25 Mayıs 2009 Pazartesi

Özen Yula ile 'Gizli Aşk Bu!' söyleşisi (TARAF Pazar/24.05.2009)


Müjde Ermeni asıllı Adile Hanımın kızıdır. Gizliden gizliye mahallenin emlakçısı Şener’e vurgundur, Şener de ona. Kimseler bilmez sanırlar aşklarını ama herkes farkındadır yangınlarının. Şener’in babası Müjde’yi gelini olarak görmek istemez, Müslüman bir kız ister oğluna. Ama oğlu Şener’in gözü müjde’den başkasını görmez. Mahallede Müjde’nin bir talibi daha vardır, Uğur, hani ‘işini bilir’ diye tabir edilen genç delikanlılardan. Müjde’yi Şener’in hayatıyla tehdit eder ve sonunda Müjde Şener’in değil Uğur’un eşi olur, istemeye istemeye. Şener de aşkını kalbine gömer ve onu kalbindeki aşkıyla kabul eden Hümeyra ile evlenir. Aradan yıllar geçer, Müjde mahalleye geri döner, yanında güzeller güzeli kızı Özgü’yle. Bir bakanın bir daha baktığı Özgü’yle tesadüfen yolda tanışan Oktay, genç kıza ilk görüşte aşık olur… Oktay kim midir? Şener’in tıpatıp kendine benzeyen oğlu, ilk göz ağrısı...
Limonata tadında bir kitap Gizli Aşk Bu. Adını o meşhur şarkıdan alan, kahramanlarının isimlerinin bir yerlerden çok tanıdık geldiği Gizli Aşk Bu’yu, yazar Özen Yula ile konuştuk
İlk olarak sizin sözünüzle başlamak istiyorum, "hikâye dinler gibi sevenlerin dönemini" anlatan bir roman bu. Nereden çıktı böyle bir roman yazmak?
Yaklaşık iki yıl önce Mediha Demirkıran'ın bir CD'si çıkmıştı, yanieski plaklarını alıp bir CD haline getirmişler. Onu aldım evde dinlerken, birden Gizli Aşk bu şarkısı başladı. Gizli Aşk Bu çalarken de gözümün önüne görüntüler gelmeye başladı. Kitaptaki gibi merdivenden çıkan bir kadın, arkasından gelen kızı... Sonra hikâyeyi oturdum bir tretman olarak yazdım. Karakterlerin adı farklıydı ama film olsaydı oynamasını istediğim isimler vardı. Yazdım ve 12 sayfalık bir tretman oldu. Sonra bunu farklı arkadaşlarla paylaştım, nasıl olur diye. Kafasına güvendiğim yönetmen arkadaşım Adnan Azar "bundan aslında iyi dizi olabilir" dedi. Sonra aradan zaman geçti ve ben bıraktım. Geçen kış kasım ayında Ankara'daydım. Orada yazmam gereken bir şeyler vardı. Bir kaçış gibi birden bire bu hikâye aklıma geldi ve bu hikâye kendini yazdırmaya başladı. Ama hakikaten inanılmaz bir coşkuyla akıp gitti o benden. Hikâye hazırdı ve tıkır tıkır işledi. Samimi olarak söylüyorum, herhalde böyle bir romanı başkası yazsa ve ben okusaydım mutlu olurdum. Yani okumak istediğim bir şeyi yazmışım demek ki. Bundan önce hep anlatmam gerektiğini düşündüğüm kederli hayatları, eksik hayatları anlattım. Baskı görmüş insanların hikâyeleri, zulme uğramış çocuklar, kadınlar, yaşlılar üzerine. Onlar adına konuşmak gibi bir görev üstlenmiştim. Edebiyatın bir işlevi varsa, bu kendi adına konuşamayan insanların yerine de bir şeyler söylemektir. Bu roman o kahramanlardan izin almam gibi bir şey oldu.
Hikâyeyi film izler gibi okuyoruz. Kitap ileride film olacak mı?
Belki film olabilir ama kitapta ismini verdiğim oyuncuların bir araya gelmesi çok zor. En küçük rollerde bile bugün Türk sinemasının starı olan insanların adları var. Onların hiçbir şekilde böyle bir şey için hiçbir şekilde bir araya gelebileceklerini sanmıyorum açıkçası. Ama kitabın mantığı olarak başka insanlar bu rolleri oynayabilir, neden olmasın ve bu da yeni ve farklı bir katman daha katabilir filme. Ama işte bunu yapacak zekâda bir yapımcı bulmak çok zor. Buna gönlünü yatıracak bir yapımcı bulunması gerekiyor.
Karakterlerin isimlerini nasıl oluşturdunuz? Müjde, Şener, Uğur, Serra, Hümeyra ve daha niceleri…Bu isimleri kitapta kullanmak nereden aklınıza geldi?
Keşke o rolü o oynasaydı, ne kadar güzel olurdu diye düşündüm. Şener Şen, küçük Ayhan Işık bıyıkları bırakmış, düzgün, efendi, evvel zaman beyefendisi bir emlakçıyı oynasa.... Çok da yabancısı olduğumuz bir kadro değil, birçok filmde gördüğümüz, aşina olduğumuz starlar var. Bu kitap özellikle onlara saygı duruşu niteliğinde.
Kitabın bölüm başlıkları da hayli ilginç... Her bölümün başlığı farklı bir aşk tanımı... Bir bakıma gizli aşkın nedenini anlıyoruz sanki bu tanımlardan.
Aslında “Gizli aşk diye bir şey yok. İnsanlar gizlediğini ve yaşadığını sanır ama çevredeki herkes bunu görür ve anlar. Saygılarından susar." Baktığınızda, gündelik hayatta da kendi mahallenizde, yakın çevrenizde, okulunuzda, işyerinizde gizli aşk yaşadığını sanan insanlar kendilerine hâkim olamazlar. Pırıl pırıldırlar. Âşık olduğu insanı gördüğü zaman sesi değişir, yüzü değişir, tavrı değişir...Çevredeki insanlar bunun farkına varır. Ama bu gizli aşk diye geçer. Dolayısıyla böyle bir gizli aşk kavramı söz konusu. Ama buradaki temel neden delikanlının babasının daha tipik aile yapısından geliyor olması ve oğluna eli yüzü düzgün, dini bütün bir kız almayı istemesi. Ama biliyor ki, oğlunun gönlünde Ermeni asıllı bir hanım var. Dolayısıyla iki gencin bu aşkı tam olarak ortaya çıkaramamaları...Onun da dışında ilginç bir biçimde isteseler de istemeseler de aşkın karşısında hiçbir şey duramıyor. Ve Victor Hugo'nun eski bir sözünü hatırlıyor başkahraman; "Aşka kimsenin sözü geçmez. İmparatorların bile!"

Ve Cihangir...Romanın başkahramanlarından biri de o!
Farklı farklı kafeleriyle, sokaklarıyla ama özellikle en ummadığımız yerden deniz gören sokaklarıyla Cihangir... Kumrulu Yokuşu da vardır kitapta, Susam Sokağı da. Bazı sokaklarından çıkarken ummadığınız bir anda deniz görür. Bu açıdan bakıldığında mavi bir semttir Cihangir. Romanın içinde değindiğim gibi, Füruzan'ın dediği gibi, "sokaklarından gemiler geçen kent, İstanbul". Cihangir'de özellikle 2007 yılında sıcak bir yaz geçirilir. Ve ben de o yaz içinde Cihangir'de geçen bir aşk öyküsü anlatmak istedim. Bir yandan baktığınız zaman farklı gelir grupları yaşıyor burada. Bu kitap Cihangir'in yerli ahalisi üzerine. Ve ilginç bir geçiş noktası olduğu için Cihangir, bir yandan Tarlabaşı’ndan çıkanlar istiklal'den tarihi yarımadaya gidebilmek için Cihangir'den geçip giderler. Aşağıdan Tophane tarafından çıkanlar yine Cihangir'den geçerler. Dolayısıyla iti uğursuzu, ev kadını, arsızı, hırsızı hepsinin birden topraklarını çiğnediği bir semt Cihangir.

Romanda bir yandan da eski İstanbul'a özlem var.
Kaçınılmaz olarak bu kadar kalabalık nüfus, bu kadar işsizlik oranı, insanların birbirinin haklarına saygı göstermeden yaşamaya çalışmaları, demokrasi kavramının bu kadar yanlış anlaşılması bir takım kargaşalar yaratıyor. Dolayısıyla orada demek istediğim eski İstanbullulara acımakla ilgili bir kavram değil aslında. Burada yaşayan farklı bir yaşama zevkine sahip insanlara gerçekten yazık. Onu ben de düşünüyorum. Ancak bu İstanbul için geçerli değil, bütün Türkiye için geçerli. Bu Ankara için de geçerli, İzmir için de geçerli, Diyarbakır için de geçerli. Biz Türkiye'de gereğinden hızlı bir değişim içindeyiz. Kalıcılık bizim geleneğimizde yok. Her yerin durmuş oturmuş ahalisi sonradan gelen bilgisiz ve cahil bir sessiz yığının yaşam tarzını bir şekilde benimsemek zorunda. Kabullenmedikleri takdirde yapacakları bir şey de yok. Bu şehrin yeni sahipleri daha arsızlar, daha haklarını ele geçirmek istiyorlar, çünkü yaşam onlar için çok daha zor anlamda sürüyor ve bu sorunun çözümü de yok.
Ama kitapta bu dediğiniz sorunlardan hiçbiri yok. Kitaptaki Cihangir eski huzurlu Cihangir, mahallelinin huzur içinde yaşadığı bir Cihangir anlattığınız...
Aslına bakarsanız kitap değişen düzenden haber veriyor. Rant kavgalarından, oranın birileri tarafından ele geçirilmeye çalışılmasından aslında değişen bir insan grubunun varlığı anlatılıyor. Ama yaşadıkları ilişki ve kitaba o dönemin insanlarının hâkim olmasıyla, daha çok "bakın böyle bir yaşam tarzı da var"ı hatırlatmak istiyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder