23 Haziran 2009 Salı

İki usta, üç film: Harold Pinter Joseph Losey (TARAFPazar/21.06.09)


BERFİN VARIŞLI

Onlar her şeyden önce çok iyi arkadaştılar. Birbirlerinin dilinden anlıyorlar ve birbirlerini tamamlıyorlardı. Joseph Losey yetenekli bir yönetmendi. McCarthy döneminde komünist olmakla suçlanAN ve bu nedenle ülkesini terk etmek zorunda kalan Losey, Harold Pinter’la tanışmadan önce gerek Avrupa’da gerekse ülkesi Amerika’da birçok film çekmişti. Pinter da Losey’le tanışmadan önce onlarca kitap yazmış başarılı bir yazardı.
Ancak ikili birbirleriyle tanışıp beraber film yapmaya başladıklarında ortaya çıkan eserler ne Pinter’ın ne de Losey’indi artık. Herbiri bir başyapıt olan bu üç film, Genç Hizmetçiler/The Servant (1963), Kaza Gecesi/Accident (1967) ve Arabulucu/The Go-Between (1970) artık Losey-Pinter filmleriydi. İkisinden de izler taşıyordu ve onları sadece birine mal etmek doğru olmazdı.
1962 yılında tanıştı bu yetenekli adam. Üzerinde çalışmak istedikleri filmin adı Genç Hizmetçiler/The Servant’tı. Pinter senaryoyu konuşmak için Losey’in evine gitti. Losey’in hizmetkârı ikiliye ziyafet niteliğinde bir içki sofrası hazırlamıştı. Losey Pinter’a senaryoda kolaylık olacağını düşündüğü bir not defteri uzattı. Yakında doğacak filmle ilgili ufak notlar vardı bu defterde. Ancak Pinter eline tutuşturulan not defterinden epey rahatsız oldu. Pinter Losey’le tanıştığı ilk günü şöyle anlatıyor; “Losey’i görmek için Chelsea’deki evine gittim. Gitmeden önce senaryo üzerinde epey çalışmıştım, senaryo nerdeyse bitmişti. Losey senaryoyu okudu ve ‘yazdıklarını beğendim’ dedi. Teşekkür ettim. Losey devam etti; Ancak hoşuma gitmeyen birçok bölüm de var senaryoda. Hangileri olduğunu sordum ve bana yönelttiği soruyla sarsıldım: ‘Neden başka bir film yapmıyorsun?’” Bu cümleyi duyar duymaz çantasını alıp evi terk etti Pinter. Beklemediği bu sözler karşısında şaşkındı. Kızgınlık ve pişmanlık arasında geçen iki günün ardından Losey Pinter’ı aradı ve Pinter’ı tekrar evine davet etti; “O günü takip eden 25 yıl boyunca beraber çalıştık ve üç film yaptık. O gün yaşanan anlaşmazlık bir daha hiç yaşanmadı”.
Losey o yıllarda uykusuzluk (insomnia) hastalığıyla pençeleşiyordu. Hiç olmadık anlarda ani tepkiler veriyordu. Çoğu zaman karşısındakini istemeyerek kırdırığı bu anlardan o da pişmandı. Pinter ise henüz 30’lu yaşlarında genç bir yazardı ve kendinden 30 yaş büyük bu yönetmeni anlayacak olgunluğa sahipti.

BOGARDE’IN ROLÜ

Genç Hizmetçiler’in başrol oyuncusu Dirk Bogarde aynı zamanda Pinter ve Losey adındaki iki zıt karakteri biraraya getiren adamdı. Basil Dearden’ın yönettiği Kurban/Victim filminde oynadığı eşcinsel avukat rolüyle yakaladığı ‘idol’ imajını gölgeleyen Bogarde Barrett rolüyle bu imajı tekrar geri kazanmak istiyordu.
Yıl 1954’tü. Losey elinde Robin Maugham’ın ünlü romanı The Servant ile Bogarde’ın kapısını çalmıştı. O sırada genç bir yazar olan Harold Pinter da aynı roman üzerinde çalışıyor, hikâyeyi senaryolaştırmak için uğraşıyordu. 1962’de senaryo tamalanmıştı. Pinter henüz tamamladığı senaryoyu arkadaşı Bogarde’a okuttu. Bogarde senaryoyu okur okumaz o sırada Eve’in çekimlerini sürdüren Losey’i aradı ve senaryonun hazır olduğunu söyledi. Aynı gün Pinter ve Losey biraraya geldi ve böylece Pinter-Losey eserlerinin temeli atılmış oldu.
Pinter ve Losey ilişkisi birçokları tarafından tartışıldı. Ortak kanı şuydu; Pinter o zamana kadar aşırı eğilimler gösteren Losey’i bu davranışlarından kurtardı ve bu filmlerine de yansıdı. Bu tartışma sürüp giderken bir açıklama yapan Losey aynı fikirde değildi; “Genç Hizmetçiler’i Eva’nın hemen ardından çektim. İlk zamanlar filmin Eva’nın gölgesinde kaldığını Eva kadar başarılı bir film olmadığını düşünmüştüm. Genç Hizmetçiler’in Eva’dan daha zayıf bir film olmadığı fikrine alışmam için uzun zaman geçti”. Cinsellik ve intikam duygusuyla bezenmiş Eva, bu unsurların net bir şekilde görünmediği Genç Hizmetçiler’den farklı bir filmdi. Öte yandan Genç Hizmetçiler Eva’nın hemen hemen yarısı kadar bir bütçeyle çekilmişti. Ancak yine de sırf bu nedenle Genç Hizmetçiler’nin Eva’dan daha zayıf bir film olduğunu söylemek filme haksızlık olacaktı. Yine de Losey bu fikrini savunuyor ve şunları dile getiriyordu; “İkisi de benim filmim olmasına rağmen şunu söyleyebiliyorum; Genç Hizmetçiler Eva’ya göre basit bir filmdi”.

Genç Hizmetçiler (1963)

Şehrin en büyük caddelerinden birine bulunana evin kapısında fötr şapkalı ve siyah paltolu bir adam belirir. Evin kapısını çalmaya yeltendiğinde kapının açık olduğunu görür ve içeri girer. Adamın ismi Barrett’tir. Kamera Barrett’ten uzaklaşır böylelikle seyirci odayı ve yukarı kata çıkan merdivenleri görür. Arkası dönük olan Barrett merdivenlere yönelir. Trabzanı destek alarak merdivenleri çıkmaya başlar....
Genç Hizmetçiler filmi dalkavuk bir hizmetkâr olan Barrett’in (Dirk Bogarde) efendisi Tony’yi (James Fox) yavaş yavaş alt edip evin kontrolünü ele geçirme çabasını konu alır. Barrett’in bu amaçla uyguladığı basit ama etkili taktikler filme de apayrı bir hava katar. Barrett’in Tony’den önce alt etmesi gereken kişi Tony’nin kız arkadaşıdır. Güzelliğiyle büyüleyen Susan’ı (Wendy Craig) devre dışı bırakmayı öncelikli hedefi haline getiren Barrett, bunu Vera adındaki çekici Vera kanalıyla yapar. Vera’yı görür görmez ona aşık olan Tony, kısa sürede kız arkadaşı Susan’ı unutur. Tony’yi deyim yerindeyse avucunun içine alan Vera, yakışıklı ve zengin adamı içki ve uyuşturucuya alıştırır. Artık Barrett hedefine çok yakındır.
Pinter’ın kaleme aldığı senaryosuyla, Genç Hizmetçiler, film noir’ın en iyi örneklerinden biri olarak tarihe geçer. Genç Hizmetçiler Britanya’nın o yıllardaki en büyük sorunu olan sınıf sisteminne bakışı açısından da tartışılmıştı.

Kaza Gecesi (1967)


Genç Hizmetçiler’in gösterime girmesinden üzerinden dört sene geçtikten sonra Pinter ve Losey bu kez Kaza Gecesi için bir araya gelir. Pinter’in, ünlü yazar Nicholas Mosley’in aynı adlı romanından senaryoya uyarladığı Kaza Gecesi Oxford Üniversitesi’ndeki küçük burjuva profesörler ve aristokrat öğrenciler arasındaki ilişkiyi konu alır.
Stephen (Dirk Bogarde) Oxford Üniversitesi’nde ders veren bir profesördür. Orta yaş krizi yaşayan evli bir erkek olan Stephen öğrencisi William’ın (Stanley Barker) güzel nişanlısı Anna’ya (Jacqueline Sassard) âşık olur. William Anna ile birlikteyken geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybeder. Stephen’ın evinin önünde gerçekleşen kaza sonrası çılgına dönen Anna geceyi Stephen’ın evinde geçirir ve ikili bir anda kendilerini talihsiz bir aşk hikâyesi içinde bulur. Bu hikâyede kontrolün kendi elinde olduğunu sanan Stephen Anna ile olan aşkı nedeniyle karısından ayrılır. Stephen’ın Anna’nın gerçek yüzünü görmesi ve genç kadının meslektaşı Charlie ile yaşadığı ilişkiyi fark etmesi zaman alacaktır. “Eva’dan sonra çektiğim filmler arasında en çok sevdiğim filmim” dediği Kaza Gecesi’nin çekimlerinde istediği her şeyi layıkıyla yapamadığından yakınan Losey filmi hakkında şunları söyler: “Sinema yeni bir izleyici kitlesi doğurmalıdır. Bunun için de izleyiciye çekici gelen eğlence unsurunu bu filmimde kullanmaktan çekinmedim”.

Arabulucu (1970)


Camın üzerine düşen yağmur damlalarıyla başlar Arabulucu. 13 yaşına girmek üzere olan Leo (Dominic Guard) Colston yaz tatilini bir arkadaşı ve onun ailesiyle geçirmeye karar verir. Aristokrat ailenin kırsal bölgedeki malikânesinde geçirdiği bu sıcak yaz, Leo’yu içinden çıkılması zor bir aşk üçgeninin içine sürükler. Küçük Leo, arkadaşının ablası Marian’a (Julie Christie) platonik şekilde aşık olur. Varlıklı bir aileden gelen Hugh Trimingham (Edward Fox) ile nişanlı olan Marian ise taşralı çiftçi Ted Burgess (Alan Bates) ile yasak aşk yaşar. Gizli aşıkların mektuplarını taşıma görevini üstlenen Leo, bunu bir oyun gibi algılamaktadır ve içine düştüğü tehlikenin farkında değildir.
Arabulucu’nun senaryosunu L. P. Hartley’in aynı isimli romanından uyarlayan Pinter, senaryolaştırma sürecinin sancılı geçtiğini söylüyor; “Hikâye o kadar sahici ve acıydı ki senaryoyu yazmada zorlanmadığımı söylersem yalan söylemiş olurum”.
Harold Pinter ve Joseph Losey’in birlikte çalıştığı son filmi Arabulucu izleyicide bir film izlemekten ziyade tarihi bir romanı okuduğu hissi uyandırır.
Öte yandan, 1971 yılında düzenlenen Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye Ödülü kazanan film, Bogarde ve Losey’in arasının açılmasına neden olur. O yıl Cannes’da Luchino Visconti’nin yönettiği Venedik’te Ölüm/Death in Venice filmiyle yarışan Bogarde, Altın Palmiye’de filmlerine en yakın rakip olarak Losey’in Arabulucusu’nu görür ve Losey Cannes’a varır varmaz ona bir not gönderir; “Cannes’a hoş geldin ve umarım Altın palmiye’yi kazanamazsın. Sevgiler, Dirk”. Ancak Bogarde’ın istediği olmaz ve Losey-Pinter imzalı son film olan Arabulucu Altın Palmiye ile ödüllendirilir. Ödülün Losey’e verilmesini hazmedenemeyen Bogarde ise ilk uçakla apar topar Cannes’dan ayrılır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder