9 Haziran 2009 Salı

Şaledeki ressam: Balthus (1908-2001) (TARAFPazar/07.06.2009)


BERFİN VARIŞLI

“Kuşağın ressamları arasında beni ilgilendiren bir tek sen varsın; ötekiler Picasso gibi resim yapmaya özeniyorlar sense asla” dedi Picasso bir keresinde. O sefer midir bilinmez bir de tablosunu satın aldı. Tablo 1937 yılında tamamladığı Çocuklar tablosuydu. Doğru, o kimse gibi olmak istemedi, kimseyi taklit etmedi. O yılların Avrupa’sı ardı ardına patlayan sanat akımlarıyla bir oraya bir buraya savrulurken o doğru bildiği yerde dimdik, sendelemeden durdu. Çağdaşları sürrealizmi doruk noktasında yaşarken o “mabedim” dediği atölyesine çekilip tuvali onu nereye sürüklüyorsa oraya gitti. Kimseye aldırış etmeden.
Asıl adı Balthasar Klossowski de Rola idi ama herkes onu Balthus diye bilirdi. Şanslıydı Balthus, sanatın içinde büyüdü. Babası Polonya’nın soylu ailelerinden gelen Erich Klossowski, sanat tarihçisi, annesi Elisabeth Dorothea Spiro, ya da bilinen adıyla Baladine Klossowska da ressamdı. Annesi sanatı öğrensinler diye Balthus’u ve ağabeyi Pierre’i henüz onlar küçük birer çocukken Paris’e yolladı. Orada aile dostları Bonnard, Valéry, Gide, Marquet gibi sanatçılar bu iki kardeşle bizzat ilgilendi, onlara sanat öğretti. Yıllar sonra Balthus ressam, Pierre ise filozof olacaktı ve her ikisi de kendi sahalarında yükselip en tepeye çıkacaklardı.
Klossowski ailesi Berlin’e taşındı. Ancak Berlin onlara şans getirmedi. Anne ve baba Berlin’de ayrılma kararı aldılar. Elisabeth, çocuklarını yanına alarak İsviçre’ye gitti ve orada ozan Rilke ile tanıştı ve sevgili oldu. Küçük Balthasar’a büyük yakınlık duyan Rilke, ondaki ışığı farketti ve ölünceye kadar ona yol gösterdi, resim yapması için yüreklendirdi. Küçük Balthasar’a Balthus takma adını da Rilke’nin taktığı bilinir. Balthus, Alain Vircondelet’nin derlediği Anılar kitabında o günlerden şöyle bahseder; “Annemi onca hoş desen çiziktirirken, onca zarif suluboya resimler yaparken görmenin, kararlığımda, bu doğal eğilimimde payı oldu. 1917’de babamdan ayrıldıktan sonra birlikte yaşadığı Rilke’nin varlığı da bu eğilimi pekiştirdi. Karşılaştıkları tarihten başlayarak Rilke benimle çok ilgilendi. Onun öğütlerini, beni koruyucu kanatları altına almasını kabullendim; bununla birlikte babamı çok özlüyor, annemi kınıyor, Rilke’yi yadırgıyordum.”

RİLKE VE İLK KİTAP
Çocuk aklıyla başta Rilke’ye annesiyle ilişkisinden dolayı soğuk bakan Balthus yıllar geçince onunla arkadaş ve dost olur. O güne kadar sayısız desen yapan Balthus’u bunların birkaçını yayınlaması konusunda yüreklendiren de yine Rilke’dir. 1921 yılı geldiğinde Balthus ve Rilke, usta ressamın kedisi Mitsou’yu resmettiği 40 kadar desenini Mitsou adındaki bir kitapta toplarlar. Balthus’un çocukluğundan beri yanından ayırmadığı kedisiyle olan dostluğunu anlatan bu ilk kitabı için önsözü de yine Rilke kaleme alır. Çocukluğundan beri kedilere duyduğu ilgiyle bilinen ve arkadaşlarının mahallede ‘Kedili oğlan’ diye isim taktığı Balthus’un ilk kitabında kedisi Mitsou’yla yaşadığı yılları resmettiği desenlere yer vermesi, ve Kediler Kralı/The King of Cats adlı portresini de kitaba eklemesi şaşırtıcı değildir. Balthus’a göre, Mitsou’nun öyküsünü resimlemek, bu dostluğu ölümsüzleştirmenin, yaşanmış bir anı korumanın bir yoluydu ve bunda Rilke’nin payı büyüktü; “Kediler âlemine gizli, gizemli bağımı çok erkenden anlamıştım. Onlardaki bağımsızlık kaygısının aynını taşıyor ve Rilke’nin deyişiyle, kedilerin doğasını gerçekten bilmenin mümkün olmadığını içimde hissediyordum. Kitabın önsözünde ‘İnsan onların çağdaşı olur mu hiç?’ diye yazmıştı Rilke.”

FAS’TA BİR RESSAM-ASKER
Balthus ilk kitabını çıkarmış ve kendini kanıtlamıştı artık. Ancak yıl 1930’du ve her Fransız delikanlısı gibi onun da askerlik görevini yapması gerekmekteydi. Ve usta ressam için o günlerde “zaman kaybı” deyip yaka silktiği, sonradan sanatına büyük katkısı olduğunu itiraf ettiği Fas günleri başlar; “Bu dönemle ilgili birkaç tablomda örneğin Sipahi ve Atı’nda ya da Kışla’da bana apaçık görünen bu koreografiyi yansıttım.”
Fazlasıyla şaşaalı ve göz alıcı üniforma içinde başlarda sıkılan Balthus daha sonra bu kılığa alışır ve hatta Paris’e dönünce bile uzun bir süre üstünden çıkarmaz. Fas’a bu zorunlu gidiş Balthus’un resim çalışmasını olgunlaştırmış ve ona gerçek anlamını vermiştir âdeta; “Orada yüzlerindeki, gelenek ve göreneklerindeki soyluluğa hayran olduğum yerliler vardı ve özellikle manzaraların görkemi beni adamakıllı etkilemişti...”
SETSUKO’LU YILLAR
Gelenek ve görenekler, soyluluk ve ibareleri onun için yaşama nedeniydi. Ve 1962’de eski Japon sanatı sergisi düzenlemek için gittiği Japonya’da yüzyıllar öncesine dayanan gelenek ve göreneklerin hâlâ tazeliğini koruduğunu görmek onu büyüledi. Japonya’da onu büyüleyen başka bir şey daha vardı; henüz yirmili yaşlarındaki üniversite öğrencisi Setsuko. Setsuko o yıllarda teyzesinin yanında kalan ve eğitimini sürdüren bir öğrenciydi. Kökeni eski Japonya’nın törelerini koruyabilmiş bir Samuray ailesine dayanıyordu. Setsuka da soyluluğunu koruyabilmiş alımlı bir genç kızdı. Balthus ise 60’ına merdiven dayamış bir adamdı ve Setsuko’ya göre fazlasıyla yaşlıydı. Balthus basmakalıp ahlaki değerlere ve düşüncelere hiç bir zaman paye vermemiş biri olarak Setsuko’ya âşık oldu ve onu İtalya’ya davet etti. O yıllarda Fransız Akademisi’nin faaliyetlerini sürdürdüğü Medici Villası’nda yöneticiydi ve Setsuko’yu orada ağırladı.“Onu görür görmez benim için çok şey ifade ettiğini hemen anladım” dediği genç kadınla hayatını birleştirme kararı aldı ve 1967’de Setsuka ile evlendi.
Balthus, Medici Villası’ndaki görevinden ayrıldıktan sonra âşıklar, İsviçre’de bir dağ evine taşınmaya karar verdiler ve Rossiniére’deki Grand Chalet’e taşındılar. Burası bir dağ evinden ziyade onlarca odalı bir şaleydi ve geçmiş yüzyıllarda Victor Hugo’nun, Goethe ve Voltaire’in de yaşadığı bir yerdi.
Grand Chalet ve Balthus’tan Setsuko sorumluydu. Eski Japon tapınaklarını andıran şaleyi kısa sürede benimseyen Setsuko, şaleyi Japon geleneklerine göre rengârenk süsledi. Setsuko Balthus’un hem eş, hem en yakın arkadaşı hem de resim çalışmalarında yardım eden asistanıydı. Balthus’u davetsiz misafirlerden korur, çalışmalarını kollar, fikirler verirdi. Boyaları karıştırma ve türlü türlü renkler üretme görevi de Setsuko’nundu. Balthus’un eserlerinin ortaya çıkmasında olağanüstü çaba harcayan Setsuko, Balthus’a iki de çocuk verdi; sadece iki yıl yaşayabilen oğulları Fumio ve kızları Harumi.

TABLODAKİ ÇIPLAK KIZ
Yaşları arasındaki 35 yıllık farkı onlar hiç önemsemedi ancak karşıtları bunu Balthus’u yıpratmak için kullandı. Usta’nın yıllarında Gitar Dersi (1934), Kedili Kız (1937), Altın Günler (1944), Şömine Önünde Çıplak (1955) gibi tablolarında çıplak genç kızları resmetmesi ve kendinden epey genç bir kadınla evlenmesi ona karşı olanların ekmeğine bir kez daha yağ sürdü. Ancak Balthus tüm bu çatlak seslere kulağını tıkadı ve ‘cüretkâr’ tablolarına yenilerini ekledi. Ona göre bu tablolar cüretkârlıktan çok uzaktı ve her biri masumiyetin temsilcisiydi. Bu tabloların tahrik edici olarak nitelendirmek onları bayağılaştırmaktan başka bir amaç güdemezdi. Balthus bu resimlerde kendi deyişiyle ‘kaybolmuş görkemler cenneti’ni arıyor ve o cennete genç modelin körpe vücudu sayesinde ulaşıyordu; “Benim soyunmuş genç kızlarımın cinsel arzuları kamçıladığı iddia edildi. Asla bu niyetle yapmadım o tabloları. Tam tersini yapmak, bir sessizlik ve derinlik halesiyle sarmalamak, çevrelerinde bir baş dönmesi yaratmak istedim. Bundan dolayıdır ki melekler gibi gördüm onları...”
SANATTA BALTHUS MİRASI
“Atölyem mabedimdir” diyen Balthus için resim yapmak bir ibadetti. Resme bu denli tutkuyla bağlı olan ressam, 20. yüzyılın İtalyan primitiflerinden, Cézanne’dan Bonnard’dan, Uzakdoğu resminden esinlenen stilini sonuna dek korumasına karşın 20. yüzyılın en büyük ressamlarından biri olarak nitelendirildi. Modern sanatın altına imza aran Jan Saudek, Will Barnet, Duane Michals, John Currin ve daha niceleri Balthus’un mirasını sürdürenler arasında sayılabilir.
Balthus mirası beyazperdede de kendini gösterdi. Fransız Yeni Dalga Akımını benimseyenlerden Jacques Rivette ve François Truffaut’nun filmlerinde Balthus gizlendiği perdenin arkasından seyirciye göz kırpan bir oyuncu gibidir. Örneğin, Rivette bir söyleşisinde Balthus’a olan hayranlığını dile getirir ve Hurlevent (1985) filmini çekmeden önce Balthus’un 1930’lu yıllarda tamamladığı resimler üzerine uzun uzun düşündüğünü ifade eder. Truffaut da Domicile Gonjugal (1970) filminin bir sahnesinde Balthus’un Penceredeki Kız’ını (1957) kullanarak ustaya selam gönderir. Christine adındaki genç kadın (Jean-Pierre Léaud) eşiyle (Claude Jade) kavga ettiği sırada duvarda asılı duran Balthus tablosunu verir.
Thomas Harris de dünyaca ünlü dizi romanı Hanibal Lecter’de Balthus’un adına yer vermiş ve seri katil Hanibal’in Balthus’un uzaktan akrabası olduğunu yazmıştı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder