemiz çok zor. Çocukluk yaşından başlayarak insanları spora teşvik etmek, burslar vermek lazım. Ne kadar çok çocuk spor yaparsa onların arasından yetenekliler seçilir ve eğitilerek yarın dünya çapında bir sporcu olur.”

Crichton öldü, dinazorlar yetim kaldı (TARAF/07.11.2008)

Aralarında Jurassic Park’ın da olduğu çok satan bilimkurgu romanlarıyla tanınan ABD’li yazar Michael Crichton 66 yaşında Los Angeles’ta kansere yenik düştü

BERFİN VARIŞLI

Çocuklara roman okumayı sevdiren romancı Michael Crichton, dün hayata gözlerini yumdu.
Biz onu bilim kurgu kitaplarından tanısak da o, 66 yıllık yaşamına yazarlık, tıp doktorluğu, film ve televizyon yapımcılığı gibi çeşitli meslek dallarını sığdırmayı başarmıştı. Uzun ince fiziği ve düzgün yüz hatları ve zekâsıyla kadın okurlarının yüreğini hoplatan Crichton, romanlarındaki karakterler gibi sıra dışı ve farklıydı. 1990’da yayımlanan dünyaca ünlü romanı Jurassic Park’a konu olan dinozorlardan tutun da Ortaçağ Avrupası’na, nano-teknolojiden uzay bilimine kadar farklı uğraş alanları vardı. Crichton’ın ve Crichton bu geniş yelpazede kaybolmadan çok iyi işler çıkarmayı da başarıyordu. Sürükleyici romanları, okuyanların nefesini keserken, okuyucuyu bilgilendirmeyi amaçlayan bir yazardı Crichton.
Onun romanları yatmadan önce bir iki sayfasını okuyup rahatça uyumanızı sağlayacak cinsten yumuşak romanlar değildi. 1990 tarihli kitabı Uzay Mikrobu/The Andromeda Strain’nde uzayı anlatırken Jurassic Park ve onun devamı olan Kayıp Dünya/The Lost World’da gezegenimizin bizden önceki sahiplerini anlattı.
Konu ne olursa olsun, onun romanlarını farklı kılan şey, okurda yarattığı merak duygusuydu. Hani okuyucunun hikâyenin içine girdiği, ve kendini dış dünyadan soyutladığı romanlar vardır ya Crichton’ın romanları işte tam da bu türden romanlardı.

HAYATI KALBİNDEN YAKALAYAN ROMANCI •
Hep de insan üstü konuları işlemezdi Crichton, Hayatı kalbinden yakalayan romanları da vardı. Örneğin, Amerikan ekonomisini ele geçirmeye çalışan hırslı bir Japon işadamının hikâyesini anlattığı 1992’de yayımlanan Yükselen Güneş/Rising Sun tam da bu türden bir roman. Aynı şekilde açgözlü doymak bilmez bir kadın yöneticiyi konu alan, Demi Moore ve Michael Douglas’ın gişe rekorları kıran Taciz/Disclosure filminin ilham kaynağı ve aynı adı taşıyan romanı en çok satanlar listelerinde ön sıraları kaparak ona uluslararası bir ün de kazandırmıştı.
Bir anlamda en çok satanlar listesinin değişmez müdavimlerindendi Crichton. Yazarın ondan fazla kitabı uzun süre bu listelerdeki yerini korumuş ve bu kitaplar 30’dan fazla dile tercüme edilerek Amerikan’ın sınırlarını aşıp tüm dünyaya yayılmıştı. 2004’te yayımlanan ve küresel ısınma sorunu ve bir eko-teröristin yaptıklarını okuyucuyla buluşturduğu State of Fear romanı bir hafta boyunca New York Times’ın en çok satanlar listesinde en üst sıralarda yerini almıştı.
23 Ekim 1942’de Chicago’da doğan Crichton, ilk romanlarını Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde okurken yazdı. Kongo’daki elmas arayışlarını ve ticaretini anlattığı 1990 tarihli Congo bir anda tüm gözleri bu ülkeye çevirmeyi başaran Crichton’ın, zaman içinde yolculuğu konu alan Zaman Ötesi/Timeline adlı romanı ile de okuyucularının büyük ilgisini çekmişti. Televizyon dünyasında da haklı bir ünü olan Crichton’ın dünya çapında ilgi gören ve 1996’da ona Emmy Ödülü’nü kazandırdığı ER (Acil Servis) gibi dizilerde ve televizyon filmlerinde de imzası bulunuyor.
New York Times yazarı Charles McGrath, Crichton’ın vefat haberini yazmanın bir okuyucusu olarak onu derinden etkilediğini belirttiği yazısındaki “Crichton’ın kitaplarının basit bir formülü vardı. Tıpkı laboratuarda çalışan bir bilim adamı gibi Crichton, kafasında tasarladığı uçsuz bucaksız kurgu dünyasına yeni yepyeni varlıklar kazandırır ve onların hep ilgimizi çeken bir o kadar da ürkütücü hayatlarını en çarpıcı şekliyle anlatmayı başarırdı” sözleri usta yazarın alışılagelmiş bilim kurgu romanlarının ötesine geçişinin nedenini açıklıyor.
Yazarın resmi internet sitesinden yapılan açıklamada, Michael Crichton’ın Los Angeles’ta uzun süredir mücadele ettiği kanser nedeniyle yaşamını yitirdiği belirtildi.

Hızlı yaşıyordu genç öldü (TARAF/28.08.2008)

Ölmeden Önce Yapılması Gereken 100 Şey adlı gezi kitabının yazarı David Freeman yapılmasını önerdiği şeylerin yarısını bile tamamlayamadan evinde geçirdiği bir kaza sonucu 47 yaşında hayata gözlerini yumdu

BERFİN VARIŞLI

ABD’li maceraperest yazar David Stewart Freeman, 21 Şubat 1961’de Kaliforniya’da dünyaya geldi. Paketleme işiyle uğraşan bir baba ve emlakçı bir annenin oğlu olan David Freeman aslında bir edebiyatçı değil, Kaliforniya ve New York’ta çeşitli reklam ajanslarında çalışan usta bir reklamcı. Ancak tüm dünya onu reklamcı kimliğiyle değil, en çok satan kitaplar listesinde bir numara olan Neil Teplica ile beraber yazdığı ‘Ölmeden Önce Yapılması Gereken 100 Şey’ adlı kitapla tanıyor. Kitabında ‘hayat çok kısa bir yolculuk’ diyordu, dediği gibi oldu ve 47 yaşında hayata gözlerini yumdu.
İNTERNET SİTESİYLE BAŞLADI • Her şey Teplica ile beraber 1996-2001 yılları arasında kurdukları www.whatsgoingon.com adlı internet sitesiyle başlamış. Kitaplarını sitede tanıttıkları yerlerden esinlenerek yazmışlar. Hayatı boyunca hiç evlenmemiş bu özgür ruhlu adam yakınlarına hep kitabında sözünü ettiği şeylerin hepsini gerçekleştiremediğinden yakınıyordu. Teplica da “Yazdıklarımızın hepsini gerçekleştirmek istiyor, hatta listede o ana kadar gidip gördüğü yerlere işaret koyuyordu” yorumunu yaptı. Freeman ne bir kanser hastasıydı ne de ani bir kalp krizi nedeniyle öldü. 17 ağustosta Kaliforniya’nın bol güneşli bir sahil kenti olan Venice Beach’teki evinde, çıktığı sandalyenin üstünden salonunun camdan yapılmış kapısının üstüne düştü ve beklenmedik bir şekilde yaşamını yitirdi. Kitabının alt başlığı ‘Kaçırmamanız gereken gezi faaliyetleriydi ‘ ancak kader onu yazdığı yerlerin tümünü görmesine izin vermedi.
“Dave yalnız seyahat etmeyi severdi” diyor halası Barbara Freeman, “yalnız gezerdi çünkü gittiği yerde ilginç olan her yeri görmek isterdi.” Neil Teplica da “Bu inanılmaz bir ironi. Ölmeden önce yapmamız gereken şeyleri yazan adam bu kadar genç yaşta ölüyor. İçimi tek rahatlatan şey Dave’in dolu dolu, mutlu bir hayat sürmüş olması” diyor adrenalin tutkunu yazarın ardından.
ASIL İŞİ REKLAMCILIK • Şehir Bölge Planlama Bölümü’nden mezun olan Freeman, aynı yıl New Port Beach’te küçük bir reklamcılık şirketinde işe girdi. Daha sonra işini büyütmek isteyen Freeman, 1986 yılında New York’a taşındı ve orda Grey Advertising adlı reklam şirketinde çalışmaya başladı. 47 yıllık yaşamı boyunca dünyanın dört bir yanında birçok eğlenceli ve heyecanlı aktiviteye katılan Freeman’ın şahit olduğu en dehşet verici olay kuşkusuz 11 Eylül 2001’de Dünya Ticaret Merkezi’ne (WTC) yapılan terörist saldırıydı. “Saldırı gerçekleştiği zaman WTC’ye yakın mesafede olan Chelsea Apartmanı’nın en üst katındaki evimde kahvaltı yapıyordum. İlk uçağı göremedim ancak ikinci çarpmaya tanık olabildim. Dehşet vericiydi” diyecekti yaptığı bir röportajda. Bundan bir yıl sonra 2002’de de terörist saldırıdan çok etkilendiğini ve New Yorktan ayrılıp doğup büyüdüğü Kaliforniya’ya geri döndüğünü belirtecekti. Babası Roy Freeman da, Dave’in 11 Eylül saldırılarından ne denli etkilendiğini şu sözlerle ifade ediyor: “Dave’i ilk kez bu kadar korkmuş gördüm. Olanları dehşet içinde anlatıyordu bize.” Freeman’ın hep gelecekle ilgili güzel planları
olduğunu belirten Roy Freeman “her zaman kullandığı bir söz vardı: ‘Biz geleceğe gidiyoruz, sen de katılmak ister misin?”

Putin tamam, ya diğerleri... (TARAF/05.09.2008)

Vanity Fair’in yılın ‘En Etkili 100 İsmi’ listesinin tepesindeki Rusya Başbakanı Putin’i son günlerdeki gelişmeler ışığında hepimiz tanıyoruz. Peki ya 23’üncülükten altıncılığa fırlayan Amazon’un patronu Jeff Bezos ve benzerlerini...

BERFİN VARIŞLI

Vanity Fair dergisinin geçtiğimiz günlerde 2008’in ‘En Etkili 100 İsmi’ni yayınlamasının ardından bu yılın birincisi Rusya başbakanı Vladimir Putin’in portresi, tüm gazetelerde çarşaf çarşaf boy gösterdi. Biz de listede adı geçen diğer isimlerden ilginç bulduklarımızı seçerek daha ayrıntılı bir şekilde tanıtmak istedik.

İŞ DÜNYASINDAN İSİMLER İLK SIRADA • Listeye şöyle bir bakınca iş dünyasından isimlerin yoğunlukta olduğunu görüyoruz. Örneğin tüm dünyadan milyonlarca insanın bilgisayar başından kalkmadan alışveriş yaptığı, internet alışverişinin duayeni ‘amazon.com’un patronu Jeff Bezos’tan (hemen belirtelim Bezos 2007’deki anketinde 23’üncü sıradaymış, bu yıl bir sıçrama ile 6. sıraya oturmuş) Chelsea Futbol Kulübü’nün sahibi ve en genç Rus Oligark’lardan 41 yaşındaki Roman Abramovich’e (8. sırada), elektronik devi Sony’nin patronu Howard Stinger’dan (39. sırada) Nintendo’nun dâhî çocuğu Shigeru Miyamoto’ya kadar iş dünyasının başarılı isimleri baş sıralardaki hak ettikleri yerlerini almışlar.

BRANGELINA İLK ONDA • Listenin ilginç isimlerinden ikisi Hollywood’un ünlü çifti Angelina Jolie ve Brad Pitt (9. sırada) bu yıl ilk defa merhaba dedikleri listede ilk ona girmeyi başarmış! Dergide ‘Branjelina’ çiftinin seçilme nedeni olarak sosyal sorunlara yaklaşımlarındaki netlik ve artık milyonlarca insanın onları rol modeli olarak alması belirtilmiş. Aslına bakarsanız Hollywood’dan birçok isim var listede. Örneğin ünlü sinema yönetmeni Steven Spielberg 14. Sırada yer alırken, gişe rekoru kıran birçok filmde yönetmenlik yapan ve iki kez Oscar ödülü almaya hak kazanan Tom Hanks 34. sırada bulunuyor. En son mayıs ayında Çin’i Sudan’daki soykırıma son vermeye davet ederek gündeme gelen Oscar ödüllü yönetmen ve aktör George Clooney (55. sırada) ve kitleleri arkasından sürükleyen hip hop kralı Jay-Z (56. sırada) gibi isimler de listede yerini almış.

MODACILARIN HÂKİMİYETİ • Eh tabi Vanity Fair’ın daha ziyade moda ağırlıklı bir dergi olmasını da göz önünde bulundurursak listede moda dünyasından isimlere de yer verilmesine şaşırmamamız gerekir. Örneğin, Prada’nın ana kraliçesi Miuccia Prada’dan tutun da Armani’nin haşarı çocuğu Giorgio Armani’ye, ya da bu yıl Dubai’de 5 yıldızlı otelini açacak olan ünlü moda markası Versace’nin ‘Prima Donna’ lakaplı sahibi Donatella Versace’ye (75. sırada) kadar modaya yön veren bir çok patron ve patroniçe de bu listede yer bulmuş pek tabii.
En Etkili 100 İsim deyince elbette ki politika ve medya dünyasının simalarını da unutmamak gerekir. Eşi senatör Hillary Clinton’ın Demokratik Parti’den başkan adayı olmasıyla biraz arka plana düşmüş olan eski ABD başkanı Bill Clinton, politikacı kimliğiyle değil de Bill Clinton Vakfı başkanlığı görevindeki başarıları nedeniyle 6. sıraya yerleşmiş. Eskinin vurdulu kırdılı filmlerinin baş aktörü, şimdinin Kaliforniya valisi Arnold Schwarzenegger de, geçen yıl 55. olduğu listede bu yıl 33. sıraya yükselmiş.
New York Times’ın genel yayın yönetmeni Bill Keller 60. sırada giriş yaparken, Huffington Post’un kurucu ortağı aynı zamanda editörü olan Arianna Huffington geçen yıl 98. Sırada yer bulduğu listede bu yıl 90. sıraya yükselmeyi başarmış.

• Amazon.com’un patronu Jeff Bezos: İnternet dünyasının en ünlü ve en çok ziyaret edilen alışveriş sitesi amazon.com’un patronu Jeff Bezos geçen yıl 23. sırada yer aldığı listede bu yıl 6. sıraya yükselerek ilk ona girmeyi başarmış. Aynı zamanda Kindler adındaki elektronik kitap markasının da patronu olan Bezos, tanesi 3 yüz 99 dolara satışa sunulan bu cihazlardan çok ümitli. Kindle hakkında biraz bilgi vermek gerekirse bu mucize cihazla, şimdilik yüz 50 bin adet elektronik kitabın arasından seçmeler yaparak bir tıkla istediğiniz kitaba ulaşabiliyorsunuz. Gelecek neslin kitabı olarak bilinen Kindle’ın satış patlaması yapması beklenirken, Bezos da bu sayede başarılarına başarı ve cüzdanına para katacak. Bezos’un yaptıkları bunlarla sınırlı sanıyorsanız yanılıyorsunuz; zira, son zamanların popüler elektronik firması Apple’ın i-tunes müzik servisine bir alternatif oluşturma planları yapıyor. Hatta bir rivayete göre Amazon mp3 adlı bu yeni hizmetin, i-tunes’un önüne geçeceği söylentileri bile var. 1999’da da Time dergisinin ‘yılın adamı’ seçtiği Bezos 44 yaşına rağmen gerçekleştirdiği başarılarla adından daha uzun yıllar söz ettireceğe benziyor.

• Rus dolar milyarderi Roman Abramovich: Genç yaşta sahip olduğu servetiyle adından sıkça söz ettiren Chelsea futbol klübünün sahibi Roman Abramovich’in her yaptığı olay oluyor dersek mübalağa yapmış sayılmayız herhalde. Londra’da yaşamasına rağmen İngilizcesi biraz zayıf olan bu Rus milyarderin adını özellikle müzikle ilgili yapılan hemen tüm açık artırmalarda, diğer katılımcılara pabuç bırakmayarak satılanları silip süpürmesiyle tanıyoruz. Son olarak da yine bir açık artırmada Lucian Freud’un Benefits Supervisor Sleeping adlı müzik kaydına 33.6 milyon dolar veren gizemli kişi olduğu öne sürülüyor. Bir Bœing 767 tipi özel uçağa ve kimbilir belki kendinin de sayısını unuttuğu evleri ve arabaları bulunan Abramovich, en sonunda mutluluğu politikada bulacağına karar verip, şansını bu alanda denedi ve Chukotka valisi oldu. Size bir de ufak dedikodu; Abramovich’in son olarak ünlü şarkıcı Amy Winehouse’a kız arkadaşının sanat galerisinin açılışında konser vermesi için bu yaz başında 2 milyon dolar ödemiş olduğu söyleniyor.

• Nintendo’nun dahi çocuğu Shigeru Miyamoto: Nintendo’nun tüm dünyada tiryakilik yaratan Super Mario oyununun yaratıcısı olan video oyunları tasarımcısı Miyamoto, ‘elektronik oyunların Walt Disney’i olarak biliniyor. 1956’da Japonya’da doğan Miyamoto, 1977’de Nintendo’ya katılmış ve oyunların tüm dünyada 30 milyon adet satmasının ardındaki isim olmuş. Çocukların yanısıra yetişkinlerin de müptelâsı olduğu bilgisayar oyunlarının yapımcısı Miyamoto, son olarak piyasaya sürülen Nintendo Wii’nin de yaratıcısı. Dünyada en çok satan video oyunu olan ve bıyığıyla sempati kazanan ‘Mario’ karakteri ‘tüm dünyada en çok tanınan çizgi film karakteri olma ünvanını Mickey Mouse’la paylaşıyor.

• New York Times’dan Bush’un belalısı Bill Keller: ABD’nin en çok satan gazetelerinden New York Times‘ın genel yayın yönetmenliği görevini yapan Bill Keller, Bush yönetiminin teröre karşı savaşında izlediği ‘gizli’ taktikleri ortaya çıkarmasıyla tanınıyor. Hatırlayacaksınız, Başkan Bush bu olaydan sonra New York Times için ‘rezil bir gazete’ demişti. Bu yumuşak başlı ama aynı zamanda sivri dilli gazeteci, şubat ayında da Cumhuriyetçi aday John McCain’in lobici bir hanımla sıkı fıkı olduklarını ortaya çıkarmış ve böylece bir başka sansasyonel olayı da kamuoyuyla paylaşmıştı. Kariyerine 1970’te çıkardığı The Collegian gazetesiyle başlayan Keller, 1984’te New York Times‘a geçmiş. 59 yaşındaki bu başarılı gazeteci, geçen sene Sovyetler Birliği’ni konu alan yazı dizisi nedeniyle Plutzier Ödülü’ne layık görülmüş ve gazetede 24 saat vardiyalı çalışma sistemini hayata geçirerek, internet sayfasının anında güncellenmesini sağlamıştır.

• Ünlü blogcu Arianna Huffington: ABD’nin en çok okunan internet blogu Huffington Post‘un kurucusu ve yazarı Arianna Huffington, kendini ‘eskiden sağcıydım’ sözleriyle tanımlıyor. Aslen Yunanistan doğumlu olan Huffington’ın geniş bir okuyucu kitlesi var. On bir adet kitabın yazarı olan Huffington, son olarak Cumhuriyetçi Başkan Adayı John McCain ve eşi Cindy McCain’le Beverly Hills’de yediği akşam yemeği iddiasıyla gündeme gelmişti. Her ne kadar McCain bu iddiaları reddetse de, 2000’deki başkanlık seçiminde George W. Bush’a oy vermediğini açıklayan Huffington’ın bu adımı eleştirilere neden olmuştu. Sağ, Sol ve Merkez adında politik bir radyo programının yapımcısı da olan Huffington, ABD’nin en etkili yazarlarından olarak gösteriliyor.

• ABD’li televizyoncu Charlie Rose: Amerika’nın en ünlü televizyoncularından olan 1942 doğumlu Charlie Rose, ABD’nin en çok izlenen programı olarak 2005’e kadar devam eden ve izlenme rekorları kıran 60 Dakika’nın sunuculuğunu yapmaktaydı. Eski Başkan Bill Clinton’ın Demokratik Parti Başkan Adayı Barack Obama hakkındaki “Obama’nın deneyimsizliği ABD’yi riske sokar” sözünün fikir babası olduğu bilinen Rose, sunduğu siyasi tartışma programlarıyla adından söz ettiriyor. Halihazırda ABD’nin ulusal kanalı PBS’te yayımlanan talk show programında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk’u da konuk etmiş olmasıyla, kendisi Türk izleyicilerin de ilgisini çekmiştir. Konuklarını zorlu sorularıyla sıkıştıran Rose, son olarak New York Belediye Başkanı Michael Bloomberg’i terleten programıyla izleyicileri ekrana kilitlemiştir.

• İtalyan modacı Miuccia Prada: Ünlü İtalyan moda markası Prada’nın ortağı ve tasarımcısı Miuccia Prada, Siyaset Bilimi doktoralı bir işkadını. Miuccia aynı zamanda Mui Mui markasının da baş tasarımcısı, Peki, Miuccia’nın sert bir patron olduğunu da biliyor muydunuz? Şirket çalışanlarına kök söktüren Prada, çalışma masasında yemek yiyen personele anında kapıyı gösteriyormuş. Devil Wears Prada / Şeytan Marka Giyer filmi gerçek mi oldu ne?

İyi ki doğdun Gael! (TARAF/30.11.2008)

İpek Yolu Film Festivali için Bursa’ya gelen Meksikalı ünlü oyuncu Gael Garcia Bernal 30. yaşına Bursa’da girdi

BERFİN VARIŞLI

Kapitalizmin meta haline getirmesine rağmen Che, dünyanın her yerinde muhalif hareketlerin sembolü olmaya devam ediyor. Hatta nereden bakarsak bakalım, Marx’tan da, Engels’ten de, Lenin’den de daha popüler, bu yetmezmiş gibi komutasında devrim yaptığı Fidel’in bile önünde... Tişörtlerden çakmaklara kadar hemen hemen her nesnenin üzerine fotoğrafları basılı, posterleri birçok gencin, eski devrimcinin ve hevesli genç kızların odalarının duvarlarını süslüyor. Neredeyse bir rock yıldızı kadar popüler olan birini beyazperdede layıkıyla canlandırmak çok oyuncuya nasip olmayacak bir şey elbette, hatta birçok oyuncu için de kariyerinin bitme noktası olarak düşünülebilir. Çünkü oynayacağınız adımın her hareketini, her mimiğini, aklından geçen her şeyi ezberlemiş ve hayatını onun söyledikleri üzerinden şekillendirmiş yüzlerce insan var karşınızda...

Beyazperdenin Che’si
Ama bu yapıldı, yani Che, titrek kameraların çektiği siyah beyaz görüntülerin sonrasında beyazperdede boy göstermiş, hatta Motosiklet Günlüğü başlıklı kitabından aynı adlı bir filmle karşımıza çıkmıştı. Dünyayı değiştirmeye karar vermeden önce, dünyayı tanımak için motosikletiyle yola çıkan maceracı genç bir Ernesto vardı. Beyazperdede onu canlandıran ise, Paramparça Aşklar ve Köpekler filmiyle yeni sükse yapmış genç bir oyuncu, Gael Garcia Bernal’di.
Bursa’da düzenlenen 3. İpek Yolu Film Festivali’nin konuğu olarak Türkiye’ye geldi Bernal... Merinos Atatürk Kongre ve Kültür Merkezi’nde yapılan açılış törenine katılan 30. doğum gününü de sahnede alkışlar eşliğinde kutladı.
Törende; Bernal, Roza Aytmatov ve Elveda Gülsarı filminin oyuncularına Altın Karagöz heykelciği verildi. Bernal, heykelciği alırken, Türkiye’yi hem tatil hem de keşif amacıyla en kısa zamanda tekrar ziyaret etmek istediğini belirterek, “Türkiye’de Türkçe bir filmde oynamaktan büyük bir memnuniyet duyacağım. Türkçe öğrenip Türk filminde oynamak isterim. Pazar günü 30. yaş günümü kutlayacağım.” dedi. García Bernal, 1978 yılında Meksika’nın Guadalajara kentinde doğdu. Annesi Patricia Bernal, eski bir model ve film yıldızı, babası José Angel García ise oyuncu ve yönetmendi. Henüz bir yaşındayken oyunculuğa “merhaba” diyen Bernal, pembe dizilerin aranan aktörleri arasına girmeyi başardı. Bir toplum gönüllüsü olan Bernal, gençlik yıllarından beri birçok yardım faaliyetinde bulundu. 14 yaşına geldiğinde Meksika’nın yerli halkına gönüllü olarak İspanyolca dersler veren Bernal, Meksika’nın Guatemala sınırındaki eyaleti Chapas’ta 1994’te patlak veren şiddeti durdurmak için çalıştı.

Meksika’dan Londra’ya
Londra’daki Central School of Speech and Drama’da oyunculuk dersleri almaya başladı. Bu okula kabul edilen ilk Meksikalı öğrenci olan Bernal, Paramparça Aşklar, Köpekler / Amores Perros (2000), Ananı da / Y Tu Mamá También (2001) ve Günah / El Crimen del Padre Amaro (2002) filmlerinde peş peşe başrol oynadı.
2002’de bir televizyon dizisi olan Fidel’de ve 2004’te Motosiklet Günlüğü/Motorcycles Diaries’de olmak üzere kariyeri boyunca iki defa Che Guevara’yı canlandıran Bernal, bir keresinde Che’yi oynamanın onun için büyük onur olduğunu dile getirmişti. Pedro Almodóvar, Walter Salles, Alfonso Cuarón, Alejandro González Iñárritu ve Michel Gondry gibi dünyaca ünlü yönetmenlerle çalışma fırsatı bulan Bernal, gişe rekorları kıran filmlerde de rol aldı. 2005’te BAFTA tarafından en iyi erkek oyuncu ödülüne layık görüldü. 2007’de de Déficit’i yönetti.

Dünya onu bu filmlerle tanıdı

2000:
-
Amores Perros.

2001:

- Sin Noticias de Dios
Vidas Privadas
- Y Tu Mamá Tambièn

2002:

- I’m with Lucy
- Fidel
- El Crimen del Padre Amaro

2003:

- Dreaming of Julia
- Dot the I
- Don’t Tempt Me

2004:

- Bad Education
- The Motorcycle Diaries

2005:

- The King

2006:

- Babel
- The Science of Sleep

2007:

- Dèficit
- El Pasado

2008:

- Blindness
- Rudo y Cursi
- Mammoth

2009:

- The Limits of Control

Lesser'dan Türkiye analizi (TARAF/13.01.2009)

Türkiye uzmanı Lesser, Obama’nın Ermeni soykırımını tanıyacağını ve ABD Irak’tan çekildikten sonra bağımsız Kürt devleti kurulmasının ihtimal dahilinde olduğunu belirtti

BERFİN VARIŞLI

Alman Marshall Fonu Türkiye uzmanı Dr. Ian Lesser, Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi'nin davetlisi olarak Türkiye'ye geldi. Lesser 'la "Ulusal ve Uluslararası Kriz Zamanı'nda Türk-Amerikan İlişkileri: Obama Yönetimi Fark Yaratacak mı?" başlıklı konferansı sonrasında görüştük.
Lesser, özellikle Ortadoğu ve Türkiye konusunda geniş bir bilgi birikimine sahip bir uzman. ABD'de herkesin 2009 yılını Ermeni Soykırımı'nın tanınacağı yıl olarak kabul ettiğini belirten Lesser, ABD'nin Irak'tan çekilmesi sonrasında orada çok daha özerk bir Kürt devleti olacağını hatta bağımsız bir Kürt devletinin de ihtimaller arasında olduğunu vurguladı. "Obama yönetimi Bush yönetimine göre özellikler büyük farklılıklar gösterecek" diyen Lesser, “Bush döneminde ABD tam anlamıyla bir 'savaş dönemi hükümeti' imajı çizdi ancak Obama ve ekibi göreve başladıktan sonra bu tutum tamamen değişecek ve ABD daha ılımlı, sabırlı ve geleneksel bir dış politika sürdürecek" diye konuştu. Türkiye'nin de bu anlamda çok önemli bir yeri olacağını belirten Lesser, "Ortadoğu'da devam eden bir kriz var. NATO gibi bölgesel ittifakların önem kazanmasıyla Türkiye de ABD için eski değerini kazanacak" yorumunu yaptı.
İsrail'in Gazze saldırılarına da değinen Lesser, "Maalesef orada süren bir savaş var. Jeopolitik konumu ile farklı kültürleri ve kutupları içinde barındıran bir ülke olması nedeniyle Türkiye eşsiz ve bu anlamda ABD'nin Türkiye'ye ihtiyacı var. Zaten şimdiye kadar iki ülkeyi bir arada tutan ana konu da güvenlik konusuydu. Şimdiden sonra da böyle olacak" dedi. Türkiye'nin bölgedeki dinamikler özellikle Hamas ile ilişkilerinin Kongre tarafından dikkatle izlendiğini vurgulayan Lesser, "Türkiye'nin bölgede potansiyel bir gücü var. Bu nedenle Kongre büyük dikkatle Türkiye'nin attığı adımları izliyor. Kongre'de bir çok Türk dostu olduğu kadar İsrail dostu da var" diye konuştu.
ABD'de bir çok kişinin 2009 yılını ‘Ermeni Soykırımının tanınacağı yıl’ olarak kabul ettiğini ifade eden Lesser, Obama'nın Karabağ konusunda herkes tarafından kabul edilir bir çözüm bulmaya çalışacağını ancak Ermeni soykırımını da tanıyacağını belirtti.
Obama'nın öncelikli politikasının Irak'tan çekilmek olduğunu hatırlatan Lesser "Şunu kesinlikle söyleyebilirim ki ABD, Irak'tan çekildikten sonra Kürtler şimdikinden çok daha fazla bir özerk statüye kavuşacak" yorumunu yaptı. “Bu halde bağımsız bir Kürt devleti kurulma ihtimali nedir” sorusuna ise, "Bu oluşum bağımsız devlete dönüşecek mi bunu zaman gösterecek ancak bu da ihtimaller arasında" yorumu yaptı. Lesser, Türkiye'nin AB üyeliğinin öneminin de altını çizip ABD'nin üyelik için hep Türkiye'nin yanında olduğunu vurguladı.

Bu sonbahar etekler kabaracak (TARAF/20.08.2008)

2008 güz modası, “kum saati kadınlar”a göre. Geniş kalçalıları kayıran ve kökeni 18. yüzyıla dayanan stilin yeni adı, “güzel kıvrım”

BERFİN VARIŞLI

Bütün kadınlar, ya da hadi istisna payı bırakalım, kadınları büyük çoğunluğu yaşar bu ikilemi. Vitrinde gördükleri, giydiklerinde bütün vücut hatlarını ortaya çıkaracak olan dar kesim bir elbise mi yoksa butiğin yanındaki pizzacıdan alacakları kocaman, bol kalorili bir pizza mı? İradesine hakim olanlar, pizzacıdan koşar adım uzaklaşarak kendilerini vitrindeki elbiseyi denerken bulurlar. İradesine hakim olamayanlar ki -istisna payını küçük tutarak söyleyebiliriz- çoğu kadın böyledir; “Aman bir pizzadan bir şey olmaz, hem sabah kahvaltı da yapmadım” diyerek pizzacıya dalarlar.
17. yüzyılda yaşamış meşhur Fransız filozof Blaise Pascal “Kalbimizin gerekçeleri var ancak bu gerkeçlerin hiçbir şeyden haberi yok” derken kimbilir belki de kadınların yaşadığı bu ikilemden bahsediyordu.
Evet, zayıf kalmak için gerekçelerimiz var. Giydiğimiz elbisenin bize yakışmasını istiyoruz. Maalesef ki sıfır beden modasının tavan yaptığı bu dönemde de ‘birazcık’ da olsa yuvarlak hatlıysanız, giysi seçerken çok fazla şansınız olmuyor. Çünkü hazır giyim firmaları bütün kadınların adeta bir ‘Kate Moss’ olduklarını varsayarak tasarımlarına 34 bedenden başlıyorlar ve eğer sütun gibi uzun ve ince bacaklarınız yoksa ‘trendy’ kıyafetleri giyme şansınız da ‘sıfır’a iniyor. Ama sıkı durun size yüzünüzü güldürecek bir haberimiz var. Modacılar kendilerine yapılan eleştirileri dikkate almış olacaklar ki, 2008 sonbahar-kış sezonunda basen ve bel bölgelerindeki yağlardan şikayetçi kadınların gönül rahatlığıyla giyebilecekleri etek ve elbiselere yer verdi.
New York Times’ın moda yazarı Caroline Weber “Güzel Kıvrım” (The Belle Curve) başlıklı makalesinde kendisinin de aynı dertten muzdarip olduğunu anlatıp, çikolatalı keke bir elbiseyi değişmenin zorluğundan bahsetmiş. Ancak isteyip de yiyemediğimiz kalorili yiyecekleri bize yasaklayan ‘dudaklarda bir dakika, kalçalarda bir ömür’ kutsal sözünün eylül ayından itibaren geçersiz olacağı haberi nedeniyle duyduğu mutluluğu da gizlememiş yazısında. İlk önce sıkı moda takipçilerinde hemen ardından da tüm dünya kadınlarının üzerlerinde göreceğimiz Marie Antoinette’in meşhur kabarık elbiselerini andıran kıyafetler sayesinde kadınların korkulu rüyası; kilo takıntısı son bulacak.
Weber yazısında bu kabarık ‘her derde deva’ elbiseleri giymenin getireceği ayrıcalıkları da şöyle sıralıyor:

• Trafiğe çıkmayın:
18. yüzyılda yaşayan kadınların böyle bir sorunu yoktu çünkü başta Paris’in meşhur Versailles sarayının geniş koridorları olmak üzere hemen her yerde o devrin kadınları geniş etekli kıyafetleriyle rahatça arz-ı endam edebiliyorlardı. Ancak günlük hayatımızın vazgeçilmezleri olan metroyu ve çamurlu kaldırımları göz önüne alırsak benzer kıyafetlerin günümüzde giyilmesi 21. yüzyıl şehir kadınlarını zorlayacak gibi görünüyor. Iyisi mi trafiğe çıkmayın.

• Kişisel alanınızı koruyun:
Kocaman etekleri nedeniyle o devrin kadınları kimi ayrıcalıkların da keyfini çıkarıyordu. Örneğin, opera salonlarında kendileri için bir yerine bir kaç koltuk ayrılıyordu ve koltuklardan birine kendileri otururken yandaki koltuğa da eteklerini yerleştirebiliyorlardı. Aynı ayrıcalık günümüz sinema salonlarında da kadınlara neden sağlanmasın? Öte yandan, kadınlar bu kabarık etekler sayesinde tacizlerden de kurtulabilirler. Etekler o kadar kabarık olacak ki, kötü niyetli erkekler yanlarına yaklaşamayacak. Böylelikle taciz derdi de son bulmuş olacak!

• Egzersiz yapmayı unutun
: Kocaman etekleri olan elbiseler sayesinde öfleye pöfleye gittiğiniz spor salonuna da bir daha adım atmak zorunda kalmayacaksınız. Dürüst olun, her gün uykunuzdan ya da dinlenme zamanınızdan feragat edip adımlarınız geri gide gide gitmiyor musunuz o egzersiz salonlarına? Ve de o salonlara gitmenizin nedeni sarkmış karnınızdan ya da basenlerinizden kurtulmak değil mi? İşte bu! Çözüm kabarık eteklerde!

• Püfür püfür etekler:
Sıcak yaz günlerinde, hele ki küresel ısınmanın etkilerini gün geçtikçe üzerimizde hissederken, bu ‘havadar’ etekler yürürken bile vantilatör görevi görebilir. Böylece bu kabarık etekler kısacık şortlara iyi bir alternatif oluşturur.

• Arkanıza yaslanın ve Darwin’i düşünün:
Son yapılan araştırmalar vücutları kum saati biçimli kadınların daha zeki olduklarını, erkekler tarafından zayıflara göre daha çekici bulunduklarını ve daha akıllı çocuklar yetiştirebileceklerini gösteriyor. Sanırım bu kalçalarda toplanan yağlarla ilgili bir durum. Araştırmayı yapan bilimadamları da bunun ‘üretkenlik için’ önemli olduğunu belirtiyor. Araştırmaya göre kalça ile bel arasındaki oran 0.6 ya da 0.7 olmalıymış.Yani olaya Darwin’in perspektifinden yaklaşırsak, Kate Moss’un sıska bedenindense, Kate Winslet’in geniş kalçaları daha makbul. Böylelikle yeni sezonun etekleriyle bilimin izinden de gitmiş olacaksınız.

İki rapor yaz bir kilometre koş! (TARAF/18.09.2008)

Gün boyu bilgisayar karşısında çalıştığınız için hareketsiz kalmaktan ve spora vakit ayıramamaktan mı yakınıyorsunuz? O zaman Treadmill bilgisayar masaları tam size göre

BERFİN VARIŞLI

Masa başında çalışanların en büyük sıkınıtısıdır hareketsiz olmak. Tüm zamanlarını bilgisayar başında oturarak geçirdikleri için bel ve eklem ağrılarından tutun da fazla kilolara kadar yakınacak çok şeyleri vardır. Bu soruna bir çözüm arayan şirket patronları masaftan kaçınmayarak plazaların içine spor merkezleri kurdular. Tabi hepsi değil ancak bu maliyetin altından kalkabilenler. İlk başlarda bu salonlar, çalışanlar tarafından oldukça rağbet gören yerler oldu. Kilolar verildi, fit bir görünüm kazanıldı belki de ancak gün geçtikçe öğle aralarında gidilen bu yerlere gidilmez oldu ve sonuç olarak çalışanlar için kısır döngü haline gelen ‘hareketsizlik’ sorununa çare bulunamadı.

FİYATI 4 BİN DOLAR • New York Times’da yayınlanan bir habere göre spor malzemeleri üreticisi Mutual of Omaha belli ki oturmuş bu soruna bir çözüm bulmaya çalışmış. Görünen o ki başarılı olmuşlar da...Öyle bir bilgisayar masası hazırlamışlar ki, bir yandan bilgisayarınızda çalışırken diğer yandan da yürüyüş bandında sporunuzu yapabiliyorsunuz. ABD’deki Mayo Klinik’te görev yapan ve ‘Dr. Levine’ olarak ünlenen endokrinoloji uzmanı James Levine’in girişimiyle üretilen bu spor aletleri geçen kasımda satışa sunulmuş. Günde en az 350 kalori yakabilmenize yarayan bu aletlerin fiyatı da 4 bin dolar (yaklaşık 6 bin YTL). Bu aleti kullanabilen şanslı çalışanlar ise GlaxoSmithKline, Humana ve Best Buy gibi şirketlerin personeli. Ancak doktorlar özellikle işini evinden yürütenlere de bu aletleri şiddetle öneriyor.

ŞİMDİLİK SADECE ABD’DE • Bu mucize masaları işyerinde kullananlardan biri olan ABD’deki Minneapolis Hukuk Bürosu. Büro çalışanlarından Terri Krivosha bilgisayarından uzaklaşmadığı için işleri aksamadan her gün spor yapabildiğini belirterek “Çok yoğun çalışıyorum ve spor salonuna gidecek vaktim olmuyor. Bu yeni buluş sayesinde hem spor yapıyorum hem de işlerimi yürütüyorum” diyor. Illinois’deki bir bilgisayar firmasında çalışan programcı Brad Rhoads da “Kendimi yaptığım işe o kadar kaptırıyorum ki bir süre sonra sadece bacaklarımın ağrıdığını hissediyorum” diyerek bu yöntemin işlerini aksatmadığını ifade ediyor. Bu aleti kullanan ve memnun kalanların ortak bir internet sitesi bile var, www.officewalkers.ning.com.
Henüz 30 üyesi bulunan bu sitede kullanıcılar deneyimlerini paylaşmakla kalmıyor, birbirlerine diet reçetelerinden tutun da sağlıklı yaşama kadar türlü bilgiler veriyorlar. Siteye üye olanlardan Ana Krishova “Bu aleti bir arkadaşım kullanıyordu. İlk başta işe yaramaz ve komik buldum. Ancak kullanmaya başladığında çok memnun kaldım” şeklinde konuşuyor.
Mutual Omaha’nın Satış Bölümü Başkanı Kirk Hurley, kendinin de bu aleti kullandığını belirterek, işe başladığından bu yana aldığı 20 kiloyu bu sayede verdiğini belirtiyor: “Bu ürünü gün boyu kullanmanız da gerekmiyor. İşlerinizden sıkıldığınızda kahve almak yerine spor yapın” şeklinde konuşuyor.
“Peki ya aynı anda hem spor yapıp hem çalışmak zor olmuyor mu” sorusuna cevabı da Mayo Klinik doktorlarından Andrew Wood veriyor ve “Eğer aynı anda hem yürüyüp hem de sakız çiğneyemeyenlerdenseniz bu alet size göre değil” diyerek böyle bir sorunun mümkün olmadığını anlatıyor.
Anlaşılan bu alet gerçekten işe yarıyor. Ancak yüksek fiyatı nedeniyle şirketlerin ‘hemen alalım’ diyecekleri cinsten bir alet de değil. Şimdilik ABD’deki büyük şirketler almış bu spor aletlerinden. Bakalım firma yetkilileri Türkiye’den müşteri bulabilecekler mi?

Bizim de artık beyzbol sahamız var! (TARAF/19.09.2008)

Dokuzar oyuncudan iki takım oluşturun. Elinize sopalarınızı, eldivenlerinizi alın ve Sefaköy’de yeni kurulan beyzbol sahasına gidin. Oyunu bilmeniz gerekmiyor, Türkiye Beyzbol Akademisi size beyzbolu her yönüyle tanıtacak


BERFİN VARIŞLI

Beyzbol’la ilgili ne biliyorsunuz? Daha çok Amerikan filmlerinden bildiğimiz bu takım sporu Türkiye’de de yaygınlaşıyor, hatta İstanbul’da bir beyzbol sahası bile kuruldu desek ne dersiniz? Japonya ve ABD’nin bir numaralı spor dalı olan beyzbolu daha yakından tanımak için sorduk soruşturduk, anladık ki Türk halkı beyzbolla çok değil bundan iki sene önce tanışmış. Ancak çalışmalar hızlı ilerlemiş, öyle ki şimdilik sadece İstanbul’da 100’e yakın kişi bu sporla uğraşıyor. Hatta ‘Little League’ (küçük Lig) adında bir ligleri bile var.
Öncelikle işe Türkiye Beyzbol Akademisi (TBA) ile ilgili bilgi vermekle başlayalım. Akademi kâr amacı gütmeyen bir organizasyon. Amaçları Türkiye’de beyzbolun yaygınlaşmasını sağlamak ve Almanya, İspanya, İtalya ve Hollanda’da olduğu gibi bu sporun ilgi görmesine katkıda bulunmak. Akademi’nin başkanlığını Alper Bozkurt yürütüyor. Kendisi söylemiyor ama anladığımız Türkiye’ye beyzbolu getiren kişi de o. Bozkurt, 2005 yılına kadar yurt dışında yaşamış Almanya, Güney Afrika’da beyzbol oynamış, Alman Milli Takımı’nın da sporcusuymuş. 2005 yılında Türkiye’ye geldiğinde ülkedeki eksikliği farkedecek ki ilk işi bir antrenör kursu açmak olmuş. Kursa ilgi yüksek olunca bu işin devamının da geleceğini öngörmüş. Beklediği gibi de olmuş İstanbul’daki okullar öğrencilerine beyzbolu öğretmek adına kapısını çalmaya başlamışlar. Şimdi İstanbul’da birçok okulda öğretiliyor bu spor. Bunlar: Avrupa Koleji, Kent State Koleji, IICS (Istanbul Uluslararası Halk Okulu) ve Japon Okulu. “Daha çok Türkiye’de yaşayan yabancılar mı rağbet ediyor bu spora” diye soruyoruz Bozkurt’a. O da bunun yanlış bir düşünce olduğunu ifade ediyor ve Her ne kadar Amerikan sporu olarak bilinse de Japonya’da da bu sporun ata sporu olduğunu belirtiyor: “Öğrencilerimizin çoğu Türk ama elbette ki yabancı sporcularımız da var” şeklinde konuşuyor.

“AĞAÇ YAŞKEN EĞİLİR” Bozkurt’a soruyoruz her isteyen akademinizde ders alabilir mi? Cevabı kesin: “Hayır. Yalnızca 10 ila 15 yaş arası çocukları kabul ediyoruz”. Ağaç yaşken eğilir atasözünü bir kez daha hatırlıyoruz. Ancak 16 yaş üstü sporcularının olduğu Yıldız Takımları da var. Ülke çapında genç kabiliyetleri araştırıp yıldız takıma hazırlamak amacında olduklarını söylüyor. Bunun yanı sıra beyzbol kursları ve kampları olduğunu da ekliyor Bozkurt. Özellikle yaz okulları çok ilgi çekiyormuş. Kurslarında da programlara katılan eğitmen ve sporcuları profesyonel anlamda eğittiklerini vurguluyor Bozkurt. Takımlar yurt dışında birçok karşılaşmaya katılmış ve azımsanmayacak başarılara imza atmış. Takımları son olarak geçen aylarda Polonya’yla karşılaşmışlar.

KÜÇÜK LİG • “Amacım Türk çocuklarına beyzbolu sevdirmek” diyen Bozkurt, Türkiye’de yeterli sayıda takım olmadığından yakınıyor. “Bir ülkede herhangi bir sporun tam anlamıyla tanınması için 5-10 takım olması lazım ancak sadece iki takım var” diye ekliyor. TBA’dan yetkililer bu yaş grubunda olan gençlerin varolan Küçük Lig’de oynayabileceğini, bundan iki yıl sonra da 16-18 yaş arası gençlerin şuanki küçüklerin oluşturacağı yıldız ve genç takımlarına kabul edileceklerini söylüyor. Küçük Lig için seçmeler 14 eylülde yapılmış. 5 ekimde de liglerinin başladığını söyleyen Bozkurt, bu konuda oldukça heyecanlı. Küçük Lig’i kurarken hiçbir bürokratik engelle karşılaşmadıklarını da ekliyor: “Her şey istediğimiz gibi ilerledi ve sonunda Küçük Lig’i kurduk.”
TBA ilk elit takımını İtalya’daki 2007 Kenko Baseball Müsabakası’na göndermiş. Her yıl düzenlenen Kenko Baseball turnuvası dünyadaki en kapsamlı gençler turnuvası ve 15 ülkeden binlerce sporcunun katılımıyla gerçekleşiyor. TBA Elit takımı da yeni kurulan bir takım olmasına rağmen dünya çapında başarılarıyla ün salmış Sırbistan’ı yenmeyi başarmış.

TÜRK AİLE YAPISINA UYGUN • Bozkurt, Türkiye’de beyzbolun hak ettiği yere geleceğini belirtiyor ancak “futbola gösterilen ilgiyi hedefliyoruz” gibi iddialı sözlerden de kaçınıyor. Bozkurt, “Maalesef beyzbol Türkiye’de ayağı yere basmayan bir spor dalı. Futbol ve basketbol gibi sporların arkasında çok destek var. Bizse kâr gütmeyen bir akademiyle işlerimizi yürütmeye çalışıyoruz. Beyzbolun Türkiye’de futbol ya da basketbol gibi ilgi göreceğini söylemek biraz saflık olur” şeklinde konuşuyor. Ancak şunu da ekliyor; “Beyzbol Türk aile yapısına çok yatkın bir spor. Beyzbol maçlarında oyuncunun aile bireyleri birlik olup maçı izlemeye giderler. Bizim de aile bağlarımız çok güçlü olduğu için aynı şey yaşanıyor. Hatta bir çocuğa beyzbol eldiveni alırken aileler iki tane almayı tercih ediyor. Bir tane de babaya alıyorlar ki, çocuk boş zamanlarında babasıyla beraber antrenman yapabilirsin!”
Türkiye Beyzbol Akademisi kendilerini ve beyzbolu Türkiye’ye tanıtmak için bir internet sitesi hazırlamış. Adresleri www.turkishbaseball.com. Buradan akademinin yürüttüğü kurslar ve oluşturdukları takımlar hakkında detaylı bilgi edinebilir, yetkililerle temasa geçebilirsiniz.

BEYZBOL NEDİR, NASIL OYNANIR? • Beyzbolun geçmişi 1755’li yıllara kadar uzanan bir spor dalı. Beyzbolun ilk Britanyalılar tarafından bulunduğu ve Kuzey Amerika’ya göç eden Britanyalılar ve İrlandalılar tarafından ABD’ye getirildiği biliniyor. Ancak 19. yüzyılın sonlarına doğru beyzbol ABD’nin milli sporu haline gelmiş ve geniş kitleler tarafından takip edilmeye başlamış. Tarihte oynanan ilk beyzbol maçı da 28 Eylül 1860’da New Jersey’de iki siyahi takım olan Colorado ve New York takımları arasında oynanmıştır. Beyzbol iki takım ve her takımda dokuz oyuncuyla oynanan bir oyundur. Dokuz devrede oynana bu uzun oyun bir takımın topa vuruşuyla başlar, diğer takımın amacı bu topu karşılayarak ellerinde bulunan beyzbol sopasıyla vurmaktır. Dünyada en çok Kuzey Amerika’da oynanan bu spor, Güney Amerika ve Asya’da da büyük ilgi görüyor. ABD’de yayımlanan beyzbol maçları milyonlarca sporseveri ekran başına kilitlemesiyle ünlü. ABD’de Amerikan futbolu ile birlikte en çok ilgi çeken spor dallarından olan beyzbol maçları Avrupa’da da yoğun ilgi görmektedir.

Hollywood seçim havasına girdi (TARAF/23.09.2008)

Los Angeles’taki Emmy ödül törenine Amerikan seçimlerine yönelik mesajlar damgasını vurdu. En iyi kadın komedyen seçilen Tina Fey ödülünü alırken Cumhuriyetçi adayın başkan yardımcısı Palin’le dalga geçti

BERFİN VARIŞLI

Los Angeles’taki Nokia Theatre’da düzenlenen 60. Emmy Ödülleri önceki gece sahiplerini buldu. Bu yıl ilklerin yaşandığı törenin en belirgin özelliği, ABD halkının pür dikkat beklediği kasım ayındaki ABD başkanlık seçimlerinin etkisinin ödül alan filmlerde ve oyuncuların teşekkür konuşmalarında açık bir şekilde görülmesiydi. Sosyal devrimin tüm dünyaya dalga dalga yayıldığı 1960’larda, New York reklam endüstrisinin içinde bulunduğu durumu anlatan
Mad Men ile, ABD’nin ikinci başkanı John Adams’ın hayat hikayesini konu alan John Adams adlı yedi bölümlük televizyon filmi geceye damgasını vurdu. Mad Men, en iyi senaryo ve en iyi dizi ödülüne layık görülürken, en iyi komedi dizisi seçilen 30 Rock’ın aktörleri Alec Baldwin, Tina Fey en iyi erkek ve kadın oyuncu ödüllerini kimseye kaptırmadı.

İLKLERİN GECESİ • AMC kanalında yayınlanan Mad Men dizisi ödül töreni başladığı 1948’den bu yana, kablolu televizyon kanalından yayınlanıp da Emmy’ye layık görülen ilk dizi olması nedeniyle tarihe geçti. HBO kanalındaki John Adams ise 13 ödülü birden alarak 2004’te 11 ödül alan Pulitzer’li Angels in America’nın ödül rekorunu kırdı.

GECEDE PALİN KONUŞULDU • Cumhuriyetçi Parti başkan yardımcısı adayı Sarah Palin, politik espri ve konuşmaların ağırlığının hissedildiği gecede en çok adı geçen politikacı oldu. Katılımcıların iğneleyici sözlerine mağruz kalan Alaska Valisi’nin adı, törenin ilk dakikalarında sunucu Howie Mandel Palin’le ilgili “Palin nereye gidiyor, hiçbir yere gitmiyor” esprisiyle duyuldu. John Adams’daki rolüyle en iyi mini dizi kadın oyuncusu seçilen Laura Linney ise Palin’i ağır bir şekilde eleştirmekten kaçınmadı. Teşekkür konuşmasının büyük bölümünü başkanlık seçim yarışı hakkındaki fikirlerine ayıran Linney, eski bir toplum gönüllüsü olan Demokratik Parti başkan adayı Barack Obama’ya atıfta bulunarak, “Bu ülkeye asıl hizmeti geçen kişiler toplum gönüllüleri. Dizinin çekimleri sırasında toplum gönüllülerinden büyük yardım gördüm. Hepsine çok teşekkür ederim” dedi. Gecenin belki de en sert Palin yorumu 30 Rock’taki performansıyla en iyi kadın oyuncu ödülüne layık görülen Tina Fey’den geldi. Geçenlerde Saturday Night Live adlı televizyon programında Sarah Palin taklidi yapan Fey, “Bu kadının taklidini 5 kasımda yapmak istiyorum. Sizce de 5 kasım bu kadının taklidini yapmak için uygun bir gün, öyle değil mi” diyerek Palin’i eleştirmeye devam edeceğini söyledi.
Gecede konuşma yapanlar arasında politikaya hiç değinmeyenler de vardı. ABD, Kanada ve Britanya’da milyonları ekran başına kilitleyen The Colbert Report’un usta komedyeni Stephen Colbert, konuşmasında siyasi rengini belirtmezken, daha önceki açıklamalarında ödül töreni gecesinde politik konuşma yapmayacağını açıklayan The Daily Show’un yapımcı ve sunucusu John Stewart, sözünü tutarak politik orucunu bozmadı. CBS kanalında yayınlanan The Smothers Brothers Comedy Hour’un sunucusu Tommy Smothers ise hangi adayı desteklediğini ifade etmeyeceğini belirtti ve ekledi: “Düşünce ve ifade özgürlüğü sözleri sözde kalırsa bir anlam ifade etmez ancak barışın sadece ve sadece savaşla elde edildiği bir zamanda sessiz kalmak benim için oldukça zor.”

BRİTANYA’YA İKİ ÖDÜL •
Önceki yıllara nazaran oldukça sönük geçen geceyi izleyen Britanyalılar televizyon yıldızları Tom Wilkinson ve Dame Eileen Atkins’in kazandığı iki ödülle yetinmek zorunda kaldı. Wilkinson John Adams’taki rolüyle en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülüne layık görülürken, Atkins de Britanya’nın devlet kanalı BBC1 ve ABD’de PBS kanalında yayınlanan Cranford adlı dizideki rolüyle en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülü aldı.

GÖRKEMLİ GECEDE ÖDÜL YAĞMURU:

DRAMA:

• En iyi dizi: Mad Men
• En iyi senaryo: Pushing Daisies
• En iyi erkek oyuncu: Bryan Craston (Breaking Bad)
• En iyi kadın oyuncu: Glenn Close (Damages)
• En iyi senaryo: Matthew Weiner (Mad Men)
• En iyi yönetmen: Greg Yaitenes (House)
• En iyi yardımcı kadın oyuncu: Dianne Wiest
• En iyi yardımcı erkek oyuncu: Zeljko Ivanek (Damages)

KOMEDİ:
• En iyi yönetmen: Barry Sonnefeld (Pushing Daisies)
• En iyi dizi: 30 Rock
• En iyi kadın oyuncu: Tina Fey (30 Rock)
• En iyi erkek oyuncu: Alec Baldwin (30 Rock)
• En iyi yardımcı kadın oyuncu: Jean Smart (Samantha Who)
• En iyi yardımcı erkek oyuncu: Jeremy Piven (Entourage)

MİNİ DİZİ:
• En iyi mini dizi: John Adams
• En iyi kadın oyuncu: Laura Linney (John Adams)
• En iyi erkek oyuncu: Paul Giamatti (John Adams)
• En iyi eğlence programı: The Daily Show with John Stewart
• En iyi TV dizisi: Recount
• En iyi senarist: Kirk Ellis (John Adams)
• Eğlence programı dalında en iyi yönetmen: Louis J. Horwitz
• En iyi reality show, yarışma programı: Jeff Probst (Survivor)

Sonbaharda da 'etnik' giyineceğiz (TARAF/04.09.2008)

Yaz modası yerini yavaş yavaş kış renklerine bırakırken sokakların cümbüşünde büyük payı olan ‘etnik’ kıyafet ve takılar hâlâ revaçta


BERFİN VARIŞLI

Neredeyse gezdiğimiz bütün dükkanlarda, içeri girer girmez keskin bir tütsü kokusu karşılıyor bizi. Sonra da ‘anavatanı kimbilir neresi’ dediğimiz elbiseler... Rengârenk, cıvıl cıvıl etekler, bluzlar, takılar, ayakkabılar. Genelde oldukça iddialı görünüyor ve giymek için biraz da cesaret gerektiriyorlar.

Mesela resmî bir kurumda çalışıyorsanız, gönül rahatlığıyla giyemiyorsunuz bu kıyafetleri. Malum kurallar var... Ancak yine de, etnik kıyafetlere tutkunsanız, kolye küpe gibi aksesuarlarla ya da bir şal ile, giymek zorunda olduğunuz kıyafetlerinize renk katabilirsiniz.

İlginç, ve bir o kadar da rahat olan bu giysileri sanıldığından daha fazla sayıda insan tercih ediyor olabilir aslında. ‘Aman canım bunlar genç işi’ diyen teyzeler neredeyse tarih oldu; bazı teyzeler de şalları başörtüsü olarak kullanabiliyorlar mesela. Ya da şık bir davete giden bir kadının üstünde bu mağazalardan alınmış bir elbise görebiliyorsunuz. Yani kısacası her yaştan her kesimden kadın bu ‘efil efil’ aynı zamanda rahat olan kıyafetleri gardroplarında bulunduruyorlar.

ÇOĞU UZAKDOĞUDAN • Giysiler daha çok Nepal, Hindistan Tayland gibi Asya ve Uzakdoğu ülkelerinden getirtiliyor. Hemen dükkân sahiplerine soruyoruz: “Eh, peki ta oralardan bu kadar malı getirmenin maliyeti ne düzeyde oluyor?” Onların cevabı hazır: “Tabi, gümrük vergisi çok tutuyor!” Aslında bu cevap şaşırtmıyor bizi, beklediğimiz cevap bu.

Ancak yine de tatmin olmuyoruz. Çünkü anavatanlarında bu kıyafetler ‘üç beş’ kuruşa mal ediliyor. Ayrıca kimi dükkân sahiplerinin de Nepal’e ya da Hindistan’a giderek bu kıyafetleri yok pahasına satın aldıklarını, sonra da bavullara doldurulup ülkemize getirdiklerini öğrenmiş olduğumuz için, cevapları kafamızdaki soru işaretinin silinmesine yetmiyor.

FİYATLAR EL YAKIYOR • Neyse işin maddi kısmını çok fazla deşmeden, bu renkli mağazalardaki gezintimize devam ediyoruz. Müşterilerle konuştuğumuzda ilk yakındıkları şey ‘yüksek fiyatlar’: “Altı üstü pamuklu bir etek şu gördüğünüz, bu kadar etmez ki” diyor bir lise öğrencisi. Haklı da; ‘turistik’ bir bölgede olmayan dükkânlarda bile etekler 20 YTL’den başlıyor, 100 YTL’ye kadar çıkıyor. Kapalı çarşı civarındakileri siz hesap edin artık...

Daha çok genç nüfusa hitap ettiğini de düşünürsek, harçlıklarının istedikleri kıyafetlere zor yeteceğini tahmin etmek zor değil. Ancak, haklı olarak, mutlaka almak istiyorlar gördükleri o Hint işi bluzu...

RAHATLIK İLK NEDEN • Hanımlar, bu kıyafetleri daha çok rahat oldukları için seçiyor, çünkü kıyafetlerin hemen hepsi pamuklu kumaştan üretiliyor. Bir müşteri “Yıllardan beri tarzım bu benim. Ancak hiçbir zaman baştan aşağı otantik olmadım ben. Hani olur ya şalvar giyeyim, başıma yazma takayım demedim hiç. Genelde otantik bir bluzun altına kot giyiyorum.

Ya da otantik bir eteğin üstüne düz bir bluz. Yani iki tarzı karıştırıyorum. Yine de üstümde hep etnik bir unsur olmuştur, mesela bir kolye, bir yüzük ya da dediğim gibi işlemeli bir bluz” derken bir başka müşteri kıyafetlerin Anadolu kadınının giydiklerine çok benzediğini ifade ediyor ve “kot ve t-shirt giymektense kendi kıyafet kültürümüze yakın şeyler giymeyi tercih ederim.

Zaten bütün iyi değerlerimizi kaybetmeye başladık. Ahlâki değerlerden, komşuluk değerlerinden bahsediyorum... Bari kıyafetlerimizde kültürümüzü taşıyalım” diyor.

Türbanlı bir hanım da “Hep modern olmaya özeniyoruz. Öyle ki modern olumlu bir kelime olmuş. Ama modern toplumlara baktığımızda kimi değerlerini kaybettiklerini ve tekdüze bir hayat sürdüklerini görüyoruz. Etnik kıyafetlerin ardında bir felsefe var. Ben bu nedenle onları tercih ediyorum” yorumunu yapıyor.

HER YAŞTAN MÜDAVİMİ VAR • Orta yaşlı bir teyze de bu tür etnik mağazaların müdavimi olduğunu belirterek “Ben doğma büyüme Konyalı’yım. Bizim kültürümüzde işbölümü var, yardımseverlik var.

Örneğin yapılan işlemelerde genç kızlar duygularını işlerler. Biz de genç kızken böyle yaptık ve kendi diktiğimiz kıyafetleri giydik. Bizim eskiden giydiğimiz kıyafetlerle bunlar çok benzerlik gösteriyor. O yüzden bu kıyafetleri tercih ediyorum” diyor.

Öğretmen olduğunu söyleyen orta yaşlı bir hanım da okula bu tarz kıyafetlerle gitmenin zor olup olmadığını sorduğumuzda, “Okula baştan aşağı etnik kıyafetle gitmem yanlış olur, çünkü mesleğimin bir ciddiyeti var. Ancak mesela siyah klasik kesim bir eteğin üstüne buradan aldığım renkli bir bluz giyebiliyorum. Ya da burada aldığım yüzükleri takabiliyorum. Böylece tarzımı da kendim belirlemiş oluyorum” diyor.

Bu kıyafetlerin hep yazlık olduğunu fark ediyoruz. Eylül ayına girdiğimiz şu günlerde, “bu kıyafetler dolaplara kaldırılmayacak mı” sorusu geçiyor akıllarımızdan. Bir dükkân sahibi; “Asıl kışlık kıyafetlerimiz daha çok satılıyor” diyor.

“Kadifeler, keçeden aksesuarlar, montlar çok rağbet görüyor. Bu yüzden de şu an yazlıkları indirime soktuk” diyerek aydınlatıyor bizi sözümona. Çünkü biz bu açıklamadan sonra fiyatların “indirimli” olduğunu öğrenmenin şokunu yaşıyoruz.

KENDİ KİMLİĞİNİ BULMAK • Müşterilerle konuştuktan sonra anlıyoruz ki, işin sırrı orijinallikte. Bu giysiler hiçbir şeyin taklidi değil; hepsi kendine özgü. Giysilerin anavatanlarında kadınların giydikleri özellikte hepsi. Bir de bizim kültürümüzün bir parçası olan kıyafetlerimize epeyce benziyorlar.

Dükkân sahipleri de bu avantajdan yararlanıyor zaten, zira müşterilere “tuhaf” ya da “yabancı” gelmiyor bu çizgilerin hiç biri. Gayet akıllıca bir yaklaşımla, farklı tarzları kombine ettikleri çizgileri var dükkânların. Örneğin Nepal’in simgelerini barındıran bir elbisenin altına deriden yapılmış el işi bir çarık giyebiliyorsunuz pekâlâ.

Adeta birbirini tamamlıyor bu iki kültür. Bir de işin renk boyutu var tabi. Anadolu kadınını bir düşünün; elbiseleri rengârenktir; ellerindeki kınalar, şalvarları, yazmaları...

BİRAZ ANADOLU BİRAZ UZAKDOĞU
Sabahın köründe düştük yollara. Nereye gidelim de etnik kıyafetleri giyen hanımları bulalım dedik ve İstiklal caddesinin bizim için biçilmiş kaftan olduğuna karar verdik. Ancak biraz erken saatte gitmişiz demek ki, kalabalıklığıyla meşhur İstiklal’de in-cin top oynuyordu. Bırakın etnik kıyafetli birini bulmayı simitçilerden ve işine yetişmeye çalışan esnaftan başka kimse yoktu etrafta. Ancak yılmadık.

Ellerimizde kayıt cihazımız ve fotoğraf makinamızla etrafa bakınmaya başladık. Ve bingo!
Fotoğrafını çekmek istediğimiz ilk ‘etnik kızı’ bulduk. Aslında biz haber ararken haber bizim ayağımıza geldi diyebiliriz. Soluklanmak için oturduğumuz bir cafe’de rastladık Gülsen’e. İlk olarak da neden bu tarz kıyafetleri seçtiğini sorduk genç hanıma. O da bize “Böyle giyinmeyi seviyorum çünkü bizim o tarafın kıyafetlerine benziyor.

Böyle kendimi rahat hissediyorum” dedi. Gülsen, bu topraklarda doğup büyümüş modern bir genç kız. Memleketindeki kadınların kıyafetlerine çok benzediği için, bu kıyafetler içinde kendini huzurlu hissettiğini söyledi bize. Çenesinin üstündeki ‘piercing’i ve gözlerindeki sürmeleriyle sıradanlıktan çok uzaktı Gülsen. Aslında amacı toplumdan farklı olmak değilmiş, ama tekdüzelikten de nefret edermiş ve kendi kimliğini bu tarzda bulduğu için bu kıyafetler içinde rahat ve mutluymuş...

Bir başka etnik giyim tutkunu Didem de bu işin bir felsefesi olduğuna inandığını söyledi bize. Bir yandan da, etnik kıyafetlerin moda olmasından yakındı: “Artık herkes bu tür kıyafetler giyiyor, ardındaki felsefeden haberi olmadan... Örneğin taktığın bir şalın arkasında emek var, göz nuru var. Bu kıyafetlerin hepsi el yapımı.

Bu yüzden artık sıradan hale gelen bu kıyafetlerin ardındaki hikâyeyi bilmeden giyiyor insanlar. Buna biraz kızıyorum” diyor. Bizim buradan anladığımız ise şu: Etnik kıyafetlerin tutkunları herkesin üstünde bu kıyafetleri görmekten biraz sıkılmış.

Amaçlarının sıradanlıktan kaçmak olduğunu söyleyen bu hanımlar ‘etnik kıyafet furyası’nın bir parçası olmak istemiyorlar ve giydikleri her eteğin elbisenin ya da parmaklarına taktıkları yüzüğün özgün bir üretim olarak kendilerini farklı kılan unsurlar olduğunu hissedip yaşamak arzusundalar. Onlara göre her etnik giysinin, takının bir anlamı var ve ancak bunu anlayıp o ürünün değerini bilen insanlar bunları taşımalı. Bizce haklılar! Siz ne dersiniz?

'20 Soru' için el rehberi (TARAF/02.09.2008)

Taraf’ın arka sayfasında tiryakilik yaratan 20 Soru köşesinden on aydır yüzlerce isim geldi geçti. Sizin için bugüne kadar verilen cevapların ardındaki bilinmeyen hikâyeleri derleyerek bir rehber hazırladık


BERFİN VARIŞLI/ALAZ KUSEYRİ

Gazetemiz Taraf’ın ilk çıktığı günden itibaren arka sayfasında 20 Soru köşesi yayımlanıyor. Köşemizin fikir babası Fransız yazar Marcel Proust. Bu fikri geliştirip gazetemize koymayı aklımıza düşürenler de Bernard Pivot ve James Lipton. Toplumsal Onarım ve Siyasal Rehabilitasyon Anabilim Dalı Başkanı, Ruh ve Sinir Hastalıkları Mütehassısı olan yazarımız Dr Sivilay Abla’nın “Ufak tefek bir anket, sorular sıradan gözüküyor ama insanların ciğerini söküyor.

Laf arasında soruları cevaplayanlar, içlerinin dışlarına çıktıklarını fark etmiyorlar” şeklinde tanımladığı 20 Soru’da bugüne kadar yayımlanan 300’e yakın cevabı sizler için tekrar okuduk, ilginç cevapların hikâyelerini derledik.

Duyduğumuza göre 20 Soru’yu okuyanlar hemen “Kahramanınız kim?” sorusunun cevabına göz atıyormuş. Biz de oradan yola çıkalım dedik. Bu soruya en çok “Atatürk” cevabı veriliyor. Daha ilginç olanların hikâyelerini şimdi size anlatıyoruz.

YOL GÖSTEREN KOVBOY • Şair Ahmet Telli’nin kahramanı Pekos Bill meslektaşlarından farklı bir kovboy. Amerikan folklor kültürüne ait bir kahraman olan Pekos Bill 1949’da Guido Martino tarafından yaratılan İtalyan çizgi romanın da ana kahramanı.

Meksikalı kovboy Pekos Bill silah kullanmayan, suçluları yakaladıktan sonra onlara doğru yolu gösterip serbest bırakan efsanevi bir isim. Pekos Bill çocukların sevgilisi, ne de olsa hayvan ve doğa sevgisiyle göze çarpıyor. Türkiye’de yayımlanan ilk çizgi roman olmasıyla da zihinlerde yer eden Pekos Bill, Teksas ve Tommiks furyasının ilham perisi olarak çizgi roman tarihine geçmişti.

YANKI YAZGAN GOLDMUND HAYRANI • Psikiyatrist Yankı Yazgan’ın kahramanı Hermann Hesse’nin Narziss ve Goldmund romanından Goldmund. Kitabın başkahramanı Goldmund hayli ilginç bir karakter. Arkadaşı Narziss’le bir manastırda dini eğitim almakta olan Goldmund, okuldan kaçtığı bir gün, ormanda gezinirken çok güzel bir kızla karşılaşır.

Kızın onu öpmesinden sonra hiçbir zaman bir rahip olamayacağını anlar. Sonuçta Katolik Manastırı’nı bırakıp, ‘hayatın anlamını’ aramaya koyulur. Çalışkan ve başarılı, temelinde Tanrı öğretisi bulunan akıl yürütmelere yürekten bağlı bir karakter olan Narziss’e taban tabana zıt biri olan Goldmund, aslında öğrencilik yıllarında da zaman zaman tutarsız düşüncelerle özgürlüğe yönelmiş bir karakter.

Ortaçağ Almanya’sında geçen romanda daha önce kendini bile tanımayan, sadece Narziss’in söyledikleriyle yaşayan Goldmund’un kimliğini bulmasında ve hayatın anlamını aramasındaki itici güç olan kadın ve cinselliği kapsayan günah olgusunun beraberinde getirdikleri özgürlük okuyucunun aklında yer etmiştir.

TEOMAN’IN KAHRAMANI: SAKALLI CELAL • Cumhuriyet dönemi filozoflarından, asıl adı Celal Yalınız olan Sakallı Celal, Galatasaray Lisesi’nde ve Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde öğretmenlik yapmıştır. Yazılı bir eser bırakmamış olan Sakallı Celal, yetiştirdiği öğrencileri ve yakın arkadaşlarıyla Türk edebiyat ve felsefe tarihine damgasını vurmuştur.

Nazım Hikmet’e öğrencim diyen Sakallı Celal’in Ahmet Haşim, Haldun Taner, Orhan Veli, Nurullah Ataç gibi edebiyat dünyasından yakın dostları bulunuyor. Yaşamı hakkında pek bilgi bulunmayan Sakallı Celal’i en son Orhan Karaveli “Sakallı Celal” kitabıyla anlattı.


GAZETECİNİN KAHRAMANI GAZETECİ • Fehmi Koru’nun kahramanı ABD’li gazeteci Isidor Feinstein Stone. Okurlarının I. F. Stone olarak tanıdığı gazeteci ABD medyasının efsanelerinden. Radikal yazılarıyla çok sayıda okuru etkileyen Stone 1907’de 14 yaşında gazeteciliğe atılmışve o yıllarda çıkardığı iki yapraklı bültenle adından söz ettirmiştir.

I. F. Stone Weekly adlı bu bülteni 1953’ten 1971’e kadar yayımlayan ABD’li gazeteci böylece gazetecilik tarihine geçmiş, tek bir kişinin neler başarabileceğini göstermiştir. Irkçılık karşıtı Stone, ABD medyasının korkulu rüyası McCarthy’nin de en güçlü karşıtlarından biriydi.

I. F. Stone Weekly’i evinde hazırlayan Stone, resmi belgeleri inceleyip, yalanları ifşa ediyordu. Böylece Washington bürokrasisi ve güç odaklarının korkulu rüyası haline gelmişti.

BÖYLE KELİME OLUR MU?  • Aktör Tamer Karadağlı’nın en sevdiği kelime Disney yapımı ünlü müzikal Mary Poppins’te geçen bir şarkı ismi: Supercalifragilisticexpialidocious. Mary Poppins hem filmin adı hem de bu filmdeki rolüyle en iyi kadın oyuncu oskarı alan Julie Andrews’in canlandırdığı karakterin ismi.

Anlamsız olduğu kadar eğlenceli de olan şarkının o yıllarda dillere dolandığını da belirtmeliyiz. İngilizcenin en uzun kelimesi olan bu kelime Amerikan Film Enstitüsü’nin 2004 yılında açıkladığı Sinema Tarihinin En İyi 100 Şarkısı listesinde 36. sırada bulunuyor. Tam olarak hiçbir anlama gelmeyen ‘supercalifragilisticexpialidocious’ kelime oyunları severlerin en çok ilgisini çekenlerden biri.

KENDİSİ OLMASAYMIŞ NİHİLİST BAZAROV OLURMUŞ • Ünlü yazar Adalet Ağaoğlu ‘kendiniz olmasaydınız kim olurdunuz’ sorumuza Bazarov olurdum diye cevap verdi. Bazarov kim derseniz hemen anlatalım: Ivan Turgenyev’in 1862’de kaleme aldığı en meşhur romanı ‘Babalar ve Oğulları’nın nihilist karakter Bazarov’un tam adı Vevgeniy Vasilyiç Bazarov.

Roman’daki baba ve oğul karakterleri iki Rus jenerasyonu arasındaki artan bölünmüşlüğü, Yengev Basarov ise nihilistliği (hayatın hiçlik derecesinde önemsiz olduğunu ve ölümden sonra hiçbir şey olmadığını savunan görüş) temsil eder. Bir fen bilimcisi olan Bazarov’un tüm çabaları başarılı bir doktor olmaktır.

Tüm insani duygulardan arınmış bir kişilik olan Bazarov’un nihilist düşüncelerine ve hatta hayatına inen en büyük darbe aşk’tır. Varlıklı bir dul olan Anna Odintsova’ya tutulan Bazarov, Anna’nın onu reddetmesiyle bozguna uğramıştır.

Aşkına karşılık bulamayan Bazarov, düşünce yapısına tamamen ters bu olgunun yani aşkın pençesindeyken ailesinin yanına dönmüş ve yakalandığı amansız tifüs hastalığı onun ölümüne sebep olmuştur

“Bu da geçer yahu”cular...
Siyaset Bilimci Baskın Oran, İstanbul Tarihi Türk Musikisi Topluluğu Müdürü Ömer Tuğrul İnançer ve Kenan Işık’ın hayat felsefesini hattatların yazmayı en çok sevdiği “Bu da geçer ya hu” sözü özetliyor. İranlı mutasavvıf, şair Feriduddin Attar’ın 1187’de kaleme aldığı 4724 beyitten oluşan Mantık Al- Tayr adlı eserinde anlattığı “Bu da geçer ya hu”nun hikâyesi şöyle:

Abdal’ın biri çıktığı gezide bir köye uğrar. Köy halkına nerede kalabileceğini sorar. Köylüler ona köyün Şakir ve Haddad adında iki zengini olduğunu söylerler ve Şakir’in evini tarif ederler. Şakir Abdalı evinde ağırlar, yedirir, içirir. Abdal gezisine devam etmek için evden ayrılırken Şakir’e “Bu kadar zengin olduğun için şükret” der. Şakir ona “Bu da geçer” der.

Abdal aklında bu cevapla yollara düşer. Birkaç yıl sonra aynı köye uğradığında Şakir’i ziyaret etmek ister. Fakat bir sel felaketinde Şakir’in tüm varlığı yok olmuştur. Şakir artık Haddad’ın yanında hizmetçi olarak çalışmaktadır. Şakir abdalı yoksul evinde ağırlar bu sefer. Abdal ne kadar üzgün olduğunu anlatınca, Şakir ona “Bu da geçer” der yine.

Abdal yine yollara düşer. Aradan yıllar geçtikten sonra yine aynı köye Şakir’in yanına gider. Haddad ölmüş, kimsesi olmadığı için tüm varlığını Şakir’e bırakmıştır. Abdal sevinçlidir, Şakir’in ise cevabı hazırdır: Bu da geçer. Abdal yollara düşer... Yıllar sonra dostu Şakir’i yine ziyaret etmek istediğinde Şakir’in öldüğünü öğrenir. Mezarına gider. Mezar taşında “Bu da geçer” yazmaktadır.

Abdala yollar görünür... Gezer gezer gezer... “Ölümün nesi geçer ki” diye düşünmektedir bir yandan da. Bu sefer köye uğradığında Şakir’in mezarını yerinde bulamaz. Yaşanan sel felaketi sonrası mezar da dahil olmak üzere her şey yok olmuştur. O dönemde ülkenin padişahı kendisine bir yüzük yapılmasını ister.

Üzüldüğünde de sevindiğinde de bunun geçici olduğunu, duyguların esiri olmamak gerektiğini hatırlatacak bir yüzük istemektedir. Vezirler haber salar dört bir yana, ama padişahın istediğini bulamamaktadırlar.

En sonunda haberi alan Abdal padişahın kuyumcusuna bu hikâyeyi yazar. Kuyumcu yüzüğü yapar ve padişaha sunar. Padişah yüzüğü çok beğenmiştir, üzerinde “Bu da geçer ya hu” yazmaktadır.

Soul Sendikasi eylemlerini sürdürecek (TARAF/26.10.2008)

Şu sıralar herkes Açık Radyo’da yayınlanan Soul Sendikası adlı programı konuşuyor. Programın yapımcıları Belçikalı Dirk Vermeiren ve ABD’li Ansel Mullins soul müziğin yaygınlaşması için İstanbul’a yerleşip gönüllü yayıncılık yapan iki arkadaş

BERFİN VARIŞLI

Yıl 2002, Belçika’nın devlet televizyonu VRT’de muhabirlik yapan Dirk Vermeiren “aşığı olduğum şehir” dediği İstanbul’da Türkçe öğrenmek için bir dil okuluna kayıt yaptırırken, doldurduğu kayıt formlarının hayatını değiştireceğini ve orada tanıştığı Amerikalı Ansel Mullins’le zorlu bir işe kalkışıp, uzaklardan yaşamları hakkında çok da fazla bilgiye sahip olmadıkları Türklere kendi ülkelerinde soul müziği sevdirmek için çaba harcayacaklarını kuşkusuz düşünmemişti.
Programcılarının ücret almadan gerçekleştirdikleri yayınları dinleyenleriyle buluşturan Açık Radyo’da 3 mayıstan bu yana cumartesi geceleri “Soul Sendikası” adlı programı gerçekleştiren ikili, kısa sürede beklediklerinden daha büyük bir ilgiyle karşılaştı ve Türkçe yaptıkları yayınları Ankara’da Radyo ODTÜ ve İzmir’de 9 Eylül Üniversitesi’ne ait Radyo 9 Eylül’de yayınlanmaya başladı. Bu ilginç ikilinin tek bir amacı var, Türkiye’de Afro-Amerikan müziğini sevdirmek.
Programın ismi “Soul Sendikası” olunca akla gelen ilk soru “Bu programda hani az da olsa siyasi bir şeyler işleniyor mu” oluyor ama Dirk’ün cevabı kesin ve net: “Hayır biz politikayla ilgilenmiyoruz. Aksine politikayı sıkıcı buluyoruz. Biz iyi müzik yapmak istiyoruz. Yapmak istediğimiz bir başka şey de Soul müziğini seven insanları bir araya getirmek. Sendika kelimesini bu nedenle seçtik.”

BELÇİKALI DİRK VE AMERİKALI ANSEL •
Belçika’nın ikinci büyük kenti olan Antwrep’te hayatını sürdürdüğü mahalledeki Türkler ve onların yaşayış tarzları, örf ve adetleri hatta yemekleri, Dirk’ün Türk kültürüyle ilgilenmesine neden olmuş.
“1990’larda Belçika’da gittikçe güçlenen milliyetçilik akımı gün geçtikçe canımı sıkmaya başlamıştı. Göçmenlere ikinci sınıf muamele yapılıyordu ve bu göçmenler arasında Türkler de vardı” diyen Dirk, yabancılarla beraber yaşamanın kendisine çok şey kattığını belirtiyor. Hayatını kazandığı mesleği gazeteciliği kullanarak ülkesinde zor şartlarda yaşayan göçmenlerin sorunları üzerine gitmek ve çözüm yolları aramak isteyen Dirk Vermeiren, gazetesini ulaştırmak istediği komşularının çoğunun onlar için çıkardığı gazeteye rağbet etmediklerini fark etmiş. Biraz sorup soruşturduktan sonra da dünyanın dört bir yanından gelen komşularının Flemenkçe’ye hakim olmadıkları için gazetede yazanları anlamadıklarını öğrenmiş ve dolayısıyla da Dirk’ün kapı kapı dolaşarak bedava dağıttığı gazeteye rağbet etmemelerinin nedenini anlamış. Bu gazete asıl amacına ulaşamamış olsa da onu göçmen komşularına yakınlaştırmaya yetmiş.
Daha çok Türk komşularından etkilendiğini ifade eden Dirk bir gün bir komşusunun “Sen artık bizden oldun ama bir tek dilimizi öğrenmen lazım. Türkiye’de iki ayda Türkçe öğrenirsin” demesi üzerine atmamış uçağa ve İstanbul’un yolunu tutmuş. “Önce Türklere âşık oldum daha sonra da İstanbul’a” diyen Dirk, kısa sürede adapte olduğu İstanbul’a gün geçtikçe tutkuyla bağlanmış.
New Orleans’lı Ansel ise ailesi ve okulu arasında devam eden hayatının tek düzeliğinden sıkılıp, yaşamını tümden değiştirecek bir karar vermek istemiş. O sıralar Ortadoğu kültürüne merak saldığını anlatan Ansel, Türk kültürü ile ilgili kitaplar okuduğunu ve okudukça da İstanbul ve Türklere karşı merakının gittikçe arttığını belirtiyor ve bir gün turist olarak geldiği İstanbul’a arkadaşı Dirk gibi âşık olduğunu ve burada altı yılını geçirdiğini anlatıyor.
Katıldıkları Türkçe derslerinin yanı sıra boş zamanlarında da beraber vakit geçiren Dirk ve Ansel, bir süre sonra ortak tutkularının sadece İstanbul olmadığını anlarlar. Soul müziğinin bir tür hayat felsefesi olduğunu anlatan ikili ilk başlarda birbirlerinden cd alışverişi yaptıklarını, sonra da büyüyen arşivlerini daha geniş kitlelere ulaştırmak istediklerini söylüyor.
“Ben eskide yaşayan bir adamım, eski plakları dinlemekten zevk alıyorum” diyen Dirk, birlikte radyo programı yapma fikrinin kendiliğinden oluştuğunu, Belçika’da da bir süre radyo programcılığı yaptığı için deneyiminin ona büyük kolaylık sağladığını anlatırken, radyoculuk konusunda hiç deneyimi olmayan Ansel’in doğuştan yetenekli bir insan olduğunu ve kısa sürede ‘işin inceliklerini kaptığını’ anlatıyor.

SÖZLERİN ÖNEMİ YOK ÖNEMLİ OLAN MELODİ •
Söz konusu müzik olunca sözler ikinci planda kalıyor. Müziğin evrenselliği de işte burada. “Örneğin tek kelimesini bile anlamadığım Çince bir şarkı da ilgimi çekebilir. Önemli olan melodinin kulağıma hoş gelmesi” diyen Dirk, müziğin bir duygu işi olduğunu, dinleyenleri başka âlemlere sürükleyen melodilerin bir sihri olduğundan bahsediyor. Soul müziğin daha çok aşk sözcükleriyle süslü bir müzik olduğunu hatırlatan Ansel, soul müziğin tıpkı pop müzik gibi ortalama insanların müziği olduğunu, toplumun “creme de la creme“ tabakasının bu tür müzikle ilgilenmediğini hatırlatarak kimi zaman şarkılarda toplumsal konulardan tutun da siyasete kadar birçok konunun işlendiğini anlatıyor. “Soul müzik oldukça basit ve akılda kalan bir müzik türüdür, tıpkı pop müzik gibi. Soul’ gönül vermek için üst düzey bir müzik bilgisine sahip olmanız gerekmiyor. Belki de soul’u çekici yapan yanı da bu!”

“KLASİK MÜZİK SIKICI, HALK MÜZİĞİ İLGİNÇ” • Türk kültürüne ve insanlarına duydukları sevgiyi her fırsatta dile getiren Dirk ve Ansel’in Türk müziği ile ilgili sorularımıza verdiği cevaplar ise hayli ilginç...
Klasik Türk müziğini sıkıcı bulan ikili tam bir Türk halk müziği tutkunu olduklarını anlattılar bize. Vakit bulduklarında Taksim’deki türkü barlara gidip, orada hoşça vakit geçirdiklerini anlatan Ansel, fasıl restoranlarında insanların hep bir ağızdan aynı şarkıyı söylemesinin oldukça ilginç ve müzik adına bir başarı olduğunu belirtiyor. Dirk de onu doğrularcasına “Örneğin Belçika’da böyle bir şeye rastlayamazsınız. Aslında dünyanın çoğu yerinde böyle bir şey yoktur. Bildiğim kadarıyla bir tek İrlanda’nın geleneksel publarında insanlar hep bir ağızdan şarkı söyleyerek eğleniyor. Bu müthiş bir şey. Bu geleneğinize bayılıyorum!” yorumunu yapıyor.
Gittikçe daha fazla insanın dikkatini çektikleri için mutlu olduklarını söyleyen Ansel, hayranlarıyla görüştüklerini, facebook’ta kurdukları ‘Soul Sendikası’ adlı grup sayesinde onlarla iletişim halinde olduklarını ve sevenlerinden gelen eleştirileri değerlendirdiklerini belirtiyor. Programlarını daha çok gençlerin dinlediğini anlatan Ansel yakın zamanda Eskişehir’li dinleyenleriyle buluşacaklarını müjdeliyor. Gençlerin programlarına artan ilgisinin heyecan verici olduğunu belirten Dirk ise, toplumun farklı kesimlerinden gençlere hitap etmekten büyük mutluluk duyduklarını belirtiyor. Bu arada ikilinin Belçika’daki ailesi ve sevenleri de programları internetten takip ediyor.
En büyük hayallerinin Türkiye’deki soul’a ilgi duyanların sayısını artırmak olduğunu anlatan Dirk ve Ansel, kaçıranlar için www.soulsendikasi.com adlı internet sitelerinde programa başladıkları günden bugüne kadar gerçekleştirdikleri programların kayıtlarını meraklılarına sunuyor.

PARAYLA İŞİMİZ YOK MÜZİK BİZE YETİYOR • Zamanlarının büyük kısmını yayınladıkları programa ayıran Dirk ve Ansel, kâr amacı gütmeyen Açık Radyo’da program yapıyor. İkili radyoculuktan para kazanamamaktan yakınmıyor aksine çalıştıkları radyonun bu kuralının onlar için tercih sebebi olduğunu anlatıyor. “Normalde bir radyo programcısının para kazanması ve yayınlarını devam ettirebilmesi için reklam bulması gerekiyor. Bu da çok stres verici bir şey. Biz para almadan bu işi yaptığımız için rahat ve huzurlu bir şekilde ve tabi zevkle işimize devam ediyoruz” diyor. İyi güzel de hayatlarını nasıl kazandıklarını sorduğumuzda ise Dirk, VRT’nin İstanbul temsilciliği görevinden her ay sabit bir geliri olduğunu, Ansel ise tadilat işleriyle ilgili bir şirkette çalıştığını ve ailesinin de ona destek olduğunu anlatıyor. Yaptıkları işin onlara manevi haz verdiği konusunda hemfikir olan Dirk ve Ansel, daha önce hiç bilmedikleri ancak tanıdıktan sonra da kopamadıkları bir ülkede hem de o ülke insanlarının konuştuğu dilde yayın yapmanın tarif edilemez bir duygu olduğunu ve hele ki hayatlarının bir parçası olan soul müzik sevgisini yaymak için gönüllü çalışmanın kendilerini mutlu ettiklerini belirtiyor.

HAYIR İŞLERİNE DE KATILIYORLAR •
Radyo programlarının yanı sıra arkadaşlarının verdiği partilerde DJ’lik de yaptıklarını anlatan Ansel, Ankara ve İstanbul’da bir çok hayır işine de imza attıklarını belirtiyor. Son olarak toplum gönüllüsü bir arkadaşının girişimiyle İstanbul’da yaşayan ve hastalığı nedeniyle yardıma muhtaç olan bir Afrikalı mültecinin hastane masraflarını karşılamak için özel bir parti verdiklerini belirten Ansel, bu gibi organizasyonlarda bulunmaktan mutlu olduğunu ifade etti.

“İLHAM KAYNAĞIM AHMET ERTEGÜN’DÜ” • Türkiye’ye gelmeden önce 1990’lı yıllarda Belçika’da birçok radyoda müzik programı yaptığını belirten Dirk Vermeiren, o programlarında da soul, R&B, old skool funk ve gospel müziğinin en iyi örneklerine yer verdiğini anlatıyor. Her ikisi de Grammy Ödülü sahibi olan Atlantic Records’un kurucusu ve Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Ertegün ve müzik yapımcısı Arif Mardin’in Türkiye’nin yetiştirdiği büyük müzisyenler olduğunu belirten Vermeiren’in Ahmet Ertegün’le ilgili bir anısı da var. “Müzik devrimcisi” olarak nitelendirdiği duayen Ahmet Ertegün’e her zaman saygı duyduğunu ifade eden Vermeiren, ilk gençlik yıllarında henüz 18 yaşındayken Belçika Devlet Radyosu VRT’de stajyer olarak görev aldığı programının büyük bölümünü Ahmet Ertegün’ün yapımcılığını üstlendiği Ray Charles’ın 1950’lerde müzik dünyasını kasıp kavuran Pure Genius: The Complete Atlantic Recordings’tan seçtiğini anlattı.

ERTEGÜN’LE TANIŞMA FIRSATIM OLDU •
Hep eski dönem müziğine ilgi duyduğunu anlatan Vermeiren, 2006 yılının yazında öteden beri hayranı olduğu Ahmet Ertegün’le tanıştığını ifade ediyor. “Ahmet Ertegün’le tanışmak, o ve ailesiyle bir akşam yemeği yemek çok keyifliydi. O akşam Ahmet Bey’i gördüğüm son akşam oldu çünkü Ahmet Bey o gecenin sabahı Amerika’ya gitti ve maalesef orada yaşamını yitirdi” diyen Vermeiren, Ertegün’le tanışmanın onun için unutulmaz bir deneyim olduğunu ve Ertegün’ün çalışma arkadaşı Ansel Mullins’le yaptığı programları dinlemesini çok istediğini ancak bunun mümkün olmadığını anlatıyor.

Britney’nin dönüşü muhteşem oldu (TARAF/09.09.2008)

Uyuşturucu ve alkol bağımlılığı yüzünden uzun süredir gözlerden uzak kalan Britney Spears MTV Müzik Ödülleri ile muhteşem bir dönüş yaptı. Piece of Me adlı şarkısıyla toplam üç dalda ödüle layık görülen Britney, giydiği gümüş rengi kısa elbisesiyle de tüm ilgiyi üzerine çekti

BERFİN VARIŞLI

Her yıl eylül ayında yapılan ve dünyanın en prestijli video müzik değerlendirme platformlarından biri olan MTV Müzik Ödülleri’nin bu yılki töreni milyonlarca kişinin izlediği şaşaalı bir şova dönüştü. Görünen o ki 2008 ödül töreni en çok Britney Spears’e yaradı. Çünkü önceki gün yapılan şovla ilgili akıllarda kalan tek şey Britney Spears’in ‘kendini toparlamış’ bir haldeki ‘geri dönüşü’ oldu. Öyle ki Britney ismi son yılların ‘çıtır melezi’ Rihanna’nın sergilediği şovu bile geride bıraktı. Uzun sarı dalgalı saçlarıyla salına salına sahneye çıkan Britney “Ben hiçbir yere gitmedim zaten buradaydım” der gibi başı dik bir şekilde karşımızdaydı, tıpkı eski günlerde olduğu gibi. Sahneye davet edildiğinde çalan şarkı da pek bir manidardı. Daha küçük bir kızken onu milyonlarca genci arkasından sürükleyecek kadar büyük bir pop starı yapan One More Time şarkısıydı fondaki.

LİSELİ KIZDAN VAMP KADINA • Hatırlayanlar olacaktır; kareli mini minnacık okul eteği ve göbeğini açıkta bırakan göğsünün altında düğümlediği beyaz gömleğiyle müzik dünyasına ‘bomba gibi’ bir giriş yapmıştı. Sonrasında sanki özellikle dillere dolansın diye kolay ve akılda kalır sözlerle süslü ‘çıstak’ şarkılarıyla hep en tepedeydi Britney. Genç kızlar onun gibi giyiniyor, onun gibi makyaj yapıyor, dünyanın her köşesinden genç beyler onun gibi bir kız arkadaşın hayalini kuruyordu. Günler geçti bizim ‘liseli’ Britney büyüdü. Vamp bir kadın olarak karşımıza çıktı. Artık daha dişiydi, ve hatta kimilerine göre vahşi bir kadın imajı vardı. Yani o masum genç kız gitmişti ve yerine sert ama seksi bir kadın gelmişti adeta. Sonradan anladık ki Britney’in bu değişimi sadece imajıyla sınırlı değilmiş. Hani bir dönem Türk filmlerinin ‘fakir ama gurulu’ genç kızı bir gün tesadüfen keşfedilir, şöhret basamaklarını koşar adım çıkar ama o kadar hızlı yükselir ki, durumu hazmedemez ve aynı hızla dibe vurur ya, Britney de aynı o filmlerde olduğu gibi dibe vurmuştu. Yaşadığı karmakarışık özel hayatı, depresyonları, uyuşturucu ve alkol kullanımı, garip evliliği, ne ara doğurduğunu anlayamadığımız iki oğlan çocuğu, boşanması ve bir türlü sonuca varamayan velayet meseleleriyle hep gündemdeydi Britney.

SKANDALLARLA DOLU BİR YAŞAM • Bir ara Madonna’yı dudağından öpmesiyle gündeme geldi, bir ara da kazıttığı saçlarıyla kameralara küfrederken gördük onu. Evliliğinden ağır yaralar aldığı belliydi. Herşeye rağmen şov devam etmeliydi ama şovu devam ettirecek takat kalmamıştı Britney’de artık! Hayranları eskiden olduğu gibi onun şarkılarıyla coşmak isterken gün geçtikçe dibe vuran, rehabilitasyon merkezlerinden çıkmayan ve yaşadığı bunalımlı hayatı bir ayna gibi yansıtan dış görünüşü sonunda kimi çevrelerce eğlence konusu olan bir Britney vardı artık. Eee... Hayat acımasız, insanlar daha da acımasız. Hele siz bir zamanlar yüzlerce milyon dolar kazanan pop starıysanız ve ‘bitik’ haliniz tüm magazin programlarının vaz geçilmez görüntüsü oluyorsa, bu kötü durumunuzdan istifade edenler de olacaktır pekala. Çok değil bundan bir yıl önce yapılan MTV Müzik Ödül Töreni’ni hatırlayın. O sıralar, kendine bir çıkış yolu arayan Britney, gerek fazla kiloları, gerek zayıf sahne performansıyla nasıl alay konusu olmuştu. Ancak, işte takdir-i İlâhî: Aynı Britney bir yıl sonra aynı ödül töreninde üç ödül birden alarak bir anlamda geçen yılın öcünü aldı ve 16 kez aday gösterildiği yarışmaya adını kocaman harflerle yazdırmayı başardı.
Gecenin açılışında kısa bir konuşma yapan Britney, ilk önce Tanrı’ya şükretti; sonra da “emeği geçen” arkadaşlarına, ailesine ve iki oğluna teşekkür etti. Piece of Me / Benden bir Parça adlı şarkısıyla en iyi video, en iyi kadın şarkıcı, ve en iyi pop video ödülüne layık görülen Britney, giydiği gümüş rengi kısa elbisesiyle de tüm ilgiyi üzerine çekti. Uzun lafın kısası Britney’in dönüşü muhteşem oldu. Umarız bu başarısı devam eder ve hayranlarına bu geceki gibi gülen gözlerle seslenir daima...

BOL ÖDÜLLÜ GECEDE YILDIZ YAĞMURU •

• Yılın video ödülü:
Britney Spears, Piece of Me
• Adaylar:
Chris Brown, Forever
Jonas Brothers, Burnin Up
Pussycat Dolls, When I Grown Up
The Ting Tings, Shut Up and Let Me Go

• En iyi kadın şarkıcı video ödülü:
Britney Spears, Piece of Me
• Adaylar:
Mariah Carey, Touch My Body
Katy Perry, I Kissed a Girl
Rihanna, Take a Bow
Jordin Sparks, No Air

• En iyi erkek şarkıcı video ödülü:
Chris Brown, With You
• Adaylar:
Flo Rida, Low
Lil Wayne, Lollipop
T.I., No Matter What
Usher, Love in this Club

• En iyi pop video ödülü:
Britney Spears, Piece of Me
• Adaylar:
Danity Kane, Damaged
Jonas Brothers, Burnin Up
Panic At The Disco, Nine in the Afternoon
Tokio Hotel, Ready, Set, Go

• En iyi rock video ödülü:
Linkin Park, Shadow of the Day
• Adaylar:
Fall Out Boy, Beat It
Foo Fighters, The Pretender
Paramore, rushcrushcrush
Slipknot, Psychosocial

• En iyi Hip-Hop video ödülü:
Lil Wayne, Lolipop
• Adaylar:
Mary J. Blige, Just Fine
Lupe Fiasco, Superstar
Flo Rida, Low
Kanye West&Chris Martin, Homecoming

• En iyi dans video ödülü:
The Pussycat Dolls, When I Grow Up
• Adaylar:
Ne-Yo, Closer
Madonna&Justin Timberlake&Timbaland, 4 Minutes
Chris Brown, Forever
Danity Kane, Damaged

• TÖRENDEN NOTLAR:
• Tören başlamadan önce Britney’in komedyen Jonah Hill’le beraber hazırladığı mini-skeç, her ne kadar salondaki izleyicileri kahkaya boğsa da biraz gereksiz ve başarızdı. Bu gibi gecelerde artık gelenekselleşen ‘soğuk espri’ furyasına bu sayede Britney de eklenmiş. Neyse bakalım, hayırlısı...

• Barbados asıllı ABD’li R&B şarkıcısı Rihanna ilginç şovuyla tam not aldı. Onlarca dansçı eşliğinde hazırladığı şovda Rihanna kısacık kestirdiği saçları, dev bir pastayı andıran etek şeklindeki kostümü ve ilginç dans gösterisiyle beğeni kazandı.

• 1994’ten beri düzenlenen törende bu yıl Christina Aguilera, Lil Wayne, Jonas Brothers Paramore ve son günlerin hit şarkısı I Kissed a Girl‘le ortalığı kasıp kavuran 23 yaşındaki genç yetenek Kathy Perry de sahne şovlarıyla izleyenleri büyüledi. Perry ilk kez katıldığı ödül töreni hakkında “Çok mutlu ve heyecanlıyım. Haftalar boyunca dinlediğim şarkıların ödül kazandığı gecede bulunmak benim için çok büyük bir onur” dedi. Perry’nin Madonna’nın efsanevi şarkısı Like a Virgin‘i seslendirmesi de büyük beğeni topladı.

• ABD halkından Demokratik Parti başkan adayı Barack Obama’ya oy vermelerini isteyen Britanyalı komedyen Russell Brand, sergilediği politik-komedi şovunda ABD başkanı George W. Bush’a yüklenmeden edemedi ve “Benim ülkemin insanları, George W. Bush’a, bir makasa güvendikleri kadar bile güvenmez” dedi.

• Nielsen Media Araştırma Şirketi’nin yaptığı açıklamaya göre tüm dünyada yayınlanan töreni geçen yıl 7.1 milyon kişi, önceki yıl da 5.8 milyon kişi izlemiş.

• Pekin Olimpiyatları’dan 8 altın madalyayla evine dönen ve dönerdönmez başarısını bir striptiz klüpte kutlayan ‘olimpik yüzücü’ Michael Phelps’in yanısıra High School Musical’in starlarından Zac Efron, Vanessa Hudgens, Ashley Tisdale ve Corbin Bleu de ödül dağıtanlar arasındaydı.

• Unutmadan söyleyelim gelecek yıl Los Angeles Paramount Stüdyoları’nda yapılacak törenin hazırlıklarına şimdiden başlandı.

Miss Alaska Külkedisi'nin izinde (TARAF/01.09.2008)

Cumhuriyetçi John McCain’in başkan yardımcısı adayı olarak belirlediği sıkı muhafazakar Sarah Palin ulusal tecrübesi olmadığı için eleştiriliyor. İki yıl boyunca Alaska valiliği görevinde bulunan Palin’in hayat hikâyesi ise masalları aratmıyor

BERFİN VARIŞLI

Idoha’da 1964’te doğan Sarah Palin, doğumundan kısa bir süre sonra ailesiyle Alaska’nın 9 bin nüfuslu Wasilla kasabasına taşındı. Henüz 28 yaşındayken politikaya atılan Palin, 1992’deWasilla şehir konseyine katıldı, bundan dört yıl sonra da belediye başkanlığı koltuğuna oturdu.

İki dönem boyunca bu görevi yürüten Palin’e belediye başkanı olmak yetmedi ve adını tüm eyalete duyurduğu vali yardımcılığı yarışına soyundu ancak sadece 2 bin oy geride kalarak bu yarışı kaybetti.

Ulusal bir görevde deneyimi olmayan Palin’in Alasla valiliği görevinden kazandığı iki yıldan az bir deneyimi var. Ancak bu da Palin’i yıldırmıyor: “Bu bence lehime olan bir durum çünkü perspektifimin ne kadar genç olduğunu kanıtlıyorum”

Muhafazakâr Feminist
Palin kendini şu sözlerle tanımlıyor: “Hayat dolu bir insanım. Eşcinsel evlilik karşıtı olmama rağmen birçok gay arkadaşım var.” 2006’da valilik görevini sürdürürken, eşcinsel evlilere kolaylıklar sağlamanın önünü kesen kararı başta destekleyeceğini söylemiş olsa da sonunda veto etti.

Veto kararının arkasında duran Palin: “Veto kararı verdim çünkü Alaska Yüksek Mahkemesi kararı anayasaya aykırı buldu. Yanlış anlaşılmasın eşcinsel evliliklerle ilgili karşıt tavrım değişmedi “ yorumunu yapmıştı.

Palin doğum kontrolünü destekleyen ancak kürtaja karşı çıkan Yaşam için Feministler (FFL) Derneği’nin de üyesi. 2002’de FFL’ye yazdığı mektupta kürtaja karşıtlığını şu sözlerle anlatıyor:

“Kürtajın ne kadar zalim bir operasyon olduğunu daha küçük bir çocukken anlamıştım. Bu yüzden yanınızdayım”. Yaratılış teorisine inanan Palin, okul kitaplarında bu teorinin yer almasını da destekliyor. Milli Silahlanma Derneği üyesi e olan Palin, bireylerin silah taşımasının doğru bir karar olduğunu savunuyor.

Eşi Todd yazın balıkçı kışın petrol işçisi
Lise yıllarındaki aşkı Todd’la 1988’de evlenen Palin, evlendikten sonra da doğup büyüdüyü Alaska’dan ayrılmak istememiş ve eş,yle birlikte burada yaşamını sürdürmüş. Eskimo kökenli eşi Todd, Palin vali olmadan önce BP’nin Alaska’daki şirketinde çalışıyordu.

Fedakar eş, Palin vali olduğunda bu görevinden ücretsiz izin almış ancak 2007’de BP’deki görevine geri dönmüş. Eşinin mesleğinin kariyerine etkilemeyeceğini belirten Palin o yıllarda verdiği ropörtajda “Eşim mavi yakalı bir çalışan, üretimde çalışıyor, kısaca yakıt gaz ve suyu ayrıştırıyor diyebiliriz.

Yani karar verici idari bir pozisyonu yok” yorumunu yapmıştı. “İlk dostum” diye nitelendirdiği eşi Toss, bir kayak şampiyonu. Yaz aylarında Bristol Körfezi’nde balıkçılık yapıp, avladığı somon balıklarını satıyor. Beş çocuk sahibi mutlu çiftin nisanda dünyaya gelen bebekleri Trig down sendromu.

Palin Trig’i her gün valilik makamına götürüp, masasının altındak, bebek sepetinde bakımını saplıyormuş. Palin’in en büyük oğlu Track de 11 Eylül 2007’den beri orduda, Irak’a gidecek birlik için hazırlanıyor.

Alaskalılar’ın sevgilisi
Vali olmadan önce Alaska Yakıt ve Gaz Komisyonu Ahlak Komiseri görevini de yürüten Palin, bu görevinden yine bir Cumhuriyetçi olan komisyon üyesi Randy Ruerich’in parti için enerji şirketlerinden çıkar sağlamaktan dolayı gözaltına alınmasından sonra istifa etmiş.

Bir reformcu olan Palin reformcu kişiliği sayesinde valilik görevine getirilmiş ve göreve geldikten kısa bir süre sonra da lobbi hareketlerini düzenleyen kararlar almış. Alaskalılar tarafından da sevilen Palin’in, yapılan yerel ankette halkın yüzde 90’ının gönlünü kazandığı ortaya çıkıyor.

Görevi kötüye kullandı mı
Wasilla Valisiyken, kendi maaşında bile indirim uygulayan Palin, kız kardeşinin eski eşi Mike Wooten’ı eyalet polis teşkilatının başına getirmek istemesinin üzerine buna karşı çıkan güvenlik komiseri Walt Monegan’ı görevden alma iddiasıyla suçlanıyor.

İddiaları yalanlayan Palin, rapor edilen yüzlerce telefon görüşmesinin asılsız olduğunu belirterek ne eşinin ne de kendisinin böyle bir girişimde bulunmadığını ifade ediyor. Ancak y,ine de kendisi ve eşinin görev başında içki içtiği için Wooten’ı sık sık azarladığını da anlatıyor.

Marijuana kullandığını itiraf etti
Alaska Makhemesi 2003’ten 100 grama yakın marijuana bulundurmayı yasal sayıyordu. Ancak 2006’da Vali Frank Murkowski bu yasayı bozarak yasal marijuana bulundurma miktarını 28 grama düşürdü. 2006’ya kadar ortalığı karıştıran marijuana karmaşası, Palin’in vali koltuğuna oturmasından sonra yeni bir boyut kazandı.

Eski vali Murkowski hayatı boyunca uyuşturucu denemediğini ifade ederken, Palin göreve geldiği ilk günlerde, gençken birkaç sefer marijuana denediğini itiraf etti: “Bill Clinton gibi hayatımda hiç marijuana kullanmadığımı söyleyemem.”

Kutup ayıları ondan çok çekti
Ocak ayında Sarah Palin New York Times’ta yayımlanan bir makalesinde “ Kutup ayıları onları ve Antarktika habitatını korumak için harcadığımız tüm çabalara değiyor. Ancak kimilerinin ısrarla talep ettiği kutup ayılarını soyu tükenmekte olan canlılar listesine ekleme fikri bu çabalarımızın bir parçası olmamalı.” Yorumunu yaparak birçok hayvan hakları örgütünün tepkisini çekmişti.

Palin dediğini de yaptı ve mayıs ayında valiliğinin hazırladığı soyu tehlikede olan hayvanlar listesine kutup ayılarını ekledi. Öte yandan Arktik Ulusal Vahşi Hayat Sığınağı Bölgesi’nde kutup ayılarının yaşamlarının olumsuz etkilenmesine neden olacak doğal gaz arama çalışmalarını desteklemesi de Palin’in çevreye duyarsızlığının da bir göstergesi olarak öne çıkıyor.

Kutuplardan gelen • güzellik kraliçesi
Idaho’da doğan, Alaska’da büyüyen ve tipik bir Alaska kızı olarak yetiştirilen Palin’in hobileri arasında fare yakalama, buzun üstünden balık avlama, dağda uzun yürüyüşler var. Bu hobilerinin yanı sıra Wasilla Lsesi’nde okurken basketbol takımında gösterdiği hünerleri nedeniyle “Sarah Barracuda” lakabını takmış arkadaşları.

Son sınıfta takım kaptanlığı da yapan Palin, 1982’de gerçekleştirilen liselerarası eyalet şampiyonasında Wasilla’nın şampiyonluğunda büyük pay sahibi olmuş. Bu zaferden iki yıl sonra da Palin, 20 yaşında gençliğinin baharındayken katıldığı yerel bir güzellik yarışmasında birinci olduktan sonra verilen para ödülüyle üniversite harçlığını çıkarmış.

Güzelliği dillere destan olan Palin’in Miss Alaska güzellik yarışmasında kazandığı ikincilik derecesi ve ‘en sempatik güzel’ derecesi var. Idaho Üniversitesi’nden 1987’de mezun olan Palin bu üniversiteden aldığı gazetecelik derecesi sayesinde Anchorage bölgesindeki yerel bir televizyon kanalında spor bültenini sunmuş.

Palin’in gazetecilik diplomasının siyasi kariyerinde yükselmesinde önemli bir etken olduğu söyleniyor.



AB'nin evlilik mevzuatı değişiyor (TARAF/25.08.2008)

AB yasaları önünde aynı cinsten ve karşı cinsten bireylerin gerçekleştirdikleri evlilikleri eşit kabul edilecek. Yani buna göre AB hukukunun bağladığı ülkelerde birey ister karşı cinsten bir bireyle ya da kendi cinsinden biriyle evlensin, yaptığı evliliğin statüsü kanun önünde değişmeyecek...

BERFİN VARIŞLI

B’ye bağlı Temel Haklar Birliği evlilik teriminin yeniden tanımlanması ve homofobinin suç olarak kabul edilmesini öngören bir rapor hazırladı. Raporun parlamento tarafından yasalaştırılması gündemde

Geçen haziran ayında ABD’ de Kaliforniya eyalet yasalarının eşcinsellere resmen evlenme olanağı tanımasının ardından, eşcinsel evlilik bir anda gündemin ilk sıralarına yerleşmişti ve eyalet belki de yıllardır bu anı bekleyen çiftlerin akınına uğramıştı.

ABD eşcinsel vatandaşlarını sevindirir de Avrupa Birliği boş durur mu? Yetkililer hemen kolları sıvadı ve evlilik teriminin yeniden tanımlanmasını ve homofobinin suç olarak kabul edilmesini öngören bir rapor hazırladı. Birlik yalnız rapor yayımlamakla da sınırlı kalmayarak, parlamentosunu devreye soktu ve eşcinsel haklarını koruyan geniş bir kanun çıkarma fikrini de gündemine oturttu. Kanun çıkarsa -ki bu çok uzak değil, AB’de yaşayan eşcinseller bayram edecek. Darısı bizimkilerin başına...

EVLİLİK TANIMI DEĞİŞİYOR • Birliğin bünyesinde çalışan Temel Haklar Birimi’nce (FRA) yayımlanan 165 sayfalık raporun en çarpıcı noktası şu: “AB yasaları önünde aynı cinsten ve karşı cinsten bireylerin gerçekleştirdikleri evlilikleri eşit kabul edilecek. Yani buna göre AB hukukunun bağladığı ülkelerde birey ister karşı cinsten bir bireyle ya da kendi cinsinden biriyle evlensin, yaptığı evliliğin statüsü kanun önünde değişmeyecek. Türkçesi, evlilik evliliktir kardeşim, ister kadın kadınla evlensin ister adam kadınla...

HOMOFOBİ DE NEYMİŞ • Rapor ayrıca homoseksüelliğin saklanmaması gereken bir olgu olduğunu ifade ediyor ve eşcinsel düşmanlığı yani homofobinin kanunlar önünde cezasız kalmaması gerektiğini savunuyor. FRA bu raporu hazırlarken bağımsız insan hakları savunucularından oluşan FRALEX adlı bir grupla işbirliği halinde hazırlamış. Kürtaj konusuyla yakından ilgilenenler FRALEX’i hatırlayacaklar, bu grup Slovakya hükümetini kürtajı doktorların isteğine bağlayan bir yasayı feshetmeye zorladıkları için ağır eleştirilere maruz kalmış olan grup.

EŞ DURUMUNDAN • AB’nin tüm üye ülkelerini eşcinsel haklarının korunması konusunda baskı yapmaya çağıran raporda bir başka çarpıcı nokta da ‘eş durumundan’ diye tabir edebileceğimiz durum. Rapor eşcinsel evliliklerin yasal sayılmasının yanında, evli eşcinsel çiftlerden biri AB vatandaşıysa, AB vatandaşı olmayan eşe üye ülkelerde oturma izni ve serbest dolaşım hakkı tanıyor.

EŞCİNSEL DEVRİM • Aslında eşcinsel hakları konusu Avrupa için bir ilk değil, ama bu rapor şimdiye kadar atılan adımları solda sıfır bırakıyor. Kıtada eşcinsel evliliği ilk olarak Hollanda 1998’de yasal olarak kabul etmiş, Belçika Parlamentosu da Ocak 2003’te eşcinsel evlilik için yasa çıkarmıştı. Bununla beraber Danimarka, İsveç, Fransa gibi ülkeler de eşcinsellerin hukuksal birliği için yasaları meclislerine getirerek, heteroseksüel evliliklere yakın yasalarla ortak yaşamların yolunu açmıştı.

Ancak bu rapor yasa haline gelirse -ki AB Parlamentosu çoktan FRA’dan konuyla ilgili yardımını istemiş ve raporun yasalaştırılması çalışmalarına başlamış; AB vatandaşlarını bir ‘eşcinsel devrim’ bekliyor. Üye ülkelerde işe alımdan eğitime, sosyal güvenlikten sağlık sektörüne kadar bütün alanları içine alan geniş bir yelpazede cinsel ayrımcılığın önüne geçilmesi planlanıyor. Gerçi, AB’nin de hakkını yemeyelim. Halihazırda bu tip ayrımcılığı iş hayatında önleyen yasaları var ancak diğer sektörlerde bu bir ilk olacak.

**

Sadık bir gayin ‘evlenme fobisi’

NYTIMES - Istanbul - 25.08.2008
New York Times yazarı Bob Morris, dört yıldan beri erkek arkadaşı Ira ile birlikte yaşıyor. Ira’nın evlenme teklifini önce tereddütle karşılamış Morris ama sonunda sevdiği adamı kıramamış ve geçen hafta Kaliforniya’ya gidip dünyaevine girmiş. Morris önceki gün New York Times’da yayımlanan makalesinde evlilik kararı öncesi yaşadığı ikilemi ve evli bir erkek olduğunda hissettiği mutluluğu anlatıyor

Morris’in 25 Ağustos tarihli yazısı:

Bir iş ziyareti için Los Angeles’a gidecektim. Sevgilimi Ira’yı aradım ve benimle beraber gelmesini istedim. O da bana şöyle söyledi: “Gelirim ancak bir koşulla benimle evlenirsen!”
İlk defa bunu söylemişti bana. Cevabım netti: “Hayır Ira bunun için çok erken!” Aslında erkek arkadaşım Ira’yla yıllardan beri evliliğin mutluluğumuzu artıracak bir etken olmadığını düşünüyorduk.

Bize göre evlilik pahalı bir düğün, saçma sapan hediyeler ve bizim değil de başkalarının güzel bir akşam geçirmesi için hazırlanan partiden ibaret sadece. San Francisco’daki gay düğünlerini izlerken de aynı şeyi düşünüp, bunun bize göre olmadığına inanıyorduk. Ancak nasıl olduysa oldu, Ira evlenmeyi koydu bir kere kafasına. Beni de ikna etti. Benimle birlikte Los Angeles’a geldi. Şehre vardığımızın ertesi gün kendimizi belediye binasında bulduk. Birkaç form doldurduk ve imzalarımızı attık ve dört yıllık birlikteliğimiz sonunda Kaliforniya’da evlendik! Artık ben de evli bir gaydim.

Ancak aklımda hâlâ soru işaretleri vardı: Sırf bir imza atarak ilişkimizi kayda mı geçirmemiz gerekiyor? İlişkimiz New York’ta zaten yasal sayılıyor. Kaliforniya’ya gidip evlenmenin sebebi nedir şimdi? Gay özgürlüğü ne zamandan beri evlilik fetişizmi ile beraber anılıyor. Bir erkek olarak ergenliğe geçtiğim ilk yıllardan beri ‘yalnızlığın insanları daha derin kıldığına’ inanıyorum aslında bu yüzden de sevgiliyken de çift olmaktan çok hoşnut değildim ve evliliğe inanmıyordum. Evliliğin botox ameliyatına kadar devam edebilecek bir süreç olduğunu düşünen ben, artık evli bir erkeğim.

Yeni medenî durumumuza alışmak çok da kolay olmadı. Arkadaşlarımız da olan biteni hayretle karşıladı ve evlilik töreninin bu kadar kısa sürede olup bitmesine şaşırdılar. Bir bekâr arkadaşımızın benzetmesi hayli ilginçti: “Yani bu sürücü belgesi almak gibi bir şey!”

Her şey bir imzayla kalmadı esasında. Artık evli bir çift olduğumuz için aynı evde de oturmamız gerekiyordu. Biriktirdiğimiz paraları birleştirdik ve bir ev aldık. Ira da yıllardan beri kirada oturduğu Soho’daki evinden ayrıldı. Nerdeyse tam bir aileydik artık.

Bizim biraz da oldubittiye gelen evliliğimiz belki de birçok gay çifti evlenmeye teşvik edecek. Evlenmek isteyen New York’lu gay çiftlerin muratlarına ermeleri için sadece birkaç alternatif var. Bunlardan biri Kanada, diğeri Massachussetss.

Peki gaylerin eş statüsünde yaşamalarını yasalar önünde de kabul eden New York’ta da neden ‘gay evlilik’ yasal olmasın? New York valisi David Paterson’ın bu konudaki çabaları umut verici. Kim bilir belki de yakın bir zamanda New Yorklu gay çiftler bir imza için onca yolu kat etmek zorunda kalmayacak.

Evli olma fikrine yavaş yavaş alışmaya başlamıştım. Aslına bakarsanız eğlenceli bir şeydi yaptığımız. Ancak şöyle bir durum var: Yasalar gereği Ira’yla tekrar evlenmek durumunda kalabiliriz. Bu kasımda Kaliforniya’da bir referandum yapılacak ve gay evliliklerle ilgili halkın fikri sorulacak.

Eğer Kaliforniyalılar eşcinsel evlilikler yasaklansın derse, birçok çift gibi bizim evliliğimiz de geçersiz sayılacak. Üzüleceğini tahmin ettiğim Ira’ya bu haberi söylediğimde Ira beklemediğim bir tepki verdi: “Olsun aşkım, kanunlar değişirse, evliliğimizi sonsuza dek tanıyacak bir yer buluruz, gider orda evleniriz!”