3 Kasım 2013 Pazar


Bir pazar günü..

Bitter ve Pierre Bourdieu  
3 Kasım 2013

29 Ekim 2013 Salı

Dönüş..


Bloguma girmeyeli 3 yıl olmuş. Anneciğimi de kaybedeli hemen hemen o kadar oldu. Kötü bir 3  yılın ardından yavaş yavaş toparlanıyorum.

Öncelikle belirtmeliyim bu yazı bir 1st draft. Tekrar tekrar okuyup düzelterek yayınlamak gelmedi içimden. Olduğu gibi yazmak istedim.

Kötü bir 3 yılın ardından yavaş yavaş toparlanıyorum...Anneciğim sinsi bir hastalığa yakalandı. 2 yıl çekti bu hastalığı. Bir gün bile isyan etmedi, bir gün bile "Niye ben" demedi. Öleceğine inanmıyordu, ya biz öyle sanıyorduk. "Sen gözüme baksana sen! Bende bu hastalığa pabuç bırakacak göz var mı?" derdi hep. Espriye vururdu dökülen saçlarını. Acı çekmeye başladığında anladım anneciğimin gerçekten hasta olduğunu. Bir de o 5 mayıs sabahı.

Anneciğimi 2010 yılının ağustos ayında kaybettik. Mayıs-ağustos arası her şey flu. 4 Mayıs gecesi Taşucu'na gitmek için uçak bileti bakıyordu, sabahında ise felç geçirdi. Sonra bir atak daha sonra bir tane daha. Yavaş yavaş kaybettim annemi. Belki de alıştıra alıştıra gitti. Bir seferde gitseydi kaldıramayacağımı biliyordu.

Amacım 'drama queen'lik yapmak değil. Sadece bu blogu tekrar canlandırmak istiyorum, Tıpkı hayatımı yeniden canlandırdığım gibi. Babacığım bana en büyük destek. Hep destek oldu!  Sayesinde yarım bıraktığım doktorama tekrar başladım. Eskisinden daha çok istiyorum doktoramı bitirmeyi.

Sözün kısası bloguma geri dönüyorum. Başlığı da değiştirmek gerek sanırım. Taraf ve Tempo'da yayınlanan yazılarıma ek olarak okuduğum kitapların, belki yazdığım paper'ların özetini (ya da tamamını) yayınlamak istiyorum.

Umarım başarablirim,

Sağlıkla...

berfin


29 Ekim 2010 Cuma

HEPSİ BU KADAR MI? (Bu yazı Tempo'nun nisan 2010 sayısında yayımlanmıştır)


O, ‘esmer yıllar’ımızın tanığı; ‘erkeklerin de ağladığını’ fısıldayan, ‘kar taneleri’nin peşinden koşturan kadın. Üç kuşak, şarkılarında aşkı yaşadı. Ama bizim en özel köşelerimize, melodilerle sızan Nilüfer, hep kapalı bir kutu gibiydi. Şimdi o kutu açıldı ve içindekiler bir kitapta toplandı. Kitabın adı; ‘Hepsi Bu Nilüfer’. Şarkıcı, fırtınalı aşklarını, kavgalarını, tutkularını, ilk kez anlattı ve kitabın en özel bölümlerini Tempo ile paylaştı.

BERFİN VARIŞLI

Çengelköy sırtlarında bir köşk. Gözlerden uzak bir yokuşun tam tepesinde. Boğaz’a tepeden bakıyor. Kiremit rengi dış cephesi, bahçesindeki badem ağaçlarıyla uyum içinde. Kapıyı Nilüfer’in yardımcısı açıyor. Kısa süre sonra kendisi beliriyor merdivenlerde. Üzerinde siyah bir süveter var, ayağında da babetler. Çok sade. Salona gelişiyle ev hareketleniyor. Çay servisi yapılırken anlatmaya başlıyor: “Bugünlerde çok heyecanlıyız çünkü kızım, yani ikinci kızım, yakında doğum yapacak.”

“İkinci kızım” dediği kedisi. “Şimdi yukarıda. Doğumunu rahatça yapması için oda hazırladım. Görsen, karnı kocaman; veteriner beş tane doğuracağını söyledi” diyor gözlerini açarak. Birden yerinden kalkarak yan odaya gidiyor, birkaç saniye içinde elinde küçücük bir biberonla geri dönüyor: “Bazen kediler hamilelik depresyonuna girermiş ve yavrularını emzirmeyi reddederlermiş. Bizimki de böyle bir şey yaparsa diye biberonları ve süt tozlarını hazırladım.” O heyecanla anlatırken, Nilüfer’in ne kadar uzun süredir hayatımızda olduğunu düşünüyorum.Her şeyin başladığı, hayatlarımıza gitmemek üzere katıldığı yıl 1970. 'Hafta Sonu' gazetesinin düzenlediği, dördüncü Altın Ses Yarışması’na katıldı Nilüfer. 15 yaşındaydı. Karşısında şarkı söylediği jüride, Ajda Pekkan, Şehrazat, Fecri Ebcioğlu gibi isimler vardı. Birinci oldu. İki yıl sonra, ilk 45’liği çıktı. ‘Kalbim Bir Pusula’ ile ‘Ağlıyorum Yine’ şarkıları vardı bu plakta. Ama asıl büyük çıkışı ‘Dünya Dönüyor’la yakaladı Nilüfer.

Henüz 19 yaşındayken, ünlü Alman plak şirketi RCA ona plak yapmayı teklif etti. Ama yılın en az yarısını Almanya’da geçirmesi gerekiyordu. Kabul etmedi. 1977 yılında müzisyen Yeşil Giresunlu ile evlendi. Bu evlilik, fazla uzun sürmedi. Nilüfer’in müzik kariyeri ise tırmanışını sürdürdü. İşle aşkın yolu, hayatında bir kez daha kesişti Nilüfer’in. 1980’lerin başında bu kez sahnede Onno Tunç vardı.

Onno’lu yıllar

Şarkıcının yakın arkadaşı ve aynı zamanda menajeri olan Bircan Silan’ın kaleme aldığı ve ‘Hepsi Bu Nilüfer’ adını verdiği biyografide, duyulmamış kesitler var. Tunç’la ilişkisi de kitapta önemli yer tutuyor. Tıpkı hayatında olduğu gibi. “O dönem Nilüfer’in de Onno’nun da hayatında kimse yoktu. Boşluktaydı ikisi de. Yalnızlar limanının iki gediklisi olmaktan vazgeçip, birbirlerine sığındılar. Üç ay sürdü ilişki. Kavgaları gürültüleri olmadı. Ama bir tutkuya da dönüşmedi ilişki.” İkilinin müzik ortaklığı ise uzun yıllar devam etti. Hatta bir ara Onno Tunç ile Kayahan karşı karşıya geldi. Kitapta iki müzik adamının ‘Kar Taneleri’ şarkısı üzerinden yaşadığı çekişme anlatılıyor.Kayahan’la nasıl bu hale geldi?“Nilüfer ‘84’ adlı albümü hazırlanırken Kayahan, ‘Kar Taneleri’ şarkısı albümde yer alsın istedi, ısrar etti. Nilüfer, şarkıyı albümüne koymaya karar verdi ama düzenlemesini Onno Tunç’un yapmasını şart koşarak. Nilüfer ve Kayahan bu sırada tartıştı. Nilüfer, isyan ederek, “Koymuyorum albüme bu şarkıyı” dedi, Kayahan’ın geri adım atmasıyla iş tatlıya bağlandı. Kayahan, sürekli Onno Tunç’un düzenlemesinin, şarkının sıcaklığını alıp götürdüğünü söylüyordu. Tunç ise bu kadar Batı sound’lu bir albümde, Kayahan’ın şarkısının yanlış tercih olduğunu düşünüyordu. Kayahan ile Onno Tunç arasında gözle görülür bir kıskançlık vardı. Birbirlerini sever gibi görünseler de, gerçek öyle değildi.”Nilüfer, o zamanlar bir gün Kayahan’la mahkemeye düşeceğini düşünemezdi. Ama geçen yıllar çok şeyi değiştirdi. Kayahan’la hâlâ konuşmuyorlar. Nilüfer, artık Kayahan şarkıları söyleyemiyor. Peki ikili bu noktaya nasıl geldi?

Bircan Silan, kopuşun ‘Esmer Günler’ şarkısının yapıldığı yıllara dayandığını yazıyor. “Kayahan, şarkının melodisini oluşturdu. Sözleri yoktu. Nilüfer melodiyi çok sevmişti. Sözlerin yazılmasını beklemeden, albüme konulmasını istedi.” Kitaba göre Nilüfer, plakçısı Yaşar Kekeva’nın tüm itirazlarına rağmen, şarkının alınması için bastırır. Kayahan’a iki bin lira ödenmesini sağlar. Ortada senet yoktur. O günlerde işler verilen sözle yapılmaktadır. Bir süre sonra Nilüfer’in hiç beklemediği bir şey olur. Kayahan’ın, şarkıyı altı bin liraya Sezen Aksu’ya sattığını öğrenir. Çıldırır. Kayahan’a çok sert çıkar. Bir akşam Kayahan özür dilemek ve Nilüfer’i ikna etmek için gelir. “Bu paraya (Sezen Aksu’dan aldığı altı bin lirayı kastediyor) ihtiyacım var. Zorda olmasam böyle bir şey yapar mıyım?” Ancak Nilüfer geri adım atmaz. “Var mı böyle bir şey? Daha sözleri yokken adam senin paranı peşin ödedi. Ayıp! Sezen’den aldığın parayı geri veremiyorsan, git ona başka şarkı yap o zaman!” der. Sezen Aksu, bunlardan habersizdir. Ama olanları duyması uzun sürmez. Kayahan’ı arar ve “Sen zaten şarkıyı önce ona satmışsın, parayı geri veremiyorsan başka şarkı yap” der. ‘Hep Karanlık’ şarkısı da bu vesileyle doğar.


İplerin tamamen kopması, Nilüfer’in ‘Gözün Aydın’ albümünden sonraya, 2003’ün sonlarına denk geliyor. Yine kitaba göre, Nilüfer sahnede okuduğu şarkıları için Kayahan’a yüzde beş komisyon ödüyordu. Ama artık repertuarında eskisi kadar çok Kayahan şarkısı yoktu ve Nilüfer bu oranı yüzde üçe düşürmek istedi. Kayahan bunu kabul etti ama sonra bir gün telefon açıp “Artık şarkılarımı okumanı yasaklıyorum” dedi.Kitapta yazan bu ayrıntıları hatırlattığımızda Nilüfer’in ifadesi sertleşiyor: “Hepsini birebir yaşadık. Ben para pul işlerinden nefret ederim, ama öyle bir raddeye geldik ki, bunları yazmamız gerekiyordu. Bu konuda son kez sizinle konuşuyorum. Bir daha da konuşmayacağım.”


Aşkın sert rüzgârları


Nilüfer, kararlı bir kadın. İşte de, aşkta da bildiğini okuyan bir tarzı var. Onun için “Serttir” dendiğini pek çok kez duydum. “Öyle misiniz?” diye sorduğumda şaşırmıyor. “Kurallarım var elbette. Özellikle işim ve kızım konusunda. Bazen yemeğini televizyon karşısında yemek için ısrar ediyor. Asla izin vermiyorum.” Nilüfer, Ayşe Nazlı’yı 2000 yılında evlat edindi. “Bir gün biyolojik annesini öğrenmek isterse ne yapar acaba?” “Ayşe Nazlı, her şeyin farkında. Benim onu doğurmadığımı biliyor. İsterse biyolojik annesini arar bulur. Bu onun hakkı; bazen ben bile merak ediyorum. Onu doğuran kadın kimdir? Nerede yaşıyor? Neler yaşadı ki çocuğunu bıraktı?. Bu dehşet verici bir şey.” Kızından bahsetmeyi seviyor, pek çok yönünün ona benzediğini düşünüyor, ama bir endişesi var: “Büyüyüp âşık olduğu zaman bana benzemesini istemiyorum. Bana benzerse aşk ona çok acı çektirir.” Ayşe Nazlı’dan konuşunca Reha Muhtar’ın adı da karışıyor sohbete. “Ayşe Nazlı, hafta sonlarını babasıyla yani Reha’yla geçiriyor. Kardeşleriyle iyi anlaşıyor. ”Nilüfer, Reha Muhtar ilişkisi 2001 yılında başladı. Nilüfer’in hayranlarının büyük kısmı bu ilişkiyi istemiyordu: “Büyük bir aşktı ve elbette insanların düşüncelerinin farkındaydık. Ama ben bunu hiç dikkate almadım. Sonuçta hayat benim hayatım.”Nilüfer hayranları Gökberk Ergenekon’u ise çok yakıştırıyordu ona. Herkes evlenmelerini beklerken ayrıldılar. Kitapta, Ergenekon’la yaşadığı özel bir anısı da yer alıyor: “Onno Tunç’un uçağının kaybolduğu gece, Nilüfer arkadaşlarıyla evindedir. Telefon çalar. Aranjör Ümit Kuzer, acı haberi verir. Başta duyduklarına inanamaz ama durum ciddidir. Nilüfer kendini kaybetmiştir. O sırada Gökberk Ergenekon’un yüzünün asıldığını fark eder. Ergenekon, kıskançlığa daha fazla dayanamaz, kapıyı çekip çıkar. Bu, yaşadıkları en büyük kavgalardan biridir. “Ama bu yüzden ayrılmadık sakın yanlış anlaşılmasın” diyor. “Gökberk Ankara’daydı, ben İstanbul’da. Aramıza mesafe girdi. Yine aşklarını konuşan kadın durumuna düştüm. Haydi başka sorular sor bana” diyor, ama konu dönüp dolaşıp bugünkü aşka, Latif Demirci’ye geliyor: “Yaş geçtikçe insan huzur arıyor. Aşkta da bu böyle. Eskiden yaşadığınız heyecanı yaşamıyorsunuz artık. Zaten hep aynı heyecan yaşansa, insan hasta olur, sağlığını kaybeder.”Artık hayatının en dingin günlerini yaşadığını söylüyor Nilüfer, “Mutluyum” diyor. Gözlerine baktığınızda söylediklerine inanıyorsunuz.


YILLAR SONRA ORTAYA ÇIKAN KARDEŞLERİ

Nilüfer’in hayatının dönüm noktalarından biri, babasını kaybetmesiydi. Babası şarkıcı 11 yaşındayken ölmüş. Annesi, bunu ondan saklamış. Babasının hastanede olduğunu söylemiş.“Belki de Lütfiye Hanım, Nilüfer kadar yürekli değildi. Küçük kızına bu haberi vermek istemedi… Oysa, onun gerçeği anlatmak için çocuğun anlayacağı o dili bulamaması, Nilüfer’in hayata olan güvenini sarstı… Babasına ‘Hoşça kal’ demesine engel olmuştu annesi. Nihayet Cemil Bey’in vasiyeti okundu. Nilüfer, orada iki büyük adam ve bir genç kızla karşılaştı. İşin daha da vahimi, aslında onların kardeşleri olduğunu öğrendi. Onlar, babasının daha önceki evliliklerinden çocuklarıydı. Cemil Bey’in çocuklarıydı.Nilüfer, küçücük aklıyla değerlendirmeler yapmaya çalışıyordu.Bu hayatının en üzüntülü anında, birden iki abisi ve bir ablası olduğunu öğrenmişti; ama onlar gelip onun elini bile tutmamışlardı.Bu ofiste yaşadıkları ve öğrendikleri, Nilüfer’in hayatı boyunca yaşadığı önemli travmalardan biri oldu… Babasının öldüğünü öğrendiği gün annesine küstü.”

DOSTLARINDAN NİLÜFER'E NOTLAR:


Kitapta şarkıcının hayatında çok özel yeri olan dostlarının ve kızının yazdıkları da yer alıyor.


AYŞE NAZLI

"Sevgili annecim
Seni çok seviyorum, iyi ki varsın. Beni çok seviyorsun. Sen çok iyi bir annesin. Bana kızdığında genelde televizyon cezası veriyorsun. Hayvanları çok seviyorsun. Prens ve prensesi çok seviyorsun. Hayvanlar ölünce onlara çok üzülüyorsun. Ben de hayvanları çok seviyorum."

AJDA PEKKAN

"Sevgili Nilüfer, prensiplerinden asla ödün vermeyen, mesleki duruşu ile sevgi duyduğum bir isim. Bizim sektörde her ne kadar şöhret olmak kolay olsa da, kalıcı olmak gerçekten zordur. Nilüfer, bu anlamda uzun yıllar ipi göğüslemiş, Türk popunun en sevilen isimlerinden biri olmuştur.Ayrıca ve belki de sanatçılığımızdan sıyrılarak baktığımızda Nilüfer, benim çok sevdiğim bir arkadaşımdır.Daha uzun yıllar bu yollarda birlikte yürüyebilmek üzere sevgili Nilüferim…"

SEZEN AKSU

"Nilüfer’in, her şeyden önce dünyanın en özel ve güzel sesine sahip olduğunu düşünüyorum. Ama benim için asıl kıymeti, tepeden tırnağa erdem dolu olmasında. Hiçbir durum yoktur Nilüfer’i değerlerinden, prensiplerinden geriye adım attırabilecek. Erdemliliği, sağlam duruşu ile hakikaten de eşsiz bir karakteri vardır. Evladının “Anneciğim” diye boynuna atlayışını, sevişip sarılmalarını yakinen gören biri olarak, anneliğin sadece doğurmak olmadığını nasıl anlıyorsa insan, kardeşliğin illa aynı anne babadan doğmak olmadığını da görüyor.Nilüfer, benim nazarımda sadece arkadaşım değil, kardeşimdir. İçim titreyerek severim…"

GÖKBERK ERGENEKON’LA AŞKI

Nilüfer, hep tutkulu aşklar yaşadı. Ama eski devlet bakanlarından Gökberk Ergenekon’la altı yıl süren ilişkisi, hepsinden daha şiddetliydi sanki.“Gökberk, Nilüfer’e daha ilişkilerinin ilk aylarında evlilik teklifi etmiş, hatta alyans da takmışlardı. Ama her kavgada Nilüfer parmağındaki alyansı çıkarıyor, bahçeye fırlatıyor, olaylar yatışınca da birlikte bahçeye gidip yüzüğü arıyorlardı.‘Tamam, bu iş bitti! İstemiyorum artık, git Ankara’na, dön geri!’‘Gidiyorum zaten!’‘Ama önce şu yüzüğünü al da öyle git…’ Böyle dediği an Nilüfer yüzüğü salonun bahçeye açılan kapısından fırlatıp atıyor, yüzük de çimenlerin ve çiçeklerin arasında kayboluyordu. Gökberk, barışmaya gönüllüyse, ‘Çok uzağa atma demiyor muyum sana şu yüzüğü? diyordu. ‘Elime ver kızım şu yüzüğü elime! Otların arasında nasıl bulacağım? Hadi bul ver bakalım elime…’Sonra ikisi birden kafalar yerde, yüzüğü arayıp buluyorlardı. Gökberk, her defasında yüzüğü parmağına takarken, ‘Hanımefendi, bu yüzüğü takabilir miyim? Benimle evlenir misiniz?’ diye soruyordu. Nilüfer muzır muzır parmağını uzatıyor, sonra da barışıyorlardı.”

24 Mart 2010 Çarşamba

RUHUN GÖÇÜ NE YÖNE?




















Reenkarnasyona inanır mısınız? Oyuncu Canan Ergüder, kendisini farklı hayatlarda, farklı kimliklerde hayal etmeyi seviyor. Gezgin ruhunun, birbirinden farklı altı limana uğradığını düşünüyor. Onunla birlikte bu limanlara yol aldık; karşımıza çıkan karakterler sizi de şaşırtacak.

“Yeniden yaşamak… Eminim ki gerçekten böyle bir şey var; bu, ölüden çıkan bir yaşam.” Platon, bundan 2 bin 500 yüz yıl önce böyle dediğinde reenkarnasyonun bu kadar kafa karıştırıcı olduğunu düşünmüş müydü bilinmez; ama birçok filme ve kitaba konu olan reenkarnasyon, cevabı bulunamayan ama hissedilen bir soru gibi bellekleri kemirmeye devam ediyor. Kimimiz ölümden sonra yaşama inanıyoruz ve hatta bu düşünce bize çok çekici geliyor; kimimiz de bunun safsata olduğunu düşünüp burun kıvırıyoruz. Canan Ergüder, ilk gruba girenlerden. Daha önce de yaşamış olma fikri onu cezbediyor. Asi ruhu bir padişahta, uysal tarafı bir geyşanınkinde ortaya çıkmış olabilir. Eminiz hepiniz, inanmasanız da, önceki hayatınızda kim olduğunuzu hayal etmişsinizdir. Ergüder, hayal etmekle kalmadı; onların kılığına girip, Mehmet Turgut’un objektifinin karşısına geçti.
“NE ZAMAN BİR SAVAŞ FİLMİ İZLESEM…
“Marie Antoinette bana her zaman ilginç gelmiştir. Bir insan nasıl bu kadar kötü olabilir? Nedeni şu herhalde; Marie Antoinette, 14 yaşında Fransa kraliçesi oluyor. Bu, o yaşta bir çocuk için inanılmaz bir yük.”“Asla kötü bir karakteri canlandırmayacağım” dedi ama söz konusu Marie Antoinette olunca, bu kararından vazgeçti Canan Ergüder. “O bir kraliçe! Dünya tarihine bakınca inanılmaz sükse yaratmış bir insan!” diyerek anlattı onu canlandırma nedenini. Reenkarnasyona inanıyor ama “Bundan önceki hayatımda kraliçeydim” diyen kadınlara bıyık altından gülüyor. Belli ki pek çok kadının, asil bir ruha sahip olduğunu sanması ona eğlenceli geliyor. Ve içindeki mücadeleci ruh ortaya çıkıyor: “Ben kraliçe filan değildim ama kesinlikle bir kadındım ve kesinlikle savaşı deneyimlemiş bir kadındım. Ne zaman bir savaş filmi izlesem bunu hissediyorum.”

“TARİHİN EN GÜZEL MEDUSA’SI”
Su yeşili gözleri en büyük kozu ve o bu kozu çok iyi kullanıyor. Canan Ergüder, gözleriyle konuşanlardan. Birçoklarının gözündeki sert kadın imajı o konuşmaya başlar başlamaz kayboluyor. “Yüz hatlarımda sertlik var, bunun farkındayım.” Kötü kadın imajından sıkılmış. “Benden cadı fotoğrafı bekleme!” diyor. Cadı değil ama yılan saçlı dişi canavar oluveriyor. “Aslına bakarsan Medusa başlangıçta kötü bir karakter değil. Athena onu kıskanç yapan. Bir anlamda kadersiz. Ben de bu yüzden onu seçtim.” Mehmet Turgut’un dediği gibi; “İşte! Tarihin en güzel Medusa’sı!”
DOĞUŞTAN HELEN
“Helen olmalıyım bir de! Paris’in aşkı Helen! Truva Savaşı’nın nedeni Helen! Hem, yüzüm de, rengim de uygun buna!” Birlikte gittiğimiz kostüm mağazasında kapıdan içeri girer girmez o bembeyaz kostümü gösteriyor Canan Ergüder. Soyunma odasına gidiyor, birden Helen oluyor. Altın rengi yapraklardan yapılmış tacı da takınca kostüm tamamlanıyor. Çekim günü makyaj ve saç için en az uğraşılan karakter de zaten Helen’di. Canan Ergüder’in Truvalı Helen olması için, bir beyaz elbise, bir de altın rengi taç yeterliymiş demek!
YEŞİL GÖZLÜ GEYŞA
Yeşil gözlü geyşa olur mu? Kahverengi lens taksak belki. Ya da photoshop’la değiştirsek göz rengini? Bu karakterin Helen’den daha çok uğraştıracağı kesindi. Öyle de oldu. “Neden yeşil gözlü geyşa olmasın? Hem farklı bir şeyler yapmak istemiyor muyuz? Bizim geyşamız da yeşil gözlü olsun. Makyajla hemen değişirim ben merak etme!”. Canan Ergüder yoğun uğraşlar (üst üste üç peruk, beyaz pudra ve uzun süren makyajla) sonunda istediği gibi bir geyşa oluverdi. “Bu karaktere girmeyi çok istedim; çünkü bu çok farklı bir kültür. Toplumda geyşaların fahişe olduğu yönünde yanlış bir kanı var. Onlar fahişe değil!”

“BENDEN YAVUZ OLUR”
Farklı bir karaktere bürünmek istiyor Canan Ergüder. “Neden bir erkek olmasın listede, mesela bir padişah! Hem yüzüm de kemikli, pekâlâ bir erkek olabilirim! Zaten hep bir erkeği oynamak istemiştim.” Onlarca kostümün arasından gözümüze yemyeşil, ihtişamlı bir kaftan ilişince “Buldum!” diyor. “Padişah olmalıyım. Aslında benim olmak istediğim sultan, Fatih Sultan Mehmet’ti; en sevdiğim tarihi karakter; çünkü İstanbul’un fethi gibi inanılmaz bir şeyi başardı!” Kavuğu başına takıp, bir de takma bıyık bulunca tam bir padişah oldu Canan Ergüder. “Şöyle yandan baksana; benden Fatih değil de Yavuz Sultan Selim olur. Hem o da Fatih kadar şatafatlı!”
YIL 1920 NEW YORK’TAYIZ
Ve işte en eğlenceli kare… Çarliston dansçısı. Öyle belli biri değil, herhangi bir dansçı. İçindeki dans tutkusunu anlatmak için bundan daha eğlenceli bir çekim olabilir mi? “Ben çocukken balerin olmak isterdim, ama sonradan anladım ki vücudum buna müsait değil. Mükemmeliyetçi biriyim. ‘Prima ballerina’ olamadıktan sonra bale yapmanın bir anlamı olmadığını düşündüm. Ama dansı çok seviyorum. Bir ara flamenko da yaptım. "Çarliston da yapmak" isterim, neden olmasın? Hadi çekime başlayalım!”

TEMPO, ŞUBAT 2010

20 Eylül 2009 Pazar

Jean-Luc Godard (20.09.2009, Taraf Pazar)


Godard hakkında yazı yazmak onu anlamak kadar zor ve çetrefilli. Jean-Luc Godard bir ikon kırıcıydı. Var olan düzene ki bu o zamanlar hüküm süren sinema düzeniydi karşı çıktı. Basmakalıp olan her şeye karşıydı. Süregelen kuralları hiçe saydı, kendi düşüncelerini, kimi zaman pratiklerini kural yaptı. Bu anlamda bir anarşistti Jean-Luc Godard. Yapmak istediği şey çok basitti, iyi film yapmak istiyordu. Ama bunu o hep anlatılan o zamanda dahi klasikleşmiş yöntemleri takip ederek yapmadı, kendininkileri yarattı ve onları kullandı. Peşinden gelenler de bu yöntemleri kural kabul etti böylece sinema yükseldi, yüceldi.
Kendi gibi ikon kırıcı olan fikir arkadaşları, aynı zamanda Cahiers du Cinema’nın sivri kalemleri François Truffaut, Jacques Rivette, Eric Rohmer ve Claude Chabrol ile birlikte bu yıl 50. yaşını kutlayan Yeni Dalga akımının temsilcilerinden biri oldu. Bu beşli her ne kadar kimi zaman farklı yollarda ilerleseler de hedefleri aynıydı; Tüm dünyaya herkesin film yönetebileceğini göstermek! 1950’li yılların sonunda eşzamanlı çektikleri filmlerle bunu herkese göstermek istediler, göstermekle de kalmayıp kanıtladırlar. Sinema tarihçisi James Monaco’nun deyimiyle “sinema tarihinin belki de en büyük estetik kopuşu” başta Godard olmak üzere tüm Yeni Dalgacılar sayesinde ve onlar tarafından gerçekleşti.
Nasıl mı yaptılar bunu? Öncelikle kapalı mekânlarda kurulan setlerden dışarı attılar kendilerini. Stüdyonun suni ışıklarına huzur veren ılık Paris güneşini tercih ettiler. Yeni yeni gelişen sinema teknolojisinin nimetlerinde faydalanmaktan da geri durmadılar; daha önceleri yalnızca belgesel çekimlerinde kullanılan taşınabilir ve eskilerine nazaran daha hafif kameralar ile aydınlatma araçlarını kullandılar film çekerken. Özgürdü onlar, filmleri kadar özgür! Modası geçmiş soyutlama ve avangard anlayışını tamamen farklı bir düzleme taşıdırlar ve sonra kendi sinema yıldızlarını yarattılar. Dönemin popüler sinema yıldızları yerine kendi yarattıkları yıldızlara rol verdiler filmlerinde. Ve bu yıldızları da yakın çevrelerinden seçtiler. Kimisinin en yakın arkadaşı, kimisinin karısı, kimisinin de sevgilisiydi filmin başrolündeki.
Godard’ın olmazsa olmazı güzeller güzeli eşi Anna Karina’ydı örneğin. Kışkırtıcı ama aynı zamanda masum esmer Karina, o yıllarda büyük aşk yaşadığı Godard’ın Küçük Asker/Le Petit Soldat (1960), Kadın Kadındır/ Une Femme Est Une Femme (1961) Hayatını Yaşamak/Vivre sa vie (1962) filmlerinde rol aldı ve bu filmlerin her birinin birer klasik olmasına katkıda bulundu. Godard filmlerinin bir diğer üyesi de Jean-Paul Belmondo’ydu. Yeni Dalga deyince ilk akla gelen efsanelerinden biri olan İtalyan asıllı Fransız oyuncu Jean-Paul Belmondo da tıpkı Anna Karina gibi Godard filmleriyle sinemaseverlerinin gönüllerinde yer etmiş yıldızlardan biridir. Başta Serseri Aşıklar/À bout de souffle (1960), Çılgın Pierrot/Pierrot le fou (1965) olmak üzere birçok Godard filminde rol alan Belmondo, adını Yeni Dalga akımı ile duyuran sinemanın yaşayan efsanelerinden biridir.
SAGA FİLMDEN BAYRAM HEDİYESİ
Sonunda beklenen oldu ve sinemanın en büyük ustalarından Godard’ın tarihe geçmiş üç filmi Çılgın Pierrot, Kadın Kadındır ve Alfa Kenti’ni içeren ‘box-set’ raflardaki yerini aldı. ‘Sinemaya tutkunum’ diyenlerin arşivinin bir parçası olması gereken bu filmler Saga Film etiketiyle yayınlandı.
KADIN KADINDIR
Paris’teki bir kulüpte gündüzleri striptiz dansçısı olarak çalışan Angela (Anna Karina), aynı evi paylaştığı Émile Récamier'e (Jean-Claude Brialy) aşıktır ve ısrarla ondan bir bebek yapmak istediğini söyler. Ancak kendisine karşı pek fazla ilgili gözükmeyen Émile böyler bir ilişki için pek istekli görünmez. Çevresindekiler Angela'ya Madam Récamier diye hitap etse de Émile angela ile evlenmek konusunda olumlu düşünmemektedir. Ayrıca ikili bebek meselesi yüzünden sürekli kavga eder. Bu aşkın üçüncü kişisi olan ortak arkadaşları Alfred (Jean-Paul Belmondo) Angela'ya aşıktır ve sürekli olarak ona kur yapar. Émile'den umduğunu bulamayan Angela Alfred'le yatar ancak dayanamayıp tekrar Émile'e döner. Birbirleri olmadan yapamayacaklarını anlatan Angela ve Emile, bebek yapmaya karar verirler.
1960’lı yılların en başarılı aşk hikâyesinden biri olan bu filmin ilginç mizansenlerden biri, çiftin birbirlerine küsüp konuşmadıkları bir anda evdeki kitaplıktan aldıkları birkaç kitabın başlıklarından seçtikleri sözcükleri göstererek birbirlerine laf çaktırmalarıdır.
Filmin final sahnesi de en az film kadar etkileyicidir; Charles Aznavour’un etkileyici şarkısı Tu te laisse aller’in hemen ardından başlayan sahnede Emile yatakta sereserpe yatan Angela’ya döner ve şöyle der: “Angela sen iğrenç birisin”. Bunun üzerine Angela’nın verdiği cevap hayli düşündürücüdür: “Hayır,” der Angela “Ben iğrenç değilim. Ben bir kadınım…”
Bana kalırsa bu film, Godard’ın cesaretinin bir örneğidir. Ancak 1970’lerde yaygın olacak bir yaşam tarzını, bu filmle 10 yıl öncesinden haber veren Godard, aşkın ve çelişkinin gündelik yaşamın dokusunun bir parçası olduğunu anlatır bize.
Müzikal türünün içinde geçen bu etkili aşk filmi hakkında Godard, “filmin müzikal bir film olmadığını ancak bir müzikal düşüncesi olduğunu” söylüyor: “…Ben bu temayı Yeni-Gerçekçi bir müzikalin çerçevesi içinde tasarladım. Tam bir çelişki, ama filmde beni ilgilendiren tam da budur. Bu bir hata olabilir, ama çekici bir hatadır ve bu da dünyadaki en doğal şey olduğu halde absürd bir tarzda bebek isteyen bir kadınla ilgili olan temaya uyar.”
ÇILGIN PIERROT
ABD’li cinayet ve macera romanları yazarı Lionel White’ın Obsession adlı romanından uyarlanan Çılgın Pierrot/Pierrot la fou, gösterime girdiği 1965’te Venedik Film Festivali’nden Altın Aslan ödülü ile ayrılmış, başrol oyuncusu Jean-Paul Belmondo ise filmdeki Ferdinand Griffon rolüyle BAFTA ödülüne aday gösterilmiştir. Godard’ın onuncu filmi olan Çılgın Pierrot’nun Paris’ten Fransa’nın güneyine doğru kaçan iki sevgilinin trajik hikâyesini konu alır.
Ferdinand Griffon (Jean-Paul Belmondo),kötü giden bir evliliği olan ve işini henüz kaybetmiş mutsuz bir adamdır. Paris’te katıldığı bir parti sonrası Ferdinand, karısı ve çocuklarını terk ederek eski sevgilisi ve çocuklarının bakıcısı olan Marianne Renoir ile kaçar. İkili Marianne’in evine girdiklerinde dehşet verici bir manzara ile karşılaşırlar; onları bir ceset beklemektedir. Ferdinand’ın, Cezayir'li birtakım gansterlerin Marianne'ın peşinde olduğunu anlaması uzun sürmeyecektir. Ölen adamın arabasını alarak Paris'i terk eden ikili, suç ve heyecan dolu yolculuk sonrası Fransız Rivierası’na ulaşırlar. Filmin ismi, Marianne’in yol boyunca Ferdinand'ı kızdırmak pahasına ona hep "Pierrot" adıyla hitap etmesinden gelmektedir. Bu sırada Ferdinand Marianne 'nın kendisini içine sürüklediği macerayı anlamaz veya anlamak istemez. Sürekli kitap okuyan, günlük tutan çılgın aşık Ferdinand’tan sıkılan Marianne aşkı için her şeyini geride bırakan sevgilisini terk ederek daha önce kendisinden erkek kardeşi olarak söz ettiği erkek arkadaşı ile kaçar. Onları bulan Ferdinand iki sevgiliyi vurur sonra da vücuduna sardığı dinamit lokumlarını patlatarak intihar eder.
Diğer birçok Godard filmi gibi Çılgın Pierrot’da oyuncular, ‘oyuncu kameraya bakmamalı’ kuralını hiçe sayarak defalarca kameraya bakarlar. Bunun yanı sıra filmin farklı kurgu yapısı oldukça belirgin olan Godard imzasını gözler önüne serer; Pierrot’nun partideki kadının yüzüne pasta fırlatma sahnesi ve hemen peşinden bir anda görünen havai fişek sahnesi buna bir örnektir. Filmde yer alan parlak mavi, kırmızı ve sarı renkler de 1950’lerde başlayan ve 1960’larda milyonları peşinden sürükleyen bir akım haline gelen Pop Art kültürünü hatırlatan öğeleridir. Godard, 1965’te verdiği bir röportajında filmle ilgili şunları söyler: “…bu tamamen spontan bir filmdir. Çekimler başlamadan önceki iki günde kaygılıydım. Elimde hiçbir şey yoktu, hiçbir şey. Ah, evet Obsession adında bir kitabım vardı ve belirli sayıda mekânım. Ama en baştan filmin deniz kıyısında geçeceğini biliyordum.”
ALPHAVILLE
Ustanın bilim-kurgu ve film noir (kara film) tarzlarını bir araya getirdiği Alphaville’in çekimleri, 1965 yılının kış aylarında Paris’in gri ve soğuk sokaklarında gerçekleştirildi. Çılgın Pierrot’nun çekimlerinden beş ay önce tamamlanan film, Lemmy Caution (Eddie Constantine) adındaki özel dedektifin tuhaf bir şehir olan Alphaville’deki hikâyesini anlatır. Caution’ı daha önce hiç bilmediği bu şehre sürükleyen birkaç neden vardır. Gizemli şehir Alphaville’in kurucusu Profesör Van Braun’u öldürmek isteyen Caution, bir yandan da şehri yönetem süper bilgisayar Alpha-60’ı da yok etmek amacındadır. Alphaville’in kendi dünyasından çok farklı bir dünya olduğunu anlayan Caution’ın, insanların beynindeki tüm duyguların silinerek aşkın lağvedildiği, duyguların ölümle cezalandırıldığı bu şehirdeki tek yardımcısı Van Braun’un kızı Natasha’dır (Anna Karina). Caution, aşkın ne demek olduğunu dahi bilmeyen güzel Natasha’ya âşık olacaktır. Natasha sayesinde Alpha-60’ın idare merkezine kadar ulaşan Caution, Van Braun’un asıl amacının tüm dünyayı fethetmek olduğunu anlayınca dehşete kapılır.
Cocteau’nun sinemasal şiir olarak da tanımlanabilecek 1950 yapımı Orphée’sine birçok açıdan paralellik gösterir Alphaville; Leammy Caution, Natasha’yı tıpkı Orpheus’un Eur ydice’i çıkardığı gibi karanlık kentin dışına çıkarır, her iki filmin başkahramanları bir adamın peşindedir, Orphée Cégeste’yi bulmaya çalışırken Caution Harry Dickonson’ın izini sürer. Ve Truffaut’nun bir ay sonra çekeceği Fahrenheit 451 gibi Alphaville de asıl korkunç olanın gelecek değil içinde yaşadığımız şimdiki zamanın olduğunu anlamamızı sağlar.

Sanatın başkenti Londra (Taraf Pazar, 13.09.2009)


“Ne kadar masalsı, özgür ve değişken görünseler de, sonunda Londra Limanı’nda demir atmayan hemen hemen hiçbir gemi yoktur denizlerde” diye başlıyor söze Virginia Woolf, Londra rıhtımlarını anlatırken. Şehir merkezinin dışında olan devasa limanın ne kadar itici olduğundan bahseder, yan yana dizilmiş, depoların, buharlı yük gemilerinin, vinçlerin “yapış yapış çamur olmuş zemin üzerinde sıkış sıkış” durduklarından bahseder ve bu görüntüyü ‘dünyanın en iç karartıcı görüntüsü’ olarak tanımlar. Thames nehri boyunca ilerledikçe o hırpani yıkık dökük görüntü yerini bir anda uçsuz bucaksız bir ihtişama bırakır. Yapılar eskidir, yıpranmışlardır ancak bu eskilik hali onlara ayrı bir anlam katar. Yaşanmışlıklar, acılar, savaşlar, salgın hastalıklar, yangınlar hele hele o yangınlar gözlerimizin önünde belirir bir anda. Bu sırada Londra üstten bakan, küstah edasıyla sizleri bekliyordur. Çekicidir, çekici olduğu kadar da asildir. Soğuktur Londra, bakışları soğuktur ama yine de kendine çeker sizi, âşık eder ve bir daha kurtulamazsınız ondan. Ondan ayrıldığınız gün dahi aklınızdadır ve hep orada kalacaktır.
Bir zamanların güneş batmayan imparatorluğunun güneşe hasret başkenti Londra, sanat, moda, ihtişam ve toleransın da başkentidir.
Londra sanatın başkentidir, zira dünyanın en etkileyici tiyatrolarına ve sanat galerine ev sahipliği yapmaktadır. Çoğu için Londra’yı cazip kılan tiyatrodur. 1963’ten bu yana şehrin dört bir yanına serpiştirilmiş irili ufaklı 43 adet salonda sahnelenen yüzlerce müzikal ve tiyatro gösterisine ev sahipliği yapan National Theatre, yıllık 54 milyon sterlinlik cirosuyla Londralıların kalıtımsallaşmış sanat geleneğinin bir kanıtıdır. Şehirde faaliyet gösteren iki özel tiyatro, Royal Shakespeare Company ve Shakespeare’s Globe Theatre da gerek Shakespeare’in gerekse diğer ustaların eserleri tiyatroseverlerle buluşturulur. Operaseverler için de birçok farklı seçenek barındırır Londra. Örneğin yalnızca İngilizce eserlerin sahnelendiği English National Opera ve Royal Opera House bu seçeneklerin sahnelendiği yerlerdir. Royal Opera House ayrıca baleye de ev sahipliği yaparken klasik müzik konserleri şehrin merkezindeki parkların yanı sıra meşhur Royal Albert Hall’da da Londralılara müzik ziyafeti sunmaya devam eder tüm yıl boyunca.
Müzeler ve sanat galerilerine gelince...Dünyanın dört bir yanından tarihi eserleri kendi bünyesine toplamayı başarmış, hatta bu özelliği ile ziyaretçilerini haset içinde bırakan British Museum’un yanı sıra, dünyanın sayılı bilim müzeleri arasında gösterilen Natural History Museum ve Science Museum Londra deyince ilk akla gelen müzelerdir. Dünyanın en büyük dekoratif sanatlar ve tasarım müzesi olan Victoria and Albert Museum, popüler kültürün gücünün en gerçek örneği olan Madam Tussauds müze cenneti Londra’nın en çok ziyaret edilen müzeleri arasında gösterilir. Sanat galerileri konusunda da Londra oldukça zengin bir şehirdir. Kentteki gerek çağdaş gerekse klasik sanatlara ait örnekler sunan belli başlı sanat galerileri arasında dünyaca ünlü National Gallery ve kardeş kurumlar Tate Britain ile Tate Modern sayılabilir. 1824’te kurulan National Gallery, 13. yüzyıl ile 19. yüzyıl arasında tamamlanan 2 bin 300 esere ev sahipliği yapar. Şehrin merkezi olan Trafalgar Square’de yer alan National Gallery bir bakıma Paris’teki Louvre ve Madrid’teki Museo del Prado’nun Britanya’daki karşılığı niteliğindedir. Kentin güneyinde yer alan Saatchi Gallery ise çağdaş sanatın en çarpıcı örneklerini sanatseverlerle buluşturur. Galeri’de çoğunlukla Britanya’nın marjinal sanatçıları Damien Hirst ve Tracey Emin’in başını çektiği Young British Artist olarak bilinen grubun eserleri sergilenir.
Londra toleransın başkentidir. Dünyanın dört bir yanından insanlar, Araplar, Afrikalılar, Çinliler, Hintliler Tayvanlılar ve Tayvanlılar gibi binlerce insan kendi dillerinden ve kültürlerinden kopmadan ama beraber yaşamanın sınırlarını da bilerek hayatlarına devam ederler. Londra sokaklarında gezerken ana vatanının Britanya olmadığına bahse girebileceğiniz binlerce farklı yüzle karşılaşırsınız. Ancak hepsi Londralıdır işte ve burada yaşamaktan memnun oldukları her hallerinden bellidir.
Londra zarafetin başkentidir. Soğuk ve mesafeli olarak bilinen ki bu bir gerçektir, İngilizler gibi Londralılar da sosyal ilişkilerinde oldukça kibardır. Otobüsten inerken şoföre teşekkür eden insanları sanırım sadece bu ülkede görebilirsiniz ya da sırayı hiçe sayarak o meşhur kırmızı iki katlı otobüse binmek için çabalayan bir insana bu ülkede rastlamanız oldukça zordur. İngilizlerin her cümlenin başında ya da sonunda ‘teşekkür ederim’ ve ‘lütfen’ kelimelerini sarf etmeleri kimilerine göre aşırı gelse de buna zamanla alışırsınız.
Ayrıca Londra, New York, Paris ve Milano gibi modanın başkentidir. Dünyanın dört bir yanından modacılar her yıl düzenlenen Londra Moda Haftası’nda tasarımlarını sergilemek için tüm yıl ter dökerler. Londra Moda Haftası’nda yer almak bir saygınlık ibaresidir.

HUZUR VEREN PARKLAR
Okuduğum bir kitapta “Londra’yı gezerken acele etmenize gerek yoktur çünkü şehrin tümünü keşfetmeniz imkânsızdır” yazıyordu. Bu cümlede ne demek istendiğini Londra’ya gidince daha iyi anlarsınız. Turistlerin ilgisini çeken, ve kartpostallardan gayet iyi bildiğiniz saat kulesi Big Ben, hemen yanındaki Parlemento Binası, Thames nehri kıyısındaki dönme dolap London Eye’ı gezip hemen ardından aslında çok da uzakta olmayan, açılır kapanır köprü Tower Bridge’e gitmeniz nereden baksanız bir gününüzü alacaktır. İlla ki turistik bir tur atacağım diyenler buralarda zaman kaybedebilirler ancak Londra havasını solumak isteyenler, o kocaman caddelerden kurtulup sokak aralarına dalmalılar. Asıl Londra birbirinden enfes biraların içildiği, uzun uzun sohbetlerin yapıldığı publarda, caddenin keşmekeşinden uzak, dingin sokaklarda ve hemen hemen her adım başında karşınıza çıkan yemyeşil çimlerle örtülü parklardadır. Hepsi kraliçenin özel mülkü olan bu parkların kuşkusuz en ünlüsü olan Hyde Park’in yapay ama huzuru temsil eden gölü Serpentine’de bir tekne turu yapmadan dönerseniz Londra turunuz eksik kalır. J. M. Barrie’nin gölün tam ortasındaki Kayıp Gençlerin Adası olarak hayal ettiği adacık ve nehrin öte yanındaki Peter Pan’ın heykeli bu eşsiz gezintide size eşlik eder. 249 hektarlık alanı kaplayan Hyde Park’ın başka bir özelliği de parkın Marble Arch köşesinde yer alan Speaker’s Corner’ıdır. Speaker’s Corner adından da anlaşılacağı gibi çok eski yıllardan beri konuşacak bir şeyleri olan insanların her Pazar sabahı gelip burada toplanan kalabalık karşısında kendilerini ifade ettikleri yerdir.
Londra’nın bir başka parkı ise St. James Parkı’dır. Britanya’nın en eski parkı olan St. James’in hikâyesi de oldukça ilginç: Kral II. Charles, Fransa’da sürgündeyken hayran kaldığı bahçelerin bir benzerini ülkesinde de görmek ister. Bunun için de sarayın hemen yanı başında bulunan ve o yıllarda cüzamlı hastalara hizmet veren bir bakımevi olan alanı seçer. Bakımevini yıktırır ve yerine bu zarif parkı yaptırır.
PICCADILLY’DEN SOHO’YA
Londra’da mutlaka gece gezilmesi gereken bir mekân varsa orası Piccadilly Circus’tır. Neon ışıklarının himayesinde bulunan cadde New York’un ünlü Times meydanına nazire yaparcasına Londralıları ve Londra’yı ziyarete gelen turistleri kendine çeker. Meydanın simgesi olan Eros heykeli Londra fotoğrafları albümlerinin olmazsa olmazıdır. Bu heykel, II. Dünya Savaşı sırasında Surrey’e götürülmüş, 1963’te yeniden eski yerine dikilmiştir. Piccadilly’deki yoğunluk Leicester’da nasıl bir kalabalıkla karşılaşacağınız hakkında ipucu verir. Bir başka merkez olan Leicester Square West End tiyatrolarının bir araya toplandığı ve tiyatro biletlerinin yarı fiyatına satıldığı gişeleriyle ünlüdür. Sokak sanatçılarıyla ünlü bu mekân özellikle gençlerin uğrak yerleri arasında sayılabilir.
Londra’nın en kozmopolit semtlerinden biri de Soho’dur. Bir zamanlar fahişeler ve seks dükkânlarının merkezi olan Soho şimdilerde değişen çehresiyle turistlerin olmasa da Londralıların sıklıkla ziyaret ettiği bir yerdir. Avrupa’nın çeşitli yerlerinden göç eden göçmenlerin yerleştiği bu semt, son olarak Çinli göçmenlerin yerleşmesiyle kültürlerin kaynaştığı bir yer olmuştur. Soho, komşu semti Covent Garden ile birlikte bir zamanlar Londra’nın en tehlikeli semtleri arasında gösterilirmiş. Manastır anlamına gelen Covent Garden, keşişlerin sorumluluğu altıda bir bölgeyken 17. yüzyılda yazarların ve sanatçıların sıklıkla uğradığı pub ve cafeleriyle bohem bir kimliğe bürünür. Şimdilerde semtin tam ortasında yer alan pazar yeri ise 19. yüzyılın en işlek ticaret merkezleri arasında gösterilirdi.
Londra bir solukta gezilip anlatabilecek bir şehir değil. 1665’te 110 bin Londralının ölümüne neden olan veba salgını ve ertesi yıl şehrin yüzde 80’ini küle çeviren yangın felaketi şehrin ortaçağ ruhunu yerle bir etse de cazibesini yok etmeyi başaramamış, bunu dünyanın en pahalı şehirlerinden biri olan Londra’yı gezerken daha iyi anlıyoruz. Yılda yaklaşık 10 milyon kişinin ziyaret ettiği bu şehir, hava kirliliğine, tıkalı trafiğine ve hatta uluslar arası keşmekeşliğine rağmen bizi ve yılda 10 milyondan fazla insanı kendine çekmeye devam ediyor. Uzun yıllar da devam edecek gibi görünüyor.

17 Eylül 2009 Perşembe

Kendinizi bulacağınız bir sergi Taraf Gazetesi Etraf dergisi; 18.09.2009)


BERFİN VARIŞLI
Sanat, nihayet uzun süren yaz uykusundan uyandı. Sinema salonları peşi sıra gösterime giren filmlerle şenlendi, tiyatrolar sahnelenecek oyunlarına konsantre oldu, galeriler birbirinden ilginç sergilerle kapılarını aralamaya başladı. Türkiye’nin en önemli sanat galerilerinden biri olan Milli Reasürans Sanat Galerisi de boş durmadı, yurt içi ve yurt dışında yaptığı başarılı çalışmalarıyla göğsümüzü kabartan Gül Ilgaz’ın ilk kişisel sergisi ile bu sezona merhaba dedi.
Avrupa’nın çeşitli sergilerinin yanı sıra 2003 yılında 50. Uluslararası Venedik Bienali’nde gerçekleştirilen “In Limbo” sergisinde eserleri yer alan Gül Ilgaz, 3 ekime kadar ziyaret edilebilecek olan Parçalı Bulutlu adlı sergisinde son 10 yıldır devam ettirdiği geleneği bozmayarak ancak genişletip geliştirerek aile ilişkilerini irdelemeye devam ediyor. Yapıtlarında kendi yaşanmışlıklarına yer veren Ilgaz, kendi deneyimlerinden çıkanların da izleyici ile belli bir ortak paydada buluşabiliyor olmasının onu motive eden etkenlerden biri olduğunu söylüyor.
Uçsuz bucaksız deniz, bembeyaz bulutlar, geçmişten kalan, yaşanmışlıklara şahitlik ettiği besbelli, yıpranmış kumaşlar bu sergide ilk göze çarpan nesneler. Çalışmalar, bir yandan uçsuz bucaksız özgürlük duygusuyla şımartırken bizi diğer taraftan da çaresizlik, keder, yalnızlık ve imkânsızlık duygularıyla kendimizi kapana sıkışmış gibi hissetmemizi sağlıyor, çırpındırıyor bizi. Sergiyi gezerken bir an durup çalışmalarda yer alan her bir nesnenin anlamını sorguladığımızı fark ediyoruz.
Bir anlamda hayatın şiirini yazıyor Ilgaz, çok iyi tanıdığımızı sandığımız ama hiç tanımadığımız ‘bizi’ anlatıyor bize, ‘ucunu açık bıraktığı’ ve herkesin kendi payına bir şeyler çıkardığı eserleriyle. Zaman zaman hepimizin yaşadığı iç karmaşayı anlattığı eserlerinde Batı sanatından esintiler de var, Türk minyatür sanatının incelikleri de…Her ikisini başarıyla harmanlıyor.
Yaşadığımız dünya parçalı bulutlu, buna kimsenin söyleyecek bir sözü olduğunu sanmıyorum ve Gül Ilgaz bunu bir kez daha bu sergi ile ispatlıyor.

Öncelikle neden “Parçalı Bulutlu”?
Kişisel bir sergi yapma düşüncesi doğduğunda, geçmiş işlerimi gözden geçirdim. Şimdiye kadar yapmış olduğum çalışmalarımın çoğunda bulut imgesinin sıkça kullanılmış olduğunu gördüm. Bulutlu gökyüzü üzerine düşündüğümde, “ Parçalı-Bulutlu” bu serginin başlığı olarak netleşti. Çünkü hayata dair bir sergi olacaktı bu sergi ve hayat-hayatımız parçalı bulutluydu. Yani zaman zaman güneşli, zaman zaman da bulutlu… Ayrıca biçim olarak çalışmalarım farklı parçaların bir araya gelmesinden oluşuyordu yani parçalıydı.

Serginin ana fikri nedir? Neyi anlatmak istiyorsunuz bu sergide?
Serginin ana fikri izleyenlerle tamamlanacak; her izleyici kendi fikrini çıkaracak bu sergiden. Benim ucunu açık bıraktıklarımı kendi yaşantılarıyla tamamlayacak.

Çarşaf Katlama ve Solo adlı çalışmalarınızın arasındaki ilişkiyi anlatabilir misiniz?
Çarşaf katlama gündelik hayatımızda ait, sade, basit bir oyun gibi… Genellikle anne-kız yapılan bir ev işi. Karşılıklı bir itiş kakış gibi görünmekle birlikte, bir güven ve işbirliği ilişkisi. Tıpkı anne-kız ilişkisinde olduğu gibi. Solo’da ise; bu işi tek başına yapmaya kalkışanı yani yapamayanı görüyoruz. Kızı veya annesi yanında olmayanı anlatmaya çalışan bir çalışma. Dolayısı ile ikisi tek bir iş olarak da görülebilir.

Kucak çalışmanız hayli ilginç. Bu çalışmadan da bahseder misiniz bize? Burada anlatılan tema özgürlük mü?
Kucak; hem fırlatma, özgürlüğe bırakma hem de bundan duyulan kaygı gibi… Bu kaygı özgürlüğe bıraktığımız kişinin, o ihtiyaç duyduğunda yanında olamayacağımız, artık onu kucaklayamayacağımız ve tutamayacağımız kaygısı.

Sergideki belki de en ilginç eserlerden biri otoportrenizi Atena’nın Bergama Tapınağı’nın duvarındaki rölyefin duvarına eklemlediğiniz çalışmanız. Burada kendinizi dişi bir savaşçı olarak betimliyorsunuz. Bu savaş kime, neye karşı?
Bu savaş olmaktan çok bir mücadele. Hepimiz hatta tüm canlılar doğduğumuz andan itibaren hayatta kalma mücadelesine başlıyoruz ve bu mücadele hayat boyu sürüyor. Mücadele ettiğimiz şeyler;aynı zamanda bizi yapan, oluşturan unsurlar.Ailemize,okuduğumuz okullara,kurumlara, bize empoze edilen şeylere;belki de kısaca bizi biz olarak var olmaktan alıkoyan her şeye karşı olan mücadelemiz.

Bundan sonraki çalışmalarınızla ilgili ipuçları verebilir misiniz?
Bundan sonraki çalışmalarımda fotoğrafı daha çok nesnelerle bir arada kullanmayı düşünüyorum. Ama bu işler pek önceden tasarlamaya gelmiyor.

28 Ağustos 2009 Cuma

YAKINLIK'a dair...(Mustafa Ulusoy söyleşisi Taraf Pazar, 09.08.09)




Sessiz sedasız işini yapanlardan Mustafa Ulusoy, hem de layıkıyla yapanlardan… Şimdiye dek Nietzsche ve Babaannem, Yakınlık, Ay Terapisi ve İnsanın Temel Acıları üçlemesinin iki kitabı Aynalar Koridorunda Aşk ile Giderken Bana Bir Şeyler Söyle adlı iki romanı kaleme aldı. Kitapları elden ele dolaşırken o mesleği olan psikiyatristliğe ve bir yandan da televizyondaki sinema programına devam ediyor, sanki bu kitapları hiç o yazmamış gibi… Bizce yazılarını bu meslekte yaşadığı deneyimlerle besledi. İyi ki de yaptı, iyi ki de yazdı Ulusoy. Yazarla haziran ayında dördüncü kez okurlarıyla buluşan Yakınlık adlı deneme kitabı üzerine konuştuk…
Yakınlık‘ın sayfalarını karıştırırken Mustafa Ulusoy’a ait bir günlüğü okuyor gibi hissettim. Yazılanların hepsi yaşanmışlıklarınızla dolu sanki… Yanılıyor muyum?
Yaşadıklarımız, duygusal ve düşünsel boyutlarıyla belleğimize nakşolarak içimize dolar. Bu, muhteşem bir şeydir. Böylece çoğalırız. Yazmaya başlayınca, bellek kıpırdanmaya başlar. İçerde sıkışıp kalmış, yaşantılar yeniden gün yüzüne çıkmak, bir başka biçimde yeniden varoluş sahnesinde olmak ister. Bu sadece yazmaya özgü değildir elbet. Her türlü uğraşının içine geçmiş yaşantılar şu veya bu şekilde sızar. Hiçbir şey yok olmak istemez çünkü. Tüm varoluş, sonsuzluğun peşindedir. Sonsuzluk da varoluşun. O da bizi hiç bırakmaz. Elimizden tutar. Bizeyardım eder.Yazarken bellekteki yaşantılar yeniden yoruma tâbi tutulur, yeniden hikâyeleştirilir. Yazıya dökülmüş bu hikâye, yeni haliyle yeniden belleğe kodlanır. Bu böyle devam eder, ölene dek. Yazdıklarımız, yaşadıklarımızdan kurtulamaz yani.
”Bu dünya sonsuz değildir. Sadece sonsuzluğun kazanıldığı yerdir” diyorsunuz yakınlık kavramını açıklarken. Bunu biraz daha açar mısınız?Bu dünyanın insana yetmeyeceğine inanıyorum. Beklentilerimiz, ihtiyaçlarımız, arzularımız, sevgilerimiz, ilişkilerimiz, aşklarımız, bağlılıklarımız dünyanın ötesine uzanır. Sonsuzluğa uzanır. İnsan olarak müthiş bir potansiyelimiz var, sonsuz bir potansiyel bu. İçten içe çok iyi biliriz ki, burası sadece bir uğrak yeri. Bu dünyayı sanki sonsuz bir yermiş gibi vehmetmeye başladığımızda bu sonsuz potansiyeli de dar ve sıkışık bu dünyaya hapsetmiş oluyoruz. Dünya bir hücreye dönüşüyor. Keşke bakışımızı bu dünyadan taşan bir sonsuzluğa çevirebilsek demek istemiştim.
Kitabın bir bölümünde “narsist bir kişiliğe sahip olan” çağdaşlık ve moderniteyi özdeşleştirmişssiniz ve “postmodernite modernitenin depresyona girmiş halidir” demişsiniz. Moderniteyi ve postmoderniteyi bu şekilde tanımlamanızın tepki çekeceğini düşünüyor musunuz?
Tepki çekeceğini düşünmedim. Modernitenin narsistik bir özden teşekkül ettiği veya narsist bir organizasyon olduğu, çoğu sosyal bilimcinin hemfikir olduğu bir husus. Postmoderniteyi depresif bir durum olarak görmek de umut vaat ediyor. Çünkü narsistik kişiliğin ancak depresyonda iken içgörü kazanması ve değişim arzusu duymasının mümkün olduğu psikiyatristlerce genel kabul gören bir görüştür. Depresyonda olmak kötü değil, aksine olumlu yönde değişim için zorlayıcı, tetikleyici bir etkiye haizdir yani.İnsanlık bu depresyondan nasıl kurtulur?Narsistik, büyüklenmeci taraflarımızı varoluşsal bir acizliğin kabülü ile iyileştirmek bana önemli bir çıkış yolu olarak görünüyor.Varoluşsal acizliğimizi sık sık kişilik yetersizliği veya acizliği ile karıştırıyoruz. Bir insanın eliyle bir vuruşta duvarı yıkamaması onun varoluşsal acizliğini gösterir, kişilik zayıflığını değil. Kişiliklerimiz ne kadar güçlü olursa olsun, biz varoluşsal anlamda zayıf varlıklarız. Narsistik kültür varoluşsal zayıflığımızı, acizliğimizi kabul etmemizi zorlaştırdı. Zayıflık ve acizliği toptan olumsuzladı çünkü. Varoluşsal zayıflığımızla savaşmaya itti bizi ve bizi daha çok hastalandırdı. Aslında ontolojik düzeyde zayıflığımızı kabul etmemiz kişiliğimizi daha da güçlendirir.
Kitabınızda içinde yaşadığımız çağı “narsistik arzu çağı” olarak açıklıyorsunuz. Neden?
İnsan varoluşsal acizliğini ve zayıflığı inkâr ederek kendini yüceltmiştir. Mutlak Olan’dan koparıp yücelttiğimizde kendimizi sakatlarız. Kendimizi gerçeğin kendisi sandığımızda ne kendimizin ne de başkasının hakikatini görebiliriz. Bu çağ bizi kendimizi tanrılaştırmaya teşvik eden bir çağdır ve bu yüzden narsistiktir. Kendini yücelten insan; elinde avucunda olan biricik arzularını da yüceltir. Yani tanrılaştırılan ikinci husus arzuların doyumudur. Postmodern çağ, nihilizmin en son durağıdır. Nihilizmin son durağı da arzuların doyumudur. Nihilizm her şeyi hiçleştirebilir ama arzuların doyumunu asla. Tersine, arzuların doyumunu tanrısallaştırır. Hiçbir nihilistin bir lokma bir hırka hayat sürdüğünü görmedim. Bu yüzden, bu çağı hem narsistik hem de arzu çağı olarak tanımlamak uygun görünüyor.
Kahkaha davranışını anlattığınız bölümde şunları söylüyorsunuz: “Kahkaha ani bir üstünlük duygusunun dile getirilmesidir. Yutma organı olan boğazdan çıkarılan kahkaha sesi, bu özelliğiyle bize bir ipucu verir. Yutulmak istenen aslında öteki insandır. Ya da ötekinin çaresizliği.” Bu çok olumsuz bir bakış açısı değil mi?
İnsan insanın ya yurdudur ya da kurdu. Burada kahkahanın bir üstünlük aracı olarak kullanması anlamını kastettim. Adamın elinde silah vardır. Düşmanını yakalar, ayağı ile itekler, karşısındakinin aciz durumda olmasından narsistik bir haz alarak kahkaha atar. Kahkaha burada, karşıdakinin acziyetinin, kendinin de gücünün simgesidir. Halbuki adamın gücü vehmidir. Güçlü olan, adamın kendisi değil silahıdır aslında. Bunu fark etmez o an. Doğu kültüründe kahkaha değil tebessüm egemendir. Adamın elinde silah vardır. Düşmanını yakalar. Onu esir eder. İşkence etmez. Merhamet eder. Yedirir içirir ve ona tebessüm eder. Düşmanı bile olsa onun zayıflığından narsistik bir haz almaz.
Bize mutluluğun tarifini yapar mısınız? Sizce insan nasıl mutlu olur?
Mutlu olma hırsını bir kenara bırakmak birincil koşuldur kanaatimce. Bu dünyada tam bir mutluluğa erişebileceğimizi zannetmiyorum. Çünkü dünya arızalı bir yerdir. Çünkü dünya eksiktir. Bir tarafı eksiktir. Gölgelidir. Engellidir. Nihayetinde öldüğümüz bir hayatı yaşıyoruz hepimiz.Sahip olabileceğimiz en yüksek mutluluğa ya da tercih edeceğim kelime ile huzura ise ancak “razı olmak” ile ulaşabiliriz gibi geliyor bana. Neden razı olmak? Her şeyden. Verilenden, verilmeyenden, verilip de alınan her şeyden razı olmak. Kolay gibi görünse de razı olma haliyle hallenmek çok zor ulaşılabilir bir varolma düzeyidir. Narsistik arzu çağının insanları olarak hayatı kontrol altında tutmaya meyilli benliklerimiz için razı olmak oldukça yabancı ve ters bir kavramdır.Öte yandan razı olmak kendini bırakmak değildir. Olana değil olmuş olana razı olup, değiştirebileceklerimizi değiştirmek için yapılabileceklere odaklanabilmektir. Örneğin kanser hastalığına razı olmak demek, kendini bırakıp “ne yapayım, kanser oldum” deyip tedaviden kaçınmak değildir. Kanser olmuş olmaklığa razı olmak, niye başıma geldi diye isyan etmemektir. Bunu yapabildiğimizde umudumuzu muhafaza ederiz. İsyan umudun, iradenin, gayretin düşmanıdır. Olmuş olana razı olmak, değişmek ve değiştirmek için bizi canlı ve diri tutar.
BERFİN VARIŞLI

21 Temmuz 2009 Salı

Bavyera’nın kalbi:MÜNİH (TARAF Pazar, 19/07/2009)


Bavyera’nın kalbi:MÜNİH

Bir kenti ilginç kılan özellikler vardır. Şehrin mimarisinden, havasını soluyan halkına ve kültürüne bir bütün olan bu özellikler şehrin katmanını oluşturur. Kimi zaman bu özelliğin adı Gaudi’dir, Mimar Sinan’dır, Sen’dir, Tuna’dır, kimi zaman da Lenin’dir.
Münih de Avrupa’nın en özel şehirlerinden biri. Bir kere Bavyera’nın başkenti. Münih’i Bavyera’sız, Bavyera’yı da Münih’siz düşünmek imkânsız. Bu kentin de simgesi Kral Ludwig. Kentin her yanında Ludwig’in ihtişamını, görkemli yapıtlarını izlemek ve Ludwig imzasını, damgasını, gölgesini ve belki de varlığını hissetmek mümkün.
Kimilerinin dediği gibi Kral Ludwig bir deli miydi bilinmez ancak şehirdeki etkisi hâlâ hissediliyor. Biz herkesin yaptığının tersini yapalım ve şehrin içine girmeden önce çevreyi, mis gibi çiçek çimen kokan Bavyera’yı gezelim. Filmlere konu olan Ludwig şatolarıyla ünlü bir kraldı kuşkusuz. 18 yaşında tahta geçen Wagner hayranı bu genç adamın “zevk sahibi” olduğunu söylersek yanılmış sayılmayız. Neuschwanstein Şatosu bu zevke örnek gösterilebilir. Küçüklü büyüklü birçok kulesi olan, altı katlı, 19. yüzyılın en görkemli şatoları arasında gösterilen bu devasa şatoda annesiyle beraber yaşayan Ludwig, burada yalnızca dört ay yaşamış, henüz şatonun inşası bitmeden hayata gözlerini yummuştur. Ludwig’in intiharının ardından hanedan üyeleri şatonun yapımını durdurup, inşası tamamlanan odaları müzeye dönüştürmüştür.Avrupa’nın en görkemli şatolarından biri olan bu muhteşem şatoyu görmek isteyenler için Münih tren istasyondan her gün turlar düzenleniyor. Neuschwanstein’a bir gün ayırmanızı öneririm.
Şehrin Neuschwanstein kadar olmasa da biraz dışında olan bir başka tarihî yapı Nymphenburg Sarayı.
Kışları Residenz’da ikamet eden Wittelsbach Ailesi’nin yazlık olarak kullandığı bu saray, iç mekânından ziyade ancak bir saatte gezilebilecek bahçesiyle ün salmıştır. Ludwig’in Münih’in en güzel kadınlarının portrelerinin sergilendiği Ludwig’in Güzellik Galerisi burada bulunmakta. Galeride, Romy Schneider’in 1950 yılında canlandırdığı ve Ludwig’in bir zamanlar nişanlı olduğu Elisabeth’in kardeşi olan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun imparatoriçesi Sissi’nin de bir tablosu var.
Münih şehir merkezine girdiğinizde Almanya’da hissetmiyorsunuz kendinizi. Sanki orası Almanya değil başka bir yer, farklı bir kültür, farklı bir yaşam, farklı bir tarz. Münih Almanya değil, Münih Bavyera. Bavyera kültürüne yavaş yavaş aşinâ oldukça Münih’in içinize işleyen Bavyera kokusunu fark etmek zor olmuyor. İnsanlar bile farklı burada; soğuk, katı bildiğimiz Almanlara nazaran daha mı sıcaklar ne? Sokaktakilerin, daha ziyade yaşlı insanların kendilerini Alman olarak değil Bavyeralı olarak tanıtmaları Almanlardan biraz da olsa farklı olduklarını kendilerinin de kabul ettiğini gösteriyor. Kendilerine özgü bir kültürleri var. Bu şehir sıcak, insanlar sıcak… Öyle ki şehri gezerken aklınıza ne Hitler geliyor ne de 1972’de Olimpiyat Stadı’nda yaşanan zulüm. Hitler’i anlamak için yolunuzu biraz uzatıp Dachau’ya gitmeniz gerekiyor. Sanki Hitler bu şehre hiç gelmemiş ve binlerce insanı öldürmemiş, 1972 yılı hiç yaşanmamış, Olimpiyat Stadı’na kan bulaşmamış gibi…
KEŞİŞLER YURDU
Münih’in kuruluşu 12. yüzyıla dayanıyor. Ortaçağ’da Nürnberg, Augsburg, Regensburg önde gelen kentlerken, bugünün eyalet başkenti, birkaç Benedikten keşişi ve birkaç köylüye ev sahipliği yapan küçük bir yerleşim birimiydi. Kentin Almancadaki adı München, ‘keşişler yurdu’ anlamına gelirmiş. Avusturya sınırı boyunca uzanan, Bavyera Alpleri’nin 50 km kadar kuzeyinde yer alan bu eski şehrin, gürül gürül akan İsar Irmağı’nın hemen yanında kurulması da tesadüf olmasa gerek. Gölleri, yemyeşil doğası ve verimli toprakları Münih’in tarihsel öneminin nedenini fısıldıyor ziyaretçilere.
Münih’in en büyük avantajlarından biri yürüyerek dolaşılabilecek bir şehir olması. Almanya’nın Berlin ve Hamburg’dan sonraki üçüncü en büyük kenti denildiğine bakmayın siz, aslında Münih, gezilip görülebilecek her yerin birbirine birkaç adım mesafede olduğu düzenli bir şehir. Düzen ve intizamıyla meşhur Alman kültürü işte burada kendini gösteriyor. Metrosu, tramvayı, treni ile toplu taşıma son derece kolay ve ucuz. Tren demişken, Münih’i Almanya’nın diğer şehirlerine bağlayan tren istasyonu kentin tam göbeğinde bulunuyor.
MARIENPLATZ’DAN RESİDENZ’A
Her şehrin bir merkezi vardır, Münih’inki de Marienplatz’dır. Marienplatz, şehrin kurulduğu yıldan beri her zaman şehrin kalbi olma özelliğini korumaktadır. 19. yüzyılın başlarında bir buğday tarlası olan bu meydan, şimdilerde cıvıl cıvıl kafeleri, restoranları ve barlarıyla her yaştan insanın uğrak yeri olmuştur. Meydanda arz-ı endam eden Meryem Sütunu kentin yıllar boyu savaş verdiği vebadan kurtulması şerefine I. Maximilian tarafından 1638’de dikilmiştir.Marienplatz’ın doğusuna doğru yürüdüğünüzde tarihî kalıntı izlenimi veren bir yapı göreceksiniz. Gotik mimarinin en iyi örneklerinden biri olan bu yapı Almanların Althus Rathaus dediği eski belediye sarayından başkası değildir. Althus Rathaus, günümüzde üst kattaki bir tören salonunun dışında hizmet vermez ve belediye işleri yeni belediye sarayında görülür. Yeni belediye sarayı Marienplatz’ın simgelerinden biridir. 19. yüzyılın Neo-Gotik mimarisinin tipik bir örneği olan bu dev yapı, mağrur ve iddialıdır. 80 metrelik kulesi ve kulenin üzerinde bulunan her gün saat 11.00’da çanların çalmasıyla hareket eden heykelcikleriyle şehre ayrı bir hava katar.
Marienplatz’ın bir özelliği de kentin simgelerinden biri olan Meryem Ana Kilisesi’nin burada olmasıdır. Yeşil kubbe biçimli ikiz kuleleriyle Münih deyince ilk akla gelen yerlerden biri olan Meryem Ana Kilisesi, kentin silüetini kaplar ve sert çizgileri ve sadeliğiyle dikkat çeker. İrili ufaklı birçok kiliseye ev sahipliği yapan kentin bir diğer önemli kilisesi Alter Peter’dır. Kentin tarihiyle eşdeğer olan bu kilise, Gotik cenneti Münih’in en önemli dinî mekânlarından biridir. Şehrin silüetinde Meryem Ana Kilisesi’nin kubbelerine komşu olan kulesinin manzarası ise tarif edilemez.
Müzelere gelince… Kentin en önemli müzesi Deutsches Museum. Almanya’nın en büyük bilim ve teknoloji koleksiyonlarından birine sahip olan bu müze hem yetişkinlerin hem de çocukların ilgisini çekecek cinsten bir yer olma özelliğini koruyor. Kentin bir başka müzesi olan Bayerisches Nationalmuseum adından da anlaşılacağı gibi Bavyera tarihini öğrenmek isteyenler için ideal bir mekân. Birer sanat müzesi olan Pinakothek der Moderne, Alte Pinakothek ve Neue Pinakothek de mutlaka görülmesi gereken müzelerdir.
Almanya’nın Charlie Chaplin’i olarak bilinen Karl Valentine’in İsartor adıyla bilinen bölgede yer alan müzesi sinemaseverlerin kaçırmaması gereken bir müze. Sessiz sinemanın efsanelerinden biri olan Valentine’in kostümlerinden kullandığı şapkalarına, kitaplarından filmlerinde kullanılan kameraya kadar birçok farklı eşyaya ev sahipliği yapan müze, ustayı daha da yakından tanımak isteyenlerin ziyaret etmesi gereken mekânların başında geliyor.

Berfin Varışlı

Efsanevi bir çizer:ALEX RAYMOND TARAF Pazar, 19/07/2009)

Efsanevi bir çizer:ALEX RAYMOND

Baytekin/Flash Gordon, Avcı Baytekin/Jungle Jim, Gizli Ajan X-9/Ajan X-9 ve Dedektif Nick/Rip Kirby gibi birçok çizgi romana hayat veren Alex Raymond efsanesi bugün de yaşıyor

Herhangi bir türün kitlelerce benimsenip yaygınlık kazanabilmesi için yaman, etkileyici bir sanatçının ortaya çıkması lazımdır.
Talât Güreli

alex_raymondTakvimler 6 Eylül 1956’yı gösteriyordu. İlk başta her şey olağan bir gün gibi başladı. İki arkadaş arabalarına atladılar. Çok da hızlı gitmiyorlardı. Yan tarafta oturan Stan, biraz huzursuzdu, çünkü o an şoför koltuğunda oturan yakın dostu, arkadaşı ve meslektaşı Alex yakın zamanda üç trafik kazası atlatmıştı. Eşiyle sorunları olduğunu, ondan boşanmak istediğini ancak eşinin bu boşanma işine yanaşmadığını da biliyordu. Bir de yepyeni bir kadın vardı hayatında Alex’in. Tüm bunlar kafasını epey bir karıştırmış olmalıydı. Bir aya sığan üç trafik kazasının nedeni arkadaşının içinden çıkılmaz durumu muydu? Stan, o gece, bundan sonra yaşadıklarını hatırlamıyor.
Ertesi gün tüm dünya, başta New York Times olmak üzere hemen hemen tüm gazetelerin koca puntolarla attığı şu manşetle sarsıldı: Ünlü çizer elim bir trafik kazasında hayata gözlerini yumdu. Kazada hayatını kaybeden kişi dünyaca ünlü çizgi romancı Alex Raymond’dı. Yağışlı bir gündü, 40 km hızla giderlerken Alex, anlık bir dalgınlıkla direksiyon hâkimiyetini kaybetmiş ve bir ağaca çarpmıştı. Yan koltukta oturan Stan ise kazadan yaralı kurtulmuştu. İlk bakışta bu her gün haberlerde duyduğumuz, gazetelerden okuduğumuz ‘sıradan’ bir trafik kazası gibi görünüyordu.
KARİYERE İLK ADIM
Türkçeye Genç Kız Kalbi olarak çevirilen The Heart of Juliet Jones’un yaratıcısı Stan Darke kazadan yıllar sonra yaptığı bir söyleşide o günü şu sözlerle anlatıyor: “Yakın dostum Alex’in çözemediği, altından kalkamadığı sorunları olduğunu biliyordum. Alex dalgındı, kendinde değil gibiydi. Her zamanki Alex’ten çok farklıydı o günlerde. ‘Bu bir intihar mıydı’ sorusu bugün bile içimi kemiriyor.”
2 Ekim 1909’da New York New Rochelle’de doğan Alex Raymond, henüz 20’li yaşlarda genç bir çizerken Kings Features adındaki bir tür karikatüristler birliği olan va yazılı basına çizgi roman dağıtımıyla ilgilenen şirketin düzenlediği yarışmada birinci seçilir. Yarışmadan önce birçok dergide isimsiz yayımlanan çizgi romanlarıyla adını pek duyuramayan Raymond’a kazandığı birincilik beklemediği birçok kapı açar. 1930’lu yılların başında Tillie the Toiler çizgi romanını hazırlayan Russ Westover’ın asistanlığını yapmaya başlayan Raymond, başarı basamaklarını hızla tırmanacak ve dünyaca tanınan bir çizer olacaktır. Ve o gün gelir, 1933’ün sonlarına doğru Raymond, bir bilim kurgu çizgi roman kahramanı olan Flash Gordon’a hayat verir. Türkiye’de Gökler Hakimi Baytekin adıyla yayımlanan bu karakter, Raymond’a şöhretin ve paranın kapılarını da birer birer açacaktır. Raymond, Flash Gordon’ın hemen ardından, bu sefer çok farklı bir temada, bir ormanda geçen serüveni Avcı Baytekin/Jungle Jim’e hayat verecektir ve bu iki çizgi roman, 1934 yılının 7 Ocak günü yayınlanan New York World gazetesinin Pazar ilavesinde Alex Raymond imzasıyla bir anda tüm dikkatleri üzerine çekecektir.
alexraymondGelen tepkiler olumludur ve yazılı basın Raymond’ın çizgilerini yayımlamak için peşi sıra ustanın kapısını çalmaya başlar. Alex Raymond, çaylak günlerini çoktan geride bırakmış ve aranan bir çizgi romancı olmuştur. Ancak bu şöhret onu hiçbir zaman şımartmaz ve daha çok çalışmaya sevk eder. Kahramanlarına göre farklı bir üslup yaratan Raymond’ı, çizgi roman tarihçisi Talât Güreli şöyle anlatıyor: “Alex Raymond devamlı çizgi üslubunu değiştiren bir ressamdı. Bir üslupta durmuyor, devamlı yeni arayışlar peşinde koşuyordu. Fakat performans (istikrar) ve çizgi lezzeti her zaman birinci plandaydı.”
Raymond, bilim kurgu ve orman maceralarından sonra 1935 yılında Gizli Ajan X-9/Secret Agent X-9 ile gazete ve dergilerdeki yerini alır. Bir diğer usta olan Dashiell Hammett’ın senaryosunu yazdığı Gizli Ajan X-9 da Raymond’ın yüzünü kara çıkartmaz ve ününü perçinler.
‘SANATÇILARIN SANATÇISI’
Çalışkanlığı sayesinde neredeyse bir çizgi roman makinesi gibi uğraş veren Raymond, bütün siparişlere yetişebilmek için iyi yetişmiş, yetenekli çizerlerden oluşan bir ekip kurar. Lakabı ‘sanatçıların sanatçısı’ olan Raymond, aynı zamanda en çok taklit edilen veya ‘ilham alınan’ çizgi romancı olmaya başlar. Disney Stüdyoları’nın illüstratörü Carl Barks, Raymond’ın çağdaşı diğer çizerler üzerindeki etkisini şu sözlerle açıklıyor: “Alex, zanaat ile duyguları birleştirmekte ustaydı ve bu marifeti onu diğer çizerlerden sıyırıp en tepeye taşıdı.”
Artık Raymond istediğini başarmış ve hedefe ulaşmıştır. Kazandığı paranın büyük bir kısmını çocukluğundan beri tutkunu olduğu otomobillere yatıran Raymond’ın hız tutkusunun yaşamına mal olacağını kimse o yıllarda kestiremez.
Ansızın patlak veren İkinci Dünya Savaşı onun tüm planlarını altüst eder ve Alex Raymond 1944’te kendini askeri üniforma giymiş, Deniz Kuvvetleri’ne bağlı bir birliğin içinde bulur. Artık çizgiler Raymond’ın değil ekip arkadaşlarının parmaklarının ucundadır. Tıpkı Raymond gibi, kahramanları da savaşın karanlık yüzünden etkilenir. Örneğin Baytekin, ekip arkadaşı bilimadamı Zarkov ile dünyadan gelen bir mesajla her şeyi bırakıp geri döner ve tıpkı yaratıcısı gibi İkinci Dünya Savaşı’nda ABD adına düşmanlara karşı savaşmaya başlar. Jungle Jim de bu furyadan nasibini alır ve kendini cephede bulur.
DEDEKTİF NİK’İN MACERALARI
Savaş biter, Raymond eve döner ve bambaşka bir kahraman için kolları sıvar. Asistanlar siparişi çoktan verilmiş seriler üzerinde uğraşırken Raymond, Dedektif Nik/Rip Kirby’yi çizmeye başlamıştır bile. Üstüne üstlük Nik de Raymond’ın diğer kahramanları ve kendisi gibi İkinci Dünya Savaşı’ndan yeni dönmüştür ve savaştan sonra profesyonel dedektiflik yaparak, maceradan maceraya koşmaktadır. 1946 yılının mart ayında ilk Dedektif Nik bandı ‘büyük ustanın büyük dönüşü’ diye duyurulmuştur.
Raymond, artık 37 yaşındadır ve sadece Dedektif Nik’i hazırlamayı sürdürmektedir. Yoğun çalışma tempolu günler geçmişte kalmış, zamanın büyük bölümünü çizer dostlarıyla ve en büyük tutkusu olan otomobillerle geçirmeye başlamıştır.
O günlerden birinde Raymond, Stan Drake’i ofisinde ziyarete gider, Drake, Juliet Jones üzerinde çalışıyordur. Resimler üzerinde konuşurlarken konu Drake’in yeni aldığı 1956 model Corvette’e gelir. Raymond, bu şahane spor otomobili bir gün kullanmaktan memnunluk duyacağını söyler. Drake de hemen anahtarları Raymond’ın eline verip, “neden şimdi kullanmıyorsun?” der ve ikili otomobile atlayıp şehir dışına çıkarlar. İşte o elim kaza o gün gerçekleşir. Ancak beş yıl sonra kazanın olduğu yeri ziyaret edebilen Drake, “Çarptığımız ağaç epey büyümüştü, otomobilin bazı parçaları hâlâ ağacın gövdesinde duruyordu. Kendi kendime, ‘büyük bir sanatçı burada öldü Stan’ dedim. Keşke o otomobile hiç binmeseydik.” Ne acıdır ki Stan Drake, 1997 yılında geçirdiği benzer bir trafik kazasıyla hayata veda eder.
RAYMOND’IN MİRASI YAŞIYOR
Tekdüze olmamayı ve sıradan işlere her zaman tepkili olmayı amaç haline getiren Alex Raymond’ın yaptığı her şey, çizdiği her resim orijinaldi. Tarzan’ın çizerleri Burne Hogarth, Hal Foster ve daha niceleri ile birlikte çizgi romana hırs, hareket kattı, altın çağını yaşattı Alex Raymond.
O, hep yaratıcılık sürecinde yaşadı. Her zaman yeni bir şeyler üretmek için çırpındı ve her biri kapak olabilecek estetik yapıtlar sergileyerek birçoklarına ilham kaynağı oldu. Örneğin George Lucas, Star Wars’u yazarken Baytekin/Flash
Gordon’dan etkilendiğini birkaç sefer dile getirmiş, Pecos Bill’in yazarı
Guido Matrina, kendine şablon olarak Baytekin’i örnek almıştır. Ayrıca, ünlü çizgi romancı,
Batman’in yaratıcısı Bob Kane de
bu furyada yerini alır.
Öte yandan, Superman’e hayat veren Joe Shuster, Kaptan Amerika/Captain America’nın çizeri Jack Kirby’nin yanı sıra Milton Caniff, Billy De Beck ve Roy Crane de Alex Raymond’dan esinlendiklerini, hayranlıklarını defalarca dile getirmişlerdir.

alexraymond_2Star Wars’un yaratıcısı George Lucas, üretkenliği ve çalışkanlığıyla çizgi romana altın çağını yaşatan Alex Raymond için “O benim ilham kaynağım” diyor

11 Temmuz 2009 Cumartesi

GENÇ BİR USTADAN YEPYENİ BİR KİTAP:Horasan’dan bir elyazması (TarafPazar/07.07.2009)




Son dönem Türk edebiyatının en üretken yazarlarından Ali Teoman, Sel Yayıncılık tarafından yayımlanan yeni öykü kitabı Horasan Elyazması’yla okuru yarattığı masalsı dünyanın içine çekiyor

Öykü, Paris’te okuyan bir doktora öğrencisinin Bibliotheque Nationale’de tesadüfen rastladığı bir Horasan elyazmasının sayfalarını çevirmesiyle başlıyor. Adını bilmediğimiz bu öğrenci, adını bilemediği bir saltanat tarihçisi, vakanüvis, tarafından 16. yüzyılda kaleme alınmış bu belgeyi okudukça dehşete düşüyor. Horasan sultanı ve kızının başından geçen bu hikâyenin başlangıcı kısaca şöyle; “Bir gün sultanın bir kız bir de erkek olmak üzere ikiz çocukları olur. Bu doğum bütün ülkede büyük bir sevinçle karşılanır, çünkü sultanın yaşı ilerlemesine karşın, o güne dek çocuğu olmamıştır. Çocukları doğuran cariyenin doğum sırasında ölmüş oluşu bile bu mutluluğa gölge düşüremez.” Derken sultan, emrinde çalışan üç müneccimin kehanetleriyle yıkılır. Müneccimler ikizlerden kız olanın 18’ine bastığında aileden bir erkeğin çocuğunu doğuracağını, doğan çocuğun sakat olacağını ve bu olayın “ilk olarak sultanın ve ailesinin ölümüne ardından da tüm ülkenin üzerine eşi benzeri görülmedik bir felaket çökmesine” neden olacağını padişaha bildirir.
Müneccimlere, bu kehanetin nasıl ortadan kaldırılabileceğini soran sultan müneccimlerden “kızını öldür!” cevabını alır ancak buna gönlü razı olmaz. Sonunda çareyi küçük kızını dış dünyadan tamamen koparacak, “ömür boyu herkesten uzak yaşayacağı bir hapishaneye” kapatmakta bulur.
Ali Teoman’ın 12 öyküden oluşan Horasan Elyazması kitabına adını veren Horasan Elyazması adlı öyküsü burada son bulmuyor elbette. Onun öykülerinde sıkça rastladığımız merak duygusunu ziyadesiyle yaşatan üslubu bu öyküde de karşımıza çıkıyor. Gözlerimiz satırlarda gezinirken şaşırıyor, beklenmedik olay örgüleriyle sarsılıyor ve son cümleye nasıl geldiğini anlamadan aklımızda beliren kocaman soru işaretleriyle kitabın kapağını kapatıyoruz. Neden sonra tıpkı öykünün başkahramanı gibi öykü tekrar zihnimizi kurcalamaya başlıyor. Masalsı anlatımı, öyküleri ve romanlarıyla Teoman, okuru gerçekten koparıp bir düşün içine sürüklüyor. Kitabın ilk öyküsü Asmalımescit‘te de bu üsluba rastlıyoruz, Yumarak Bak Gözlerini‘de de…
Onun öyküleri çözmesi zor, bir o kadar da zevkli bir bilmeceyi hatırlatıyor insana. Elinizden bırakamadığınız, çözemedikçe çocuksu bir hırsa kapıldığınız bilmeceler gibi öyküye tutkuyla bağlanıyorsunuz. Yerli yerinde başvurduğu kimi zaman sert kimi zaman yumuşak kelime oyunlarıyla bir kez okunup tüketilecek, bir kenara atılacak kitaplar değil onunkiler. Okurla samimi bir bağ kuran, edebiyatın felsefeyle flört ettiği sürükleyici öykülerin yer aldığı üzerine düşünmeye değer kitaplar.
NURTEN AY DİYE BİRİ
Takvimlerin 14 Mart 1991’i işaret ettiği perşembe günü Türk yazın dünyası, daha önce adını hiç duymadığı Nurten Ay adında bir yazarın Haldun Taner Öykü Ödülü’ne layık görmesiyle şaşkına döner. Ödül Adnan Özyalçıner’in Cambazlar Savaşı Yitirdi ile 30 yaşındaki genç ve ‘meçhul’ yazar Ay’ın Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı adlı kitaplarına verilmişti. Nurten Ay ödül törenine katılır ve böylece kafalardaki soru işareti biraz olsun silinir. O gecenin ardından dönemin yüksek tirajlı gazetelerinde Nurten Ay’ın boy boy fotoğrafları, röportajları yayımlanır. Türk edebiyatı yeni bir isim
kazanmıştır artık ve Nurten Ay herkesin tanıdığı genç bir yazar olarak ünlenir, imza günlerine katılır, kitaplarını imzalar, Hürriyet ve Milliyet gazeteleri Ay’ın öykülerini tam sayfa tefrika eder. Bunu Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı‘nın Simavi Yayınları öykü dizisinin birinci kitabı olması izler. Ancak Nurten Ay’ın edebiyat serüveni burada son bulur. 1991’de yaptığı çıkışın ardından sesi soluğu çıkmaz genç yazarın ve “Nurten Ay’ın arkasında bilinen yazarlardan biri olabilir miydi?” sorusu kafaları kurcalamaya devam eder ta ki 2007 yılında Ali Teoman gerçeği açıklayana kadar. Ödülü almasının ardından 17 yıl geçmiştir ve Teoman bu muzip oyuna bir son verir. Nurten Ay diye biri vardır evet, ancak o bir yazar değil, özel bir şirkette sekreterlik yapan genç bir hanımdır. 1961 Tunceli doğumlu bu hanımdan bir daha haber alınamaz.
80’lerin sonlarına doğru öyküler yazmaya başlar Ali Teoman. Asıl mesleği olan mimarlığa yazıya daha fazla zaman ayırabilmek için ara verir. Teoman geçen sene Musa İğrek’le yaptığı bir söyleşisinde sırtını döndüğü mimarlığıyla ilgili şunları söyler; “On beş yıldır mimarlık yapmıyorum. Ama mimarlık okumuş olmaktan şikâyetçi değilim. Çünkü yazarlığımı etkilediği gibi hayata bakışımı da değiştirdi. Mimarlık hayatla çok iç içe bir meslek. Benim bugün olduğum kişi olmamı sağladı.”
Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı‘nın ardından 1993 yılında kaleme aldığı İnsansız Konağın İkonu adlı öyküsü 1992 Milliyet Öykü Ödülü Yarışması’nda ikinciliğe değer bulunur. Akıcı, renkli ve eğlenceli diliyle hafızalara kazınmıştır bir kere ve okurlar yeni öykülerini hatta romanlarını beklemektedir. Ali Teoman da okurlarını merakta bırakmaz ve ödülün ertesi yılı öyküyle aynı adı taşıyan kitabıyla tekrar “merhaba” der. İnsansız Konağın İkonu’nu Pervaneler (1998) izler, Pervaneler‘i de ilk romanı olan Uykuda Çocuk Ölümleri (2002). Doğu ve Batı’nın, modernle gelenekselin biraraya geldiği ve birbirine çok yakıştığı bu romanla Ali Teoman sadece öyküde değil romanda da yücelir. İkinci romanını kaleme almak için çok beklemez ve 2005’te Bir Garip Cindi Zümrüdüanka yayımlanır. Mizahi ve ironik yaklaşımıyla Teoman farklı bir tat yakalar. Öyle ki romanın kimi sayfalarında okuruyla aracısız konuşur; “Bak seninle anlaşalım. Bu yazdıklarımı sadece senin için yazıyorum. Sana değil yanlış anlama, senin için…” Romanda kahramanların ağzından eksik olmayan argo romana ayrı bir renk katar.
“Öykünün görevi, soruları sormaktır, yanıtları bulmaya çalışmak değil” diyerek öykünün işlevini tanımlayan Ali Teoman, dokuz öyküsünü bir araya getirdiği beşinci öykü kitabı olan Aşk Yaşamak Çok Uçuk (2005) ve üçüncü romanı Karadelik Güncesi (2007) ile adından bahsettirir. Teoman’ın öykülerinin başkahramanı “ironi” bu kitapta da kendini hissettirir. Teoman, yine farklı kurgu ve yazım tekniğiyle okuyucuda uyandırdığı iflah olmaz merak duygusuyla fark yaratır.
Ve Eşikte… Geçen sene raflardaki yerini alan Eşikte’yle Ali Teoman, rahat anlaşılır/okunur, apaçık diliyle okuyucuyu deyim yerindeyse uyanık tutar. Yazar, 90’lı yılların başında yazmaya başladığı ilk roman denemesi olan Eşikte‘yi geçen sene yayımlatma kararı alır. Bir söyleşisinde “tamamlamadığım bir şeydi bu” dediği Eşikte‘yi tamamlayıp yayımlatma fikrini Teoman şu sözlerle dile getiriyor: “Eski projelere döndüm, romanı tekrar ele aldım. Kestim, biçtim, yayına hazır hale getirdim. Bir eserin eğer bir değeri olduğunu düşünüyorsanız ona tekrar dönersiniz. Aklımın bir köşesinde vardı günün birinde bu romanı yeniden ele almak. O zaman geldi, romanı yeniden ele aldım ve yayımladım. Hani bir işi tamamlamazsınız, o sizi rahatsız eder ya, onun gibi bir şey.”

BERFİN VARIŞLI

23 Haziran 2009 Salı

İki usta, üç film: Harold Pinter Joseph Losey (TARAFPazar/21.06.09)


BERFİN VARIŞLI

Onlar her şeyden önce çok iyi arkadaştılar. Birbirlerinin dilinden anlıyorlar ve birbirlerini tamamlıyorlardı. Joseph Losey yetenekli bir yönetmendi. McCarthy döneminde komünist olmakla suçlanAN ve bu nedenle ülkesini terk etmek zorunda kalan Losey, Harold Pinter’la tanışmadan önce gerek Avrupa’da gerekse ülkesi Amerika’da birçok film çekmişti. Pinter da Losey’le tanışmadan önce onlarca kitap yazmış başarılı bir yazardı.
Ancak ikili birbirleriyle tanışıp beraber film yapmaya başladıklarında ortaya çıkan eserler ne Pinter’ın ne de Losey’indi artık. Herbiri bir başyapıt olan bu üç film, Genç Hizmetçiler/The Servant (1963), Kaza Gecesi/Accident (1967) ve Arabulucu/The Go-Between (1970) artık Losey-Pinter filmleriydi. İkisinden de izler taşıyordu ve onları sadece birine mal etmek doğru olmazdı.
1962 yılında tanıştı bu yetenekli adam. Üzerinde çalışmak istedikleri filmin adı Genç Hizmetçiler/The Servant’tı. Pinter senaryoyu konuşmak için Losey’in evine gitti. Losey’in hizmetkârı ikiliye ziyafet niteliğinde bir içki sofrası hazırlamıştı. Losey Pinter’a senaryoda kolaylık olacağını düşündüğü bir not defteri uzattı. Yakında doğacak filmle ilgili ufak notlar vardı bu defterde. Ancak Pinter eline tutuşturulan not defterinden epey rahatsız oldu. Pinter Losey’le tanıştığı ilk günü şöyle anlatıyor; “Losey’i görmek için Chelsea’deki evine gittim. Gitmeden önce senaryo üzerinde epey çalışmıştım, senaryo nerdeyse bitmişti. Losey senaryoyu okudu ve ‘yazdıklarını beğendim’ dedi. Teşekkür ettim. Losey devam etti; Ancak hoşuma gitmeyen birçok bölüm de var senaryoda. Hangileri olduğunu sordum ve bana yönelttiği soruyla sarsıldım: ‘Neden başka bir film yapmıyorsun?’” Bu cümleyi duyar duymaz çantasını alıp evi terk etti Pinter. Beklemediği bu sözler karşısında şaşkındı. Kızgınlık ve pişmanlık arasında geçen iki günün ardından Losey Pinter’ı aradı ve Pinter’ı tekrar evine davet etti; “O günü takip eden 25 yıl boyunca beraber çalıştık ve üç film yaptık. O gün yaşanan anlaşmazlık bir daha hiç yaşanmadı”.
Losey o yıllarda uykusuzluk (insomnia) hastalığıyla pençeleşiyordu. Hiç olmadık anlarda ani tepkiler veriyordu. Çoğu zaman karşısındakini istemeyerek kırdırığı bu anlardan o da pişmandı. Pinter ise henüz 30’lu yaşlarında genç bir yazardı ve kendinden 30 yaş büyük bu yönetmeni anlayacak olgunluğa sahipti.

BOGARDE’IN ROLÜ

Genç Hizmetçiler’in başrol oyuncusu Dirk Bogarde aynı zamanda Pinter ve Losey adındaki iki zıt karakteri biraraya getiren adamdı. Basil Dearden’ın yönettiği Kurban/Victim filminde oynadığı eşcinsel avukat rolüyle yakaladığı ‘idol’ imajını gölgeleyen Bogarde Barrett rolüyle bu imajı tekrar geri kazanmak istiyordu.
Yıl 1954’tü. Losey elinde Robin Maugham’ın ünlü romanı The Servant ile Bogarde’ın kapısını çalmıştı. O sırada genç bir yazar olan Harold Pinter da aynı roman üzerinde çalışıyor, hikâyeyi senaryolaştırmak için uğraşıyordu. 1962’de senaryo tamalanmıştı. Pinter henüz tamamladığı senaryoyu arkadaşı Bogarde’a okuttu. Bogarde senaryoyu okur okumaz o sırada Eve’in çekimlerini sürdüren Losey’i aradı ve senaryonun hazır olduğunu söyledi. Aynı gün Pinter ve Losey biraraya geldi ve böylece Pinter-Losey eserlerinin temeli atılmış oldu.
Pinter ve Losey ilişkisi birçokları tarafından tartışıldı. Ortak kanı şuydu; Pinter o zamana kadar aşırı eğilimler gösteren Losey’i bu davranışlarından kurtardı ve bu filmlerine de yansıdı. Bu tartışma sürüp giderken bir açıklama yapan Losey aynı fikirde değildi; “Genç Hizmetçiler’i Eva’nın hemen ardından çektim. İlk zamanlar filmin Eva’nın gölgesinde kaldığını Eva kadar başarılı bir film olmadığını düşünmüştüm. Genç Hizmetçiler’in Eva’dan daha zayıf bir film olmadığı fikrine alışmam için uzun zaman geçti”. Cinsellik ve intikam duygusuyla bezenmiş Eva, bu unsurların net bir şekilde görünmediği Genç Hizmetçiler’den farklı bir filmdi. Öte yandan Genç Hizmetçiler Eva’nın hemen hemen yarısı kadar bir bütçeyle çekilmişti. Ancak yine de sırf bu nedenle Genç Hizmetçiler’nin Eva’dan daha zayıf bir film olduğunu söylemek filme haksızlık olacaktı. Yine de Losey bu fikrini savunuyor ve şunları dile getiriyordu; “İkisi de benim filmim olmasına rağmen şunu söyleyebiliyorum; Genç Hizmetçiler Eva’ya göre basit bir filmdi”.

Genç Hizmetçiler (1963)

Şehrin en büyük caddelerinden birine bulunana evin kapısında fötr şapkalı ve siyah paltolu bir adam belirir. Evin kapısını çalmaya yeltendiğinde kapının açık olduğunu görür ve içeri girer. Adamın ismi Barrett’tir. Kamera Barrett’ten uzaklaşır böylelikle seyirci odayı ve yukarı kata çıkan merdivenleri görür. Arkası dönük olan Barrett merdivenlere yönelir. Trabzanı destek alarak merdivenleri çıkmaya başlar....
Genç Hizmetçiler filmi dalkavuk bir hizmetkâr olan Barrett’in (Dirk Bogarde) efendisi Tony’yi (James Fox) yavaş yavaş alt edip evin kontrolünü ele geçirme çabasını konu alır. Barrett’in bu amaçla uyguladığı basit ama etkili taktikler filme de apayrı bir hava katar. Barrett’in Tony’den önce alt etmesi gereken kişi Tony’nin kız arkadaşıdır. Güzelliğiyle büyüleyen Susan’ı (Wendy Craig) devre dışı bırakmayı öncelikli hedefi haline getiren Barrett, bunu Vera adındaki çekici Vera kanalıyla yapar. Vera’yı görür görmez ona aşık olan Tony, kısa sürede kız arkadaşı Susan’ı unutur. Tony’yi deyim yerindeyse avucunun içine alan Vera, yakışıklı ve zengin adamı içki ve uyuşturucuya alıştırır. Artık Barrett hedefine çok yakındır.
Pinter’ın kaleme aldığı senaryosuyla, Genç Hizmetçiler, film noir’ın en iyi örneklerinden biri olarak tarihe geçer. Genç Hizmetçiler Britanya’nın o yıllardaki en büyük sorunu olan sınıf sisteminne bakışı açısından da tartışılmıştı.

Kaza Gecesi (1967)


Genç Hizmetçiler’in gösterime girmesinden üzerinden dört sene geçtikten sonra Pinter ve Losey bu kez Kaza Gecesi için bir araya gelir. Pinter’in, ünlü yazar Nicholas Mosley’in aynı adlı romanından senaryoya uyarladığı Kaza Gecesi Oxford Üniversitesi’ndeki küçük burjuva profesörler ve aristokrat öğrenciler arasındaki ilişkiyi konu alır.
Stephen (Dirk Bogarde) Oxford Üniversitesi’nde ders veren bir profesördür. Orta yaş krizi yaşayan evli bir erkek olan Stephen öğrencisi William’ın (Stanley Barker) güzel nişanlısı Anna’ya (Jacqueline Sassard) âşık olur. William Anna ile birlikteyken geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybeder. Stephen’ın evinin önünde gerçekleşen kaza sonrası çılgına dönen Anna geceyi Stephen’ın evinde geçirir ve ikili bir anda kendilerini talihsiz bir aşk hikâyesi içinde bulur. Bu hikâyede kontrolün kendi elinde olduğunu sanan Stephen Anna ile olan aşkı nedeniyle karısından ayrılır. Stephen’ın Anna’nın gerçek yüzünü görmesi ve genç kadının meslektaşı Charlie ile yaşadığı ilişkiyi fark etmesi zaman alacaktır. “Eva’dan sonra çektiğim filmler arasında en çok sevdiğim filmim” dediği Kaza Gecesi’nin çekimlerinde istediği her şeyi layıkıyla yapamadığından yakınan Losey filmi hakkında şunları söyler: “Sinema yeni bir izleyici kitlesi doğurmalıdır. Bunun için de izleyiciye çekici gelen eğlence unsurunu bu filmimde kullanmaktan çekinmedim”.

Arabulucu (1970)


Camın üzerine düşen yağmur damlalarıyla başlar Arabulucu. 13 yaşına girmek üzere olan Leo (Dominic Guard) Colston yaz tatilini bir arkadaşı ve onun ailesiyle geçirmeye karar verir. Aristokrat ailenin kırsal bölgedeki malikânesinde geçirdiği bu sıcak yaz, Leo’yu içinden çıkılması zor bir aşk üçgeninin içine sürükler. Küçük Leo, arkadaşının ablası Marian’a (Julie Christie) platonik şekilde aşık olur. Varlıklı bir aileden gelen Hugh Trimingham (Edward Fox) ile nişanlı olan Marian ise taşralı çiftçi Ted Burgess (Alan Bates) ile yasak aşk yaşar. Gizli aşıkların mektuplarını taşıma görevini üstlenen Leo, bunu bir oyun gibi algılamaktadır ve içine düştüğü tehlikenin farkında değildir.
Arabulucu’nun senaryosunu L. P. Hartley’in aynı isimli romanından uyarlayan Pinter, senaryolaştırma sürecinin sancılı geçtiğini söylüyor; “Hikâye o kadar sahici ve acıydı ki senaryoyu yazmada zorlanmadığımı söylersem yalan söylemiş olurum”.
Harold Pinter ve Joseph Losey’in birlikte çalıştığı son filmi Arabulucu izleyicide bir film izlemekten ziyade tarihi bir romanı okuduğu hissi uyandırır.
Öte yandan, 1971 yılında düzenlenen Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye Ödülü kazanan film, Bogarde ve Losey’in arasının açılmasına neden olur. O yıl Cannes’da Luchino Visconti’nin yönettiği Venedik’te Ölüm/Death in Venice filmiyle yarışan Bogarde, Altın Palmiye’de filmlerine en yakın rakip olarak Losey’in Arabulucusu’nu görür ve Losey Cannes’a varır varmaz ona bir not gönderir; “Cannes’a hoş geldin ve umarım Altın palmiye’yi kazanamazsın. Sevgiler, Dirk”. Ancak Bogarde’ın istediği olmaz ve Losey-Pinter imzalı son film olan Arabulucu Altın Palmiye ile ödüllendirilir. Ödülün Losey’e verilmesini hazmedenemeyen Bogarde ise ilk uçakla apar topar Cannes’dan ayrılır.

9 Haziran 2009 Salı

Şaledeki ressam: Balthus (1908-2001) (TARAFPazar/07.06.2009)


BERFİN VARIŞLI

“Kuşağın ressamları arasında beni ilgilendiren bir tek sen varsın; ötekiler Picasso gibi resim yapmaya özeniyorlar sense asla” dedi Picasso bir keresinde. O sefer midir bilinmez bir de tablosunu satın aldı. Tablo 1937 yılında tamamladığı Çocuklar tablosuydu. Doğru, o kimse gibi olmak istemedi, kimseyi taklit etmedi. O yılların Avrupa’sı ardı ardına patlayan sanat akımlarıyla bir oraya bir buraya savrulurken o doğru bildiği yerde dimdik, sendelemeden durdu. Çağdaşları sürrealizmi doruk noktasında yaşarken o “mabedim” dediği atölyesine çekilip tuvali onu nereye sürüklüyorsa oraya gitti. Kimseye aldırış etmeden.
Asıl adı Balthasar Klossowski de Rola idi ama herkes onu Balthus diye bilirdi. Şanslıydı Balthus, sanatın içinde büyüdü. Babası Polonya’nın soylu ailelerinden gelen Erich Klossowski, sanat tarihçisi, annesi Elisabeth Dorothea Spiro, ya da bilinen adıyla Baladine Klossowska da ressamdı. Annesi sanatı öğrensinler diye Balthus’u ve ağabeyi Pierre’i henüz onlar küçük birer çocukken Paris’e yolladı. Orada aile dostları Bonnard, Valéry, Gide, Marquet gibi sanatçılar bu iki kardeşle bizzat ilgilendi, onlara sanat öğretti. Yıllar sonra Balthus ressam, Pierre ise filozof olacaktı ve her ikisi de kendi sahalarında yükselip en tepeye çıkacaklardı.
Klossowski ailesi Berlin’e taşındı. Ancak Berlin onlara şans getirmedi. Anne ve baba Berlin’de ayrılma kararı aldılar. Elisabeth, çocuklarını yanına alarak İsviçre’ye gitti ve orada ozan Rilke ile tanıştı ve sevgili oldu. Küçük Balthasar’a büyük yakınlık duyan Rilke, ondaki ışığı farketti ve ölünceye kadar ona yol gösterdi, resim yapması için yüreklendirdi. Küçük Balthasar’a Balthus takma adını da Rilke’nin taktığı bilinir. Balthus, Alain Vircondelet’nin derlediği Anılar kitabında o günlerden şöyle bahseder; “Annemi onca hoş desen çiziktirirken, onca zarif suluboya resimler yaparken görmenin, kararlığımda, bu doğal eğilimimde payı oldu. 1917’de babamdan ayrıldıktan sonra birlikte yaşadığı Rilke’nin varlığı da bu eğilimi pekiştirdi. Karşılaştıkları tarihten başlayarak Rilke benimle çok ilgilendi. Onun öğütlerini, beni koruyucu kanatları altına almasını kabullendim; bununla birlikte babamı çok özlüyor, annemi kınıyor, Rilke’yi yadırgıyordum.”

RİLKE VE İLK KİTAP
Çocuk aklıyla başta Rilke’ye annesiyle ilişkisinden dolayı soğuk bakan Balthus yıllar geçince onunla arkadaş ve dost olur. O güne kadar sayısız desen yapan Balthus’u bunların birkaçını yayınlaması konusunda yüreklendiren de yine Rilke’dir. 1921 yılı geldiğinde Balthus ve Rilke, usta ressamın kedisi Mitsou’yu resmettiği 40 kadar desenini Mitsou adındaki bir kitapta toplarlar. Balthus’un çocukluğundan beri yanından ayırmadığı kedisiyle olan dostluğunu anlatan bu ilk kitabı için önsözü de yine Rilke kaleme alır. Çocukluğundan beri kedilere duyduğu ilgiyle bilinen ve arkadaşlarının mahallede ‘Kedili oğlan’ diye isim taktığı Balthus’un ilk kitabında kedisi Mitsou’yla yaşadığı yılları resmettiği desenlere yer vermesi, ve Kediler Kralı/The King of Cats adlı portresini de kitaba eklemesi şaşırtıcı değildir. Balthus’a göre, Mitsou’nun öyküsünü resimlemek, bu dostluğu ölümsüzleştirmenin, yaşanmış bir anı korumanın bir yoluydu ve bunda Rilke’nin payı büyüktü; “Kediler âlemine gizli, gizemli bağımı çok erkenden anlamıştım. Onlardaki bağımsızlık kaygısının aynını taşıyor ve Rilke’nin deyişiyle, kedilerin doğasını gerçekten bilmenin mümkün olmadığını içimde hissediyordum. Kitabın önsözünde ‘İnsan onların çağdaşı olur mu hiç?’ diye yazmıştı Rilke.”

FAS’TA BİR RESSAM-ASKER
Balthus ilk kitabını çıkarmış ve kendini kanıtlamıştı artık. Ancak yıl 1930’du ve her Fransız delikanlısı gibi onun da askerlik görevini yapması gerekmekteydi. Ve usta ressam için o günlerde “zaman kaybı” deyip yaka silktiği, sonradan sanatına büyük katkısı olduğunu itiraf ettiği Fas günleri başlar; “Bu dönemle ilgili birkaç tablomda örneğin Sipahi ve Atı’nda ya da Kışla’da bana apaçık görünen bu koreografiyi yansıttım.”
Fazlasıyla şaşaalı ve göz alıcı üniforma içinde başlarda sıkılan Balthus daha sonra bu kılığa alışır ve hatta Paris’e dönünce bile uzun bir süre üstünden çıkarmaz. Fas’a bu zorunlu gidiş Balthus’un resim çalışmasını olgunlaştırmış ve ona gerçek anlamını vermiştir âdeta; “Orada yüzlerindeki, gelenek ve göreneklerindeki soyluluğa hayran olduğum yerliler vardı ve özellikle manzaraların görkemi beni adamakıllı etkilemişti...”
SETSUKO’LU YILLAR
Gelenek ve görenekler, soyluluk ve ibareleri onun için yaşama nedeniydi. Ve 1962’de eski Japon sanatı sergisi düzenlemek için gittiği Japonya’da yüzyıllar öncesine dayanan gelenek ve göreneklerin hâlâ tazeliğini koruduğunu görmek onu büyüledi. Japonya’da onu büyüleyen başka bir şey daha vardı; henüz yirmili yaşlarındaki üniversite öğrencisi Setsuko. Setsuko o yıllarda teyzesinin yanında kalan ve eğitimini sürdüren bir öğrenciydi. Kökeni eski Japonya’nın törelerini koruyabilmiş bir Samuray ailesine dayanıyordu. Setsuka da soyluluğunu koruyabilmiş alımlı bir genç kızdı. Balthus ise 60’ına merdiven dayamış bir adamdı ve Setsuko’ya göre fazlasıyla yaşlıydı. Balthus basmakalıp ahlaki değerlere ve düşüncelere hiç bir zaman paye vermemiş biri olarak Setsuko’ya âşık oldu ve onu İtalya’ya davet etti. O yıllarda Fransız Akademisi’nin faaliyetlerini sürdürdüğü Medici Villası’nda yöneticiydi ve Setsuko’yu orada ağırladı.“Onu görür görmez benim için çok şey ifade ettiğini hemen anladım” dediği genç kadınla hayatını birleştirme kararı aldı ve 1967’de Setsuka ile evlendi.
Balthus, Medici Villası’ndaki görevinden ayrıldıktan sonra âşıklar, İsviçre’de bir dağ evine taşınmaya karar verdiler ve Rossiniére’deki Grand Chalet’e taşındılar. Burası bir dağ evinden ziyade onlarca odalı bir şaleydi ve geçmiş yüzyıllarda Victor Hugo’nun, Goethe ve Voltaire’in de yaşadığı bir yerdi.
Grand Chalet ve Balthus’tan Setsuko sorumluydu. Eski Japon tapınaklarını andıran şaleyi kısa sürede benimseyen Setsuko, şaleyi Japon geleneklerine göre rengârenk süsledi. Setsuko Balthus’un hem eş, hem en yakın arkadaşı hem de resim çalışmalarında yardım eden asistanıydı. Balthus’u davetsiz misafirlerden korur, çalışmalarını kollar, fikirler verirdi. Boyaları karıştırma ve türlü türlü renkler üretme görevi de Setsuko’nundu. Balthus’un eserlerinin ortaya çıkmasında olağanüstü çaba harcayan Setsuko, Balthus’a iki de çocuk verdi; sadece iki yıl yaşayabilen oğulları Fumio ve kızları Harumi.

TABLODAKİ ÇIPLAK KIZ
Yaşları arasındaki 35 yıllık farkı onlar hiç önemsemedi ancak karşıtları bunu Balthus’u yıpratmak için kullandı. Usta’nın yıllarında Gitar Dersi (1934), Kedili Kız (1937), Altın Günler (1944), Şömine Önünde Çıplak (1955) gibi tablolarında çıplak genç kızları resmetmesi ve kendinden epey genç bir kadınla evlenmesi ona karşı olanların ekmeğine bir kez daha yağ sürdü. Ancak Balthus tüm bu çatlak seslere kulağını tıkadı ve ‘cüretkâr’ tablolarına yenilerini ekledi. Ona göre bu tablolar cüretkârlıktan çok uzaktı ve her biri masumiyetin temsilcisiydi. Bu tabloların tahrik edici olarak nitelendirmek onları bayağılaştırmaktan başka bir amaç güdemezdi. Balthus bu resimlerde kendi deyişiyle ‘kaybolmuş görkemler cenneti’ni arıyor ve o cennete genç modelin körpe vücudu sayesinde ulaşıyordu; “Benim soyunmuş genç kızlarımın cinsel arzuları kamçıladığı iddia edildi. Asla bu niyetle yapmadım o tabloları. Tam tersini yapmak, bir sessizlik ve derinlik halesiyle sarmalamak, çevrelerinde bir baş dönmesi yaratmak istedim. Bundan dolayıdır ki melekler gibi gördüm onları...”
SANATTA BALTHUS MİRASI
“Atölyem mabedimdir” diyen Balthus için resim yapmak bir ibadetti. Resme bu denli tutkuyla bağlı olan ressam, 20. yüzyılın İtalyan primitiflerinden, Cézanne’dan Bonnard’dan, Uzakdoğu resminden esinlenen stilini sonuna dek korumasına karşın 20. yüzyılın en büyük ressamlarından biri olarak nitelendirildi. Modern sanatın altına imza aran Jan Saudek, Will Barnet, Duane Michals, John Currin ve daha niceleri Balthus’un mirasını sürdürenler arasında sayılabilir.
Balthus mirası beyazperdede de kendini gösterdi. Fransız Yeni Dalga Akımını benimseyenlerden Jacques Rivette ve François Truffaut’nun filmlerinde Balthus gizlendiği perdenin arkasından seyirciye göz kırpan bir oyuncu gibidir. Örneğin, Rivette bir söyleşisinde Balthus’a olan hayranlığını dile getirir ve Hurlevent (1985) filmini çekmeden önce Balthus’un 1930’lu yıllarda tamamladığı resimler üzerine uzun uzun düşündüğünü ifade eder. Truffaut da Domicile Gonjugal (1970) filminin bir sahnesinde Balthus’un Penceredeki Kız’ını (1957) kullanarak ustaya selam gönderir. Christine adındaki genç kadın (Jean-Pierre Léaud) eşiyle (Claude Jade) kavga ettiği sırada duvarda asılı duran Balthus tablosunu verir.
Thomas Harris de dünyaca ünlü dizi romanı Hanibal Lecter’de Balthus’un adına yer vermiş ve seri katil Hanibal’in Balthus’un uzaktan akrabası olduğunu yazmıştı.