20 Eylül 2009 Pazar

Jean-Luc Godard (20.09.2009, Taraf Pazar)


Godard hakkında yazı yazmak onu anlamak kadar zor ve çetrefilli. Jean-Luc Godard bir ikon kırıcıydı. Var olan düzene ki bu o zamanlar hüküm süren sinema düzeniydi karşı çıktı. Basmakalıp olan her şeye karşıydı. Süregelen kuralları hiçe saydı, kendi düşüncelerini, kimi zaman pratiklerini kural yaptı. Bu anlamda bir anarşistti Jean-Luc Godard. Yapmak istediği şey çok basitti, iyi film yapmak istiyordu. Ama bunu o hep anlatılan o zamanda dahi klasikleşmiş yöntemleri takip ederek yapmadı, kendininkileri yarattı ve onları kullandı. Peşinden gelenler de bu yöntemleri kural kabul etti böylece sinema yükseldi, yüceldi.
Kendi gibi ikon kırıcı olan fikir arkadaşları, aynı zamanda Cahiers du Cinema’nın sivri kalemleri François Truffaut, Jacques Rivette, Eric Rohmer ve Claude Chabrol ile birlikte bu yıl 50. yaşını kutlayan Yeni Dalga akımının temsilcilerinden biri oldu. Bu beşli her ne kadar kimi zaman farklı yollarda ilerleseler de hedefleri aynıydı; Tüm dünyaya herkesin film yönetebileceğini göstermek! 1950’li yılların sonunda eşzamanlı çektikleri filmlerle bunu herkese göstermek istediler, göstermekle de kalmayıp kanıtladırlar. Sinema tarihçisi James Monaco’nun deyimiyle “sinema tarihinin belki de en büyük estetik kopuşu” başta Godard olmak üzere tüm Yeni Dalgacılar sayesinde ve onlar tarafından gerçekleşti.
Nasıl mı yaptılar bunu? Öncelikle kapalı mekânlarda kurulan setlerden dışarı attılar kendilerini. Stüdyonun suni ışıklarına huzur veren ılık Paris güneşini tercih ettiler. Yeni yeni gelişen sinema teknolojisinin nimetlerinde faydalanmaktan da geri durmadılar; daha önceleri yalnızca belgesel çekimlerinde kullanılan taşınabilir ve eskilerine nazaran daha hafif kameralar ile aydınlatma araçlarını kullandılar film çekerken. Özgürdü onlar, filmleri kadar özgür! Modası geçmiş soyutlama ve avangard anlayışını tamamen farklı bir düzleme taşıdırlar ve sonra kendi sinema yıldızlarını yarattılar. Dönemin popüler sinema yıldızları yerine kendi yarattıkları yıldızlara rol verdiler filmlerinde. Ve bu yıldızları da yakın çevrelerinden seçtiler. Kimisinin en yakın arkadaşı, kimisinin karısı, kimisinin de sevgilisiydi filmin başrolündeki.
Godard’ın olmazsa olmazı güzeller güzeli eşi Anna Karina’ydı örneğin. Kışkırtıcı ama aynı zamanda masum esmer Karina, o yıllarda büyük aşk yaşadığı Godard’ın Küçük Asker/Le Petit Soldat (1960), Kadın Kadındır/ Une Femme Est Une Femme (1961) Hayatını Yaşamak/Vivre sa vie (1962) filmlerinde rol aldı ve bu filmlerin her birinin birer klasik olmasına katkıda bulundu. Godard filmlerinin bir diğer üyesi de Jean-Paul Belmondo’ydu. Yeni Dalga deyince ilk akla gelen efsanelerinden biri olan İtalyan asıllı Fransız oyuncu Jean-Paul Belmondo da tıpkı Anna Karina gibi Godard filmleriyle sinemaseverlerinin gönüllerinde yer etmiş yıldızlardan biridir. Başta Serseri Aşıklar/À bout de souffle (1960), Çılgın Pierrot/Pierrot le fou (1965) olmak üzere birçok Godard filminde rol alan Belmondo, adını Yeni Dalga akımı ile duyuran sinemanın yaşayan efsanelerinden biridir.
SAGA FİLMDEN BAYRAM HEDİYESİ
Sonunda beklenen oldu ve sinemanın en büyük ustalarından Godard’ın tarihe geçmiş üç filmi Çılgın Pierrot, Kadın Kadındır ve Alfa Kenti’ni içeren ‘box-set’ raflardaki yerini aldı. ‘Sinemaya tutkunum’ diyenlerin arşivinin bir parçası olması gereken bu filmler Saga Film etiketiyle yayınlandı.
KADIN KADINDIR
Paris’teki bir kulüpte gündüzleri striptiz dansçısı olarak çalışan Angela (Anna Karina), aynı evi paylaştığı Émile Récamier'e (Jean-Claude Brialy) aşıktır ve ısrarla ondan bir bebek yapmak istediğini söyler. Ancak kendisine karşı pek fazla ilgili gözükmeyen Émile böyler bir ilişki için pek istekli görünmez. Çevresindekiler Angela'ya Madam Récamier diye hitap etse de Émile angela ile evlenmek konusunda olumlu düşünmemektedir. Ayrıca ikili bebek meselesi yüzünden sürekli kavga eder. Bu aşkın üçüncü kişisi olan ortak arkadaşları Alfred (Jean-Paul Belmondo) Angela'ya aşıktır ve sürekli olarak ona kur yapar. Émile'den umduğunu bulamayan Angela Alfred'le yatar ancak dayanamayıp tekrar Émile'e döner. Birbirleri olmadan yapamayacaklarını anlatan Angela ve Emile, bebek yapmaya karar verirler.
1960’lı yılların en başarılı aşk hikâyesinden biri olan bu filmin ilginç mizansenlerden biri, çiftin birbirlerine küsüp konuşmadıkları bir anda evdeki kitaplıktan aldıkları birkaç kitabın başlıklarından seçtikleri sözcükleri göstererek birbirlerine laf çaktırmalarıdır.
Filmin final sahnesi de en az film kadar etkileyicidir; Charles Aznavour’un etkileyici şarkısı Tu te laisse aller’in hemen ardından başlayan sahnede Emile yatakta sereserpe yatan Angela’ya döner ve şöyle der: “Angela sen iğrenç birisin”. Bunun üzerine Angela’nın verdiği cevap hayli düşündürücüdür: “Hayır,” der Angela “Ben iğrenç değilim. Ben bir kadınım…”
Bana kalırsa bu film, Godard’ın cesaretinin bir örneğidir. Ancak 1970’lerde yaygın olacak bir yaşam tarzını, bu filmle 10 yıl öncesinden haber veren Godard, aşkın ve çelişkinin gündelik yaşamın dokusunun bir parçası olduğunu anlatır bize.
Müzikal türünün içinde geçen bu etkili aşk filmi hakkında Godard, “filmin müzikal bir film olmadığını ancak bir müzikal düşüncesi olduğunu” söylüyor: “…Ben bu temayı Yeni-Gerçekçi bir müzikalin çerçevesi içinde tasarladım. Tam bir çelişki, ama filmde beni ilgilendiren tam da budur. Bu bir hata olabilir, ama çekici bir hatadır ve bu da dünyadaki en doğal şey olduğu halde absürd bir tarzda bebek isteyen bir kadınla ilgili olan temaya uyar.”
ÇILGIN PIERROT
ABD’li cinayet ve macera romanları yazarı Lionel White’ın Obsession adlı romanından uyarlanan Çılgın Pierrot/Pierrot la fou, gösterime girdiği 1965’te Venedik Film Festivali’nden Altın Aslan ödülü ile ayrılmış, başrol oyuncusu Jean-Paul Belmondo ise filmdeki Ferdinand Griffon rolüyle BAFTA ödülüne aday gösterilmiştir. Godard’ın onuncu filmi olan Çılgın Pierrot’nun Paris’ten Fransa’nın güneyine doğru kaçan iki sevgilinin trajik hikâyesini konu alır.
Ferdinand Griffon (Jean-Paul Belmondo),kötü giden bir evliliği olan ve işini henüz kaybetmiş mutsuz bir adamdır. Paris’te katıldığı bir parti sonrası Ferdinand, karısı ve çocuklarını terk ederek eski sevgilisi ve çocuklarının bakıcısı olan Marianne Renoir ile kaçar. İkili Marianne’in evine girdiklerinde dehşet verici bir manzara ile karşılaşırlar; onları bir ceset beklemektedir. Ferdinand’ın, Cezayir'li birtakım gansterlerin Marianne'ın peşinde olduğunu anlaması uzun sürmeyecektir. Ölen adamın arabasını alarak Paris'i terk eden ikili, suç ve heyecan dolu yolculuk sonrası Fransız Rivierası’na ulaşırlar. Filmin ismi, Marianne’in yol boyunca Ferdinand'ı kızdırmak pahasına ona hep "Pierrot" adıyla hitap etmesinden gelmektedir. Bu sırada Ferdinand Marianne 'nın kendisini içine sürüklediği macerayı anlamaz veya anlamak istemez. Sürekli kitap okuyan, günlük tutan çılgın aşık Ferdinand’tan sıkılan Marianne aşkı için her şeyini geride bırakan sevgilisini terk ederek daha önce kendisinden erkek kardeşi olarak söz ettiği erkek arkadaşı ile kaçar. Onları bulan Ferdinand iki sevgiliyi vurur sonra da vücuduna sardığı dinamit lokumlarını patlatarak intihar eder.
Diğer birçok Godard filmi gibi Çılgın Pierrot’da oyuncular, ‘oyuncu kameraya bakmamalı’ kuralını hiçe sayarak defalarca kameraya bakarlar. Bunun yanı sıra filmin farklı kurgu yapısı oldukça belirgin olan Godard imzasını gözler önüne serer; Pierrot’nun partideki kadının yüzüne pasta fırlatma sahnesi ve hemen peşinden bir anda görünen havai fişek sahnesi buna bir örnektir. Filmde yer alan parlak mavi, kırmızı ve sarı renkler de 1950’lerde başlayan ve 1960’larda milyonları peşinden sürükleyen bir akım haline gelen Pop Art kültürünü hatırlatan öğeleridir. Godard, 1965’te verdiği bir röportajında filmle ilgili şunları söyler: “…bu tamamen spontan bir filmdir. Çekimler başlamadan önceki iki günde kaygılıydım. Elimde hiçbir şey yoktu, hiçbir şey. Ah, evet Obsession adında bir kitabım vardı ve belirli sayıda mekânım. Ama en baştan filmin deniz kıyısında geçeceğini biliyordum.”
ALPHAVILLE
Ustanın bilim-kurgu ve film noir (kara film) tarzlarını bir araya getirdiği Alphaville’in çekimleri, 1965 yılının kış aylarında Paris’in gri ve soğuk sokaklarında gerçekleştirildi. Çılgın Pierrot’nun çekimlerinden beş ay önce tamamlanan film, Lemmy Caution (Eddie Constantine) adındaki özel dedektifin tuhaf bir şehir olan Alphaville’deki hikâyesini anlatır. Caution’ı daha önce hiç bilmediği bu şehre sürükleyen birkaç neden vardır. Gizemli şehir Alphaville’in kurucusu Profesör Van Braun’u öldürmek isteyen Caution, bir yandan da şehri yönetem süper bilgisayar Alpha-60’ı da yok etmek amacındadır. Alphaville’in kendi dünyasından çok farklı bir dünya olduğunu anlayan Caution’ın, insanların beynindeki tüm duyguların silinerek aşkın lağvedildiği, duyguların ölümle cezalandırıldığı bu şehirdeki tek yardımcısı Van Braun’un kızı Natasha’dır (Anna Karina). Caution, aşkın ne demek olduğunu dahi bilmeyen güzel Natasha’ya âşık olacaktır. Natasha sayesinde Alpha-60’ın idare merkezine kadar ulaşan Caution, Van Braun’un asıl amacının tüm dünyayı fethetmek olduğunu anlayınca dehşete kapılır.
Cocteau’nun sinemasal şiir olarak da tanımlanabilecek 1950 yapımı Orphée’sine birçok açıdan paralellik gösterir Alphaville; Leammy Caution, Natasha’yı tıpkı Orpheus’un Eur ydice’i çıkardığı gibi karanlık kentin dışına çıkarır, her iki filmin başkahramanları bir adamın peşindedir, Orphée Cégeste’yi bulmaya çalışırken Caution Harry Dickonson’ın izini sürer. Ve Truffaut’nun bir ay sonra çekeceği Fahrenheit 451 gibi Alphaville de asıl korkunç olanın gelecek değil içinde yaşadığımız şimdiki zamanın olduğunu anlamamızı sağlar.

Sanatın başkenti Londra (Taraf Pazar, 13.09.2009)


“Ne kadar masalsı, özgür ve değişken görünseler de, sonunda Londra Limanı’nda demir atmayan hemen hemen hiçbir gemi yoktur denizlerde” diye başlıyor söze Virginia Woolf, Londra rıhtımlarını anlatırken. Şehir merkezinin dışında olan devasa limanın ne kadar itici olduğundan bahseder, yan yana dizilmiş, depoların, buharlı yük gemilerinin, vinçlerin “yapış yapış çamur olmuş zemin üzerinde sıkış sıkış” durduklarından bahseder ve bu görüntüyü ‘dünyanın en iç karartıcı görüntüsü’ olarak tanımlar. Thames nehri boyunca ilerledikçe o hırpani yıkık dökük görüntü yerini bir anda uçsuz bucaksız bir ihtişama bırakır. Yapılar eskidir, yıpranmışlardır ancak bu eskilik hali onlara ayrı bir anlam katar. Yaşanmışlıklar, acılar, savaşlar, salgın hastalıklar, yangınlar hele hele o yangınlar gözlerimizin önünde belirir bir anda. Bu sırada Londra üstten bakan, küstah edasıyla sizleri bekliyordur. Çekicidir, çekici olduğu kadar da asildir. Soğuktur Londra, bakışları soğuktur ama yine de kendine çeker sizi, âşık eder ve bir daha kurtulamazsınız ondan. Ondan ayrıldığınız gün dahi aklınızdadır ve hep orada kalacaktır.
Bir zamanların güneş batmayan imparatorluğunun güneşe hasret başkenti Londra, sanat, moda, ihtişam ve toleransın da başkentidir.
Londra sanatın başkentidir, zira dünyanın en etkileyici tiyatrolarına ve sanat galerine ev sahipliği yapmaktadır. Çoğu için Londra’yı cazip kılan tiyatrodur. 1963’ten bu yana şehrin dört bir yanına serpiştirilmiş irili ufaklı 43 adet salonda sahnelenen yüzlerce müzikal ve tiyatro gösterisine ev sahipliği yapan National Theatre, yıllık 54 milyon sterlinlik cirosuyla Londralıların kalıtımsallaşmış sanat geleneğinin bir kanıtıdır. Şehirde faaliyet gösteren iki özel tiyatro, Royal Shakespeare Company ve Shakespeare’s Globe Theatre da gerek Shakespeare’in gerekse diğer ustaların eserleri tiyatroseverlerle buluşturulur. Operaseverler için de birçok farklı seçenek barındırır Londra. Örneğin yalnızca İngilizce eserlerin sahnelendiği English National Opera ve Royal Opera House bu seçeneklerin sahnelendiği yerlerdir. Royal Opera House ayrıca baleye de ev sahipliği yaparken klasik müzik konserleri şehrin merkezindeki parkların yanı sıra meşhur Royal Albert Hall’da da Londralılara müzik ziyafeti sunmaya devam eder tüm yıl boyunca.
Müzeler ve sanat galerilerine gelince...Dünyanın dört bir yanından tarihi eserleri kendi bünyesine toplamayı başarmış, hatta bu özelliği ile ziyaretçilerini haset içinde bırakan British Museum’un yanı sıra, dünyanın sayılı bilim müzeleri arasında gösterilen Natural History Museum ve Science Museum Londra deyince ilk akla gelen müzelerdir. Dünyanın en büyük dekoratif sanatlar ve tasarım müzesi olan Victoria and Albert Museum, popüler kültürün gücünün en gerçek örneği olan Madam Tussauds müze cenneti Londra’nın en çok ziyaret edilen müzeleri arasında gösterilir. Sanat galerileri konusunda da Londra oldukça zengin bir şehirdir. Kentteki gerek çağdaş gerekse klasik sanatlara ait örnekler sunan belli başlı sanat galerileri arasında dünyaca ünlü National Gallery ve kardeş kurumlar Tate Britain ile Tate Modern sayılabilir. 1824’te kurulan National Gallery, 13. yüzyıl ile 19. yüzyıl arasında tamamlanan 2 bin 300 esere ev sahipliği yapar. Şehrin merkezi olan Trafalgar Square’de yer alan National Gallery bir bakıma Paris’teki Louvre ve Madrid’teki Museo del Prado’nun Britanya’daki karşılığı niteliğindedir. Kentin güneyinde yer alan Saatchi Gallery ise çağdaş sanatın en çarpıcı örneklerini sanatseverlerle buluşturur. Galeri’de çoğunlukla Britanya’nın marjinal sanatçıları Damien Hirst ve Tracey Emin’in başını çektiği Young British Artist olarak bilinen grubun eserleri sergilenir.
Londra toleransın başkentidir. Dünyanın dört bir yanından insanlar, Araplar, Afrikalılar, Çinliler, Hintliler Tayvanlılar ve Tayvanlılar gibi binlerce insan kendi dillerinden ve kültürlerinden kopmadan ama beraber yaşamanın sınırlarını da bilerek hayatlarına devam ederler. Londra sokaklarında gezerken ana vatanının Britanya olmadığına bahse girebileceğiniz binlerce farklı yüzle karşılaşırsınız. Ancak hepsi Londralıdır işte ve burada yaşamaktan memnun oldukları her hallerinden bellidir.
Londra zarafetin başkentidir. Soğuk ve mesafeli olarak bilinen ki bu bir gerçektir, İngilizler gibi Londralılar da sosyal ilişkilerinde oldukça kibardır. Otobüsten inerken şoföre teşekkür eden insanları sanırım sadece bu ülkede görebilirsiniz ya da sırayı hiçe sayarak o meşhur kırmızı iki katlı otobüse binmek için çabalayan bir insana bu ülkede rastlamanız oldukça zordur. İngilizlerin her cümlenin başında ya da sonunda ‘teşekkür ederim’ ve ‘lütfen’ kelimelerini sarf etmeleri kimilerine göre aşırı gelse de buna zamanla alışırsınız.
Ayrıca Londra, New York, Paris ve Milano gibi modanın başkentidir. Dünyanın dört bir yanından modacılar her yıl düzenlenen Londra Moda Haftası’nda tasarımlarını sergilemek için tüm yıl ter dökerler. Londra Moda Haftası’nda yer almak bir saygınlık ibaresidir.

HUZUR VEREN PARKLAR
Okuduğum bir kitapta “Londra’yı gezerken acele etmenize gerek yoktur çünkü şehrin tümünü keşfetmeniz imkânsızdır” yazıyordu. Bu cümlede ne demek istendiğini Londra’ya gidince daha iyi anlarsınız. Turistlerin ilgisini çeken, ve kartpostallardan gayet iyi bildiğiniz saat kulesi Big Ben, hemen yanındaki Parlemento Binası, Thames nehri kıyısındaki dönme dolap London Eye’ı gezip hemen ardından aslında çok da uzakta olmayan, açılır kapanır köprü Tower Bridge’e gitmeniz nereden baksanız bir gününüzü alacaktır. İlla ki turistik bir tur atacağım diyenler buralarda zaman kaybedebilirler ancak Londra havasını solumak isteyenler, o kocaman caddelerden kurtulup sokak aralarına dalmalılar. Asıl Londra birbirinden enfes biraların içildiği, uzun uzun sohbetlerin yapıldığı publarda, caddenin keşmekeşinden uzak, dingin sokaklarda ve hemen hemen her adım başında karşınıza çıkan yemyeşil çimlerle örtülü parklardadır. Hepsi kraliçenin özel mülkü olan bu parkların kuşkusuz en ünlüsü olan Hyde Park’in yapay ama huzuru temsil eden gölü Serpentine’de bir tekne turu yapmadan dönerseniz Londra turunuz eksik kalır. J. M. Barrie’nin gölün tam ortasındaki Kayıp Gençlerin Adası olarak hayal ettiği adacık ve nehrin öte yanındaki Peter Pan’ın heykeli bu eşsiz gezintide size eşlik eder. 249 hektarlık alanı kaplayan Hyde Park’ın başka bir özelliği de parkın Marble Arch köşesinde yer alan Speaker’s Corner’ıdır. Speaker’s Corner adından da anlaşılacağı gibi çok eski yıllardan beri konuşacak bir şeyleri olan insanların her Pazar sabahı gelip burada toplanan kalabalık karşısında kendilerini ifade ettikleri yerdir.
Londra’nın bir başka parkı ise St. James Parkı’dır. Britanya’nın en eski parkı olan St. James’in hikâyesi de oldukça ilginç: Kral II. Charles, Fransa’da sürgündeyken hayran kaldığı bahçelerin bir benzerini ülkesinde de görmek ister. Bunun için de sarayın hemen yanı başında bulunan ve o yıllarda cüzamlı hastalara hizmet veren bir bakımevi olan alanı seçer. Bakımevini yıktırır ve yerine bu zarif parkı yaptırır.
PICCADILLY’DEN SOHO’YA
Londra’da mutlaka gece gezilmesi gereken bir mekân varsa orası Piccadilly Circus’tır. Neon ışıklarının himayesinde bulunan cadde New York’un ünlü Times meydanına nazire yaparcasına Londralıları ve Londra’yı ziyarete gelen turistleri kendine çeker. Meydanın simgesi olan Eros heykeli Londra fotoğrafları albümlerinin olmazsa olmazıdır. Bu heykel, II. Dünya Savaşı sırasında Surrey’e götürülmüş, 1963’te yeniden eski yerine dikilmiştir. Piccadilly’deki yoğunluk Leicester’da nasıl bir kalabalıkla karşılaşacağınız hakkında ipucu verir. Bir başka merkez olan Leicester Square West End tiyatrolarının bir araya toplandığı ve tiyatro biletlerinin yarı fiyatına satıldığı gişeleriyle ünlüdür. Sokak sanatçılarıyla ünlü bu mekân özellikle gençlerin uğrak yerleri arasında sayılabilir.
Londra’nın en kozmopolit semtlerinden biri de Soho’dur. Bir zamanlar fahişeler ve seks dükkânlarının merkezi olan Soho şimdilerde değişen çehresiyle turistlerin olmasa da Londralıların sıklıkla ziyaret ettiği bir yerdir. Avrupa’nın çeşitli yerlerinden göç eden göçmenlerin yerleştiği bu semt, son olarak Çinli göçmenlerin yerleşmesiyle kültürlerin kaynaştığı bir yer olmuştur. Soho, komşu semti Covent Garden ile birlikte bir zamanlar Londra’nın en tehlikeli semtleri arasında gösterilirmiş. Manastır anlamına gelen Covent Garden, keşişlerin sorumluluğu altıda bir bölgeyken 17. yüzyılda yazarların ve sanatçıların sıklıkla uğradığı pub ve cafeleriyle bohem bir kimliğe bürünür. Şimdilerde semtin tam ortasında yer alan pazar yeri ise 19. yüzyılın en işlek ticaret merkezleri arasında gösterilirdi.
Londra bir solukta gezilip anlatabilecek bir şehir değil. 1665’te 110 bin Londralının ölümüne neden olan veba salgını ve ertesi yıl şehrin yüzde 80’ini küle çeviren yangın felaketi şehrin ortaçağ ruhunu yerle bir etse de cazibesini yok etmeyi başaramamış, bunu dünyanın en pahalı şehirlerinden biri olan Londra’yı gezerken daha iyi anlıyoruz. Yılda yaklaşık 10 milyon kişinin ziyaret ettiği bu şehir, hava kirliliğine, tıkalı trafiğine ve hatta uluslar arası keşmekeşliğine rağmen bizi ve yılda 10 milyondan fazla insanı kendine çekmeye devam ediyor. Uzun yıllar da devam edecek gibi görünüyor.