20 Eylül 2009 Pazar

Sanatın başkenti Londra (Taraf Pazar, 13.09.2009)


“Ne kadar masalsı, özgür ve değişken görünseler de, sonunda Londra Limanı’nda demir atmayan hemen hemen hiçbir gemi yoktur denizlerde” diye başlıyor söze Virginia Woolf, Londra rıhtımlarını anlatırken. Şehir merkezinin dışında olan devasa limanın ne kadar itici olduğundan bahseder, yan yana dizilmiş, depoların, buharlı yük gemilerinin, vinçlerin “yapış yapış çamur olmuş zemin üzerinde sıkış sıkış” durduklarından bahseder ve bu görüntüyü ‘dünyanın en iç karartıcı görüntüsü’ olarak tanımlar. Thames nehri boyunca ilerledikçe o hırpani yıkık dökük görüntü yerini bir anda uçsuz bucaksız bir ihtişama bırakır. Yapılar eskidir, yıpranmışlardır ancak bu eskilik hali onlara ayrı bir anlam katar. Yaşanmışlıklar, acılar, savaşlar, salgın hastalıklar, yangınlar hele hele o yangınlar gözlerimizin önünde belirir bir anda. Bu sırada Londra üstten bakan, küstah edasıyla sizleri bekliyordur. Çekicidir, çekici olduğu kadar da asildir. Soğuktur Londra, bakışları soğuktur ama yine de kendine çeker sizi, âşık eder ve bir daha kurtulamazsınız ondan. Ondan ayrıldığınız gün dahi aklınızdadır ve hep orada kalacaktır.
Bir zamanların güneş batmayan imparatorluğunun güneşe hasret başkenti Londra, sanat, moda, ihtişam ve toleransın da başkentidir.
Londra sanatın başkentidir, zira dünyanın en etkileyici tiyatrolarına ve sanat galerine ev sahipliği yapmaktadır. Çoğu için Londra’yı cazip kılan tiyatrodur. 1963’ten bu yana şehrin dört bir yanına serpiştirilmiş irili ufaklı 43 adet salonda sahnelenen yüzlerce müzikal ve tiyatro gösterisine ev sahipliği yapan National Theatre, yıllık 54 milyon sterlinlik cirosuyla Londralıların kalıtımsallaşmış sanat geleneğinin bir kanıtıdır. Şehirde faaliyet gösteren iki özel tiyatro, Royal Shakespeare Company ve Shakespeare’s Globe Theatre da gerek Shakespeare’in gerekse diğer ustaların eserleri tiyatroseverlerle buluşturulur. Operaseverler için de birçok farklı seçenek barındırır Londra. Örneğin yalnızca İngilizce eserlerin sahnelendiği English National Opera ve Royal Opera House bu seçeneklerin sahnelendiği yerlerdir. Royal Opera House ayrıca baleye de ev sahipliği yaparken klasik müzik konserleri şehrin merkezindeki parkların yanı sıra meşhur Royal Albert Hall’da da Londralılara müzik ziyafeti sunmaya devam eder tüm yıl boyunca.
Müzeler ve sanat galerilerine gelince...Dünyanın dört bir yanından tarihi eserleri kendi bünyesine toplamayı başarmış, hatta bu özelliği ile ziyaretçilerini haset içinde bırakan British Museum’un yanı sıra, dünyanın sayılı bilim müzeleri arasında gösterilen Natural History Museum ve Science Museum Londra deyince ilk akla gelen müzelerdir. Dünyanın en büyük dekoratif sanatlar ve tasarım müzesi olan Victoria and Albert Museum, popüler kültürün gücünün en gerçek örneği olan Madam Tussauds müze cenneti Londra’nın en çok ziyaret edilen müzeleri arasında gösterilir. Sanat galerileri konusunda da Londra oldukça zengin bir şehirdir. Kentteki gerek çağdaş gerekse klasik sanatlara ait örnekler sunan belli başlı sanat galerileri arasında dünyaca ünlü National Gallery ve kardeş kurumlar Tate Britain ile Tate Modern sayılabilir. 1824’te kurulan National Gallery, 13. yüzyıl ile 19. yüzyıl arasında tamamlanan 2 bin 300 esere ev sahipliği yapar. Şehrin merkezi olan Trafalgar Square’de yer alan National Gallery bir bakıma Paris’teki Louvre ve Madrid’teki Museo del Prado’nun Britanya’daki karşılığı niteliğindedir. Kentin güneyinde yer alan Saatchi Gallery ise çağdaş sanatın en çarpıcı örneklerini sanatseverlerle buluşturur. Galeri’de çoğunlukla Britanya’nın marjinal sanatçıları Damien Hirst ve Tracey Emin’in başını çektiği Young British Artist olarak bilinen grubun eserleri sergilenir.
Londra toleransın başkentidir. Dünyanın dört bir yanından insanlar, Araplar, Afrikalılar, Çinliler, Hintliler Tayvanlılar ve Tayvanlılar gibi binlerce insan kendi dillerinden ve kültürlerinden kopmadan ama beraber yaşamanın sınırlarını da bilerek hayatlarına devam ederler. Londra sokaklarında gezerken ana vatanının Britanya olmadığına bahse girebileceğiniz binlerce farklı yüzle karşılaşırsınız. Ancak hepsi Londralıdır işte ve burada yaşamaktan memnun oldukları her hallerinden bellidir.
Londra zarafetin başkentidir. Soğuk ve mesafeli olarak bilinen ki bu bir gerçektir, İngilizler gibi Londralılar da sosyal ilişkilerinde oldukça kibardır. Otobüsten inerken şoföre teşekkür eden insanları sanırım sadece bu ülkede görebilirsiniz ya da sırayı hiçe sayarak o meşhur kırmızı iki katlı otobüse binmek için çabalayan bir insana bu ülkede rastlamanız oldukça zordur. İngilizlerin her cümlenin başında ya da sonunda ‘teşekkür ederim’ ve ‘lütfen’ kelimelerini sarf etmeleri kimilerine göre aşırı gelse de buna zamanla alışırsınız.
Ayrıca Londra, New York, Paris ve Milano gibi modanın başkentidir. Dünyanın dört bir yanından modacılar her yıl düzenlenen Londra Moda Haftası’nda tasarımlarını sergilemek için tüm yıl ter dökerler. Londra Moda Haftası’nda yer almak bir saygınlık ibaresidir.

HUZUR VEREN PARKLAR
Okuduğum bir kitapta “Londra’yı gezerken acele etmenize gerek yoktur çünkü şehrin tümünü keşfetmeniz imkânsızdır” yazıyordu. Bu cümlede ne demek istendiğini Londra’ya gidince daha iyi anlarsınız. Turistlerin ilgisini çeken, ve kartpostallardan gayet iyi bildiğiniz saat kulesi Big Ben, hemen yanındaki Parlemento Binası, Thames nehri kıyısındaki dönme dolap London Eye’ı gezip hemen ardından aslında çok da uzakta olmayan, açılır kapanır köprü Tower Bridge’e gitmeniz nereden baksanız bir gününüzü alacaktır. İlla ki turistik bir tur atacağım diyenler buralarda zaman kaybedebilirler ancak Londra havasını solumak isteyenler, o kocaman caddelerden kurtulup sokak aralarına dalmalılar. Asıl Londra birbirinden enfes biraların içildiği, uzun uzun sohbetlerin yapıldığı publarda, caddenin keşmekeşinden uzak, dingin sokaklarda ve hemen hemen her adım başında karşınıza çıkan yemyeşil çimlerle örtülü parklardadır. Hepsi kraliçenin özel mülkü olan bu parkların kuşkusuz en ünlüsü olan Hyde Park’in yapay ama huzuru temsil eden gölü Serpentine’de bir tekne turu yapmadan dönerseniz Londra turunuz eksik kalır. J. M. Barrie’nin gölün tam ortasındaki Kayıp Gençlerin Adası olarak hayal ettiği adacık ve nehrin öte yanındaki Peter Pan’ın heykeli bu eşsiz gezintide size eşlik eder. 249 hektarlık alanı kaplayan Hyde Park’ın başka bir özelliği de parkın Marble Arch köşesinde yer alan Speaker’s Corner’ıdır. Speaker’s Corner adından da anlaşılacağı gibi çok eski yıllardan beri konuşacak bir şeyleri olan insanların her Pazar sabahı gelip burada toplanan kalabalık karşısında kendilerini ifade ettikleri yerdir.
Londra’nın bir başka parkı ise St. James Parkı’dır. Britanya’nın en eski parkı olan St. James’in hikâyesi de oldukça ilginç: Kral II. Charles, Fransa’da sürgündeyken hayran kaldığı bahçelerin bir benzerini ülkesinde de görmek ister. Bunun için de sarayın hemen yanı başında bulunan ve o yıllarda cüzamlı hastalara hizmet veren bir bakımevi olan alanı seçer. Bakımevini yıktırır ve yerine bu zarif parkı yaptırır.
PICCADILLY’DEN SOHO’YA
Londra’da mutlaka gece gezilmesi gereken bir mekân varsa orası Piccadilly Circus’tır. Neon ışıklarının himayesinde bulunan cadde New York’un ünlü Times meydanına nazire yaparcasına Londralıları ve Londra’yı ziyarete gelen turistleri kendine çeker. Meydanın simgesi olan Eros heykeli Londra fotoğrafları albümlerinin olmazsa olmazıdır. Bu heykel, II. Dünya Savaşı sırasında Surrey’e götürülmüş, 1963’te yeniden eski yerine dikilmiştir. Piccadilly’deki yoğunluk Leicester’da nasıl bir kalabalıkla karşılaşacağınız hakkında ipucu verir. Bir başka merkez olan Leicester Square West End tiyatrolarının bir araya toplandığı ve tiyatro biletlerinin yarı fiyatına satıldığı gişeleriyle ünlüdür. Sokak sanatçılarıyla ünlü bu mekân özellikle gençlerin uğrak yerleri arasında sayılabilir.
Londra’nın en kozmopolit semtlerinden biri de Soho’dur. Bir zamanlar fahişeler ve seks dükkânlarının merkezi olan Soho şimdilerde değişen çehresiyle turistlerin olmasa da Londralıların sıklıkla ziyaret ettiği bir yerdir. Avrupa’nın çeşitli yerlerinden göç eden göçmenlerin yerleştiği bu semt, son olarak Çinli göçmenlerin yerleşmesiyle kültürlerin kaynaştığı bir yer olmuştur. Soho, komşu semti Covent Garden ile birlikte bir zamanlar Londra’nın en tehlikeli semtleri arasında gösterilirmiş. Manastır anlamına gelen Covent Garden, keşişlerin sorumluluğu altıda bir bölgeyken 17. yüzyılda yazarların ve sanatçıların sıklıkla uğradığı pub ve cafeleriyle bohem bir kimliğe bürünür. Şimdilerde semtin tam ortasında yer alan pazar yeri ise 19. yüzyılın en işlek ticaret merkezleri arasında gösterilirdi.
Londra bir solukta gezilip anlatabilecek bir şehir değil. 1665’te 110 bin Londralının ölümüne neden olan veba salgını ve ertesi yıl şehrin yüzde 80’ini küle çeviren yangın felaketi şehrin ortaçağ ruhunu yerle bir etse de cazibesini yok etmeyi başaramamış, bunu dünyanın en pahalı şehirlerinden biri olan Londra’yı gezerken daha iyi anlıyoruz. Yılda yaklaşık 10 milyon kişinin ziyaret ettiği bu şehir, hava kirliliğine, tıkalı trafiğine ve hatta uluslar arası keşmekeşliğine rağmen bizi ve yılda 10 milyondan fazla insanı kendine çekmeye devam ediyor. Uzun yıllar da devam edecek gibi görünüyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder