24 Nisan 2009 Cuma

Handan Öztürk söyleşisi (TARAF Pazar/26.04.2009)


Sert gerçeğin büyülü masalı: Benim ve Roz’un Sonbaharı

BERFİN VARIŞLI

Zaaflarına rağmen doğruların peşinde koşan yerel bir gazeteci, Metin; vahşi ve aynı zamanda masum güzelliğiyle on yaşında bir kız, Roz, Roz’a dansı öğreten ve böylece tek mirası olan dansı onunla yaşatmayı düşleyen eski bir dansöz Tijen, militan günlerinden kalma travmalarla boğuşan Berfin ve muhteşem güzelliği ve kırılgan zarafetiyle Hasankeyf...

Çarpıcı belgeselleri ve ve sürükleyici romanlarıyla belleklerimize kazınan Handan Öztürk, Benim ve Roz’un Sonbaharı adlı filminde ölümün bir başka boyutunu işliyor. Onun filminde insanlar değil, bir tarih, kültür ölüyor, yok oluyor. Bu ölümün- belki katliam daha doğru kelime-katliama karşı durmaya çalışan bir avuç insanın hikâyesi Benim ve Roz’un Sonbaharı. Tarih boyunca irili ufaklı birçok medeniyetin doğuş yeri olan bu topraklar, bu kez terör nedeniyle değil, küçük çıkarlar nedeniyle gözyaşı döküyor. Ve sonunda o hiç olmasın diye dua ettiğimiz olay oluyor ve Hasankeyf, tanıklık ettiği bütün yaşamları, saf hikâyeleri de içine alarak sular altında kalıyor.

1 Mayısta gösterime girecek olan Benim ve Roz’un Sonbaharı üzerine yönetmen Handan Öztürk’le konuştuk.

Hasankeyf’e bir belgesel çekmek için gittiniz ancak döndüğünüzde elinizde uzun metrajlı bir film vardı...

Evet, ben belgesel orijinliyim biliyorsunuz. Orada yaptığım ön çalışmalar sırasında beni etkliyeleyen bütün olaylar içimde kırılmaların bir ifadesi oldu. Açıkçası ben bu filmde biraz günümüz dünyasını da yakalamak istedim. Günümüz dünyasında kalbimi acıtan, beni etkileyen noktaları da ifade etmek istedim. Hakikaten artık güçlünün doğrusunun geçerli olduğu bir dünyaya giriyoruz. Sivil hareketler var, iyi ki varlar ama malesef artık bu merkezin gücü etrafında doğru çok başarılı olamıyor ve başarıya ulaşamıyor. Güçlü olan doğru olarak kendisini satıyor ve iletişim sistemi de ona yönelik olarak kendini yapılandırıyor. Yani burnumuzun dibinde sert gerçekler yaşanıyor ama biz bir sanal dünaya çekiliyoruz ve bu sanal dünya içerisinde tüm bu gerçekleri, doğrulara uzak kalıyoruz. Bu acı gerçek beni çok etkiledi ve Hasankeyf örneği üzerine gitme kararı aldık. Oradaki küçük Şoreş bizi bir takım medya organları tarafından küçük anarşiştler olarak yutturulan, taş atan çocukların da bir ifadesi. Açıkçası, doğuyla ilgili, doğu insanıyla ilgili kafamızda şablonlar var. Bu şablonlar üzerinden doğuya bakış açımız oluşturuluyor. Ben bu filmde Şoreş ile, Rozerin ile, Metin gibi entellektüel bir tip yaratarak, onların içinden, doğunun kendi içinden, kendi değerleri içerisinden tanımlamaya çok itina gösterdim. Oradaki karakterler olaylara bakış açımızdaki şablonları yıkmayı çok önemsedim.

Filmin diğer doğu filmlerinden farkı nedir? Bu aralar doğuda film yapmak, doğu hikâyelerini konu almak epey popüler oldu.

Bu film, doğuya yönelik yapılan çok sahici bir film. Başka filmler var. Türkiye’de belli konulardaki belli rahatlamalarla yapılan filmler var. Bir rant var orada ve bu ranta yönelik filmler yapılıyor. Ama bu filmin özelliği, oyuncusuyla, kurgusuyla ve yönetmeniyle içeriden bir bakış. O bölgeyi belki de ilk kez sahici bir bakışla, samimi bir anlatımla anlatan bir film.

Filmde Tijen’le Roz ilişkisi, Hasankeyf’le orada yaşayan insanların ilişkisiyle paralellik gösteriyor...

Tijen eski bir dansöz, bir sanatsal geçmişi var ve onu küçük Roz’la devam ettirmek için çırpınıyor, Roz’u eğitmeye çalışıyor. İkisinin ilişkisini kişisel olarak gördüğümüzde daha çok etkileniyoruz. Öte yandan koca bir Hasankeyf var, koca bir miras. Antik Roma’dan, Antik Bizans’tan, Selçuklu’dan, Asur’danOsmanlı’dan toplaya toplaya muhteşem bir kültür haline gelmiş bir miras..Ve bu mirasın gözümüzün önünde akıp gitmesi aynı acıyı ve duyarlılığı yaratırsa, ben buna bir katkıda bulunabilirsem çok mutlu olurum.

Filmde direkt olmasa da dolaylık olarak ölümün soğuk yüzüyle burun buruna geliyoruz. Bu bir insanın ölümü değil ama bir kültürün, kültürel mirasın ölümü..

Her batı kendi doğusuna karşı giderek vahşileşiyor. Vahşilik merkezileşiyor. Batının merkezi nedir? Avrupa, ki Avrupa Batı’ya karşı hâlâ vahşi, hele Amerika herkese vahşi. Her ülkenin, bizim ülkemiz de dâhil merkezi, Batısı doğusuna vahşilikle yaklaşıyor. Bu da doğal olarak doğuda bir tepki oluşturuyor. Bu etki tepki içerisinde bir ölüm kültürü gelişiyor. İnsanlar çok kolay ölümü göze alabiliyorlar, çok kolay ölüyorlar, öldürüyorlar. Çocukların önünde babaları ölüyor, kardeşleri ölüyor. Düğün ve cenaze iç içe geçmiş durumda. Ben Batmanlı kadınlarla belgesel yaparken bu ölüm kültürünün- ki Mezopotamya dünya medeniyetinin beşiğidir, yaşamın fışkırdığı antik bir kültürdür, bugün yaşanan bunun tam zıttına dönüştü. Yaşam değil ölüm kültürünün hâkim olduğu bir coğrafya. İntihar eden kadınların belgeselinin ön hazırlığında bunu fark ettim. Batman’da intihar eden kadınlar belgeselin ön hazırlıklarını yaparken Hasankeyf’e götürüldüm. Hasankeyf’in tam tepesindeki kaleye çıktığımda müthiş bir gün batımı vardı, müthiş bir Mezopotamya görüntüsü vardı. O an şu kafama dank etti; en büyük cinayet bu! Koca bir kültür, koca bir tarih yıkılıyor. İşte orada yaptığım ön çalışmalar bu filme dönüştü.

Irak Savaşı ile de bir bağlantı kuruyorsunuz... Kasabası sular altında kalan insanlar ve Irak’ta bombalardan kaçan insanların yolları kesişiyor.

Evet, çünkü dünyanın diğer ülkelerine de gönderme yapmak istiyorum ve açıkçası kaotik bir dönem yaşıyoruz. Yani bir takım insanlar, başka insanlar hakkında çok kolay karar alabiliyorlar. İnsanların kaderini değiştirecek kararlar çok kolay alınıyor. Ama bu kararlarn altında nasıl bir alt üst oluş yarattıklarını, nasıl bir tahribat yarattıklarını göstermeye çalıştık ve o yüzden iki göçmen gurubunu finalde birleştirdik. Bir yanda kasabası bir baraj için yok edilen insanlar, bir kasabanın hikâyesi ve yolculuğu, bir yandan da bombalardan kaçan Irak halkının göçü ve yolculuğu finalde buluşuyor. Genel olarak dünyanın gündemini iki eksenle yakalamış oluyoruz.

Roz çok ilginç bir karakter. Filmde öne çıkan, belki de Metin’den daha etkileyici. Roz’un anlatmak istediği nedir? O sessizliği, vahşiliği ile neyi temsil ediyor?

Roz o bölgenin ilkbaharını yaşamayan, yaşama fırsatı bulmayan ve birdenbire sonbahara geçen çocukların ifadesidir. Herkes kasabayı terk edip büyükşehre göç ederken Roz kasabaya yeni bir hayat kurmak maksadıyla geliyor. En ümit vaad eden Roz iken maalesef finalde herşey tam tersine dönüyor. Bu aslında ilkbaharını yaşamadan sonbaharına geçen çocukların ifadesidir. Yaşama sonbahardan başlayanların ifadesidir.

Biraz da Şoreş’ten bahsetsek. Bu iki çarpıcı karakter hikâyeyi kalbinden yakalıyor diyebilir miyiz?

Tijen’in mirasçısı Roz, Metin’in mirasçısı Şoreş. İkisi de umudu temsil ediyor. Roz sular altında ama Şoreş yola devam ediyor. Filmin umuda dair bir yanı da var, bu anlamda karamsar bir film değil.

Siz doğulusunuz, Tuncelilisiniz. Şmidiye kadar da çoğunlukla doğudan beslenerek ürettiniz. Romanlarınızda doğunun esintileri var belgesellerinizde de öyle. Hasankeyf süregelen bu zincirin bir halkası mı?

Ben köy enstitüsü mezunu cumhuriyet aydını bir babanın çocuğuyum. Doğu kültürü ailemde çok öne geçmedi. Cumhuriyet kültürü ile büyüdüm. Babam annemi zorla balolara götürür, döpiyerler dikilir, özel terziler falan. Okul bitene kadar bu kültürle büyüdüm. Sonra İsviçre’ye gittim ve oraya gidince şu soruyu soruyorsun; Ben nerede duruyorum? Ben neyim? Tam merkezdesin ama sen tam o da değilsin. İşte o zaman dedemin kökenlerine, babaannemin bana küçükken verdiği tatlara doğru bir yolculuk başladı. İkinci olarak da bir uzaylı gözüyle baktığımda, yani objektif bakma sınırının üst noktasına geldiğimde, ozaman Batı kültürünün de bir oyun olduğunu görüyorsun. Bütün dünyaya kendini tek mükemmel kültür olarak dayatmasını komik buluyorsun. Çünkü dünyanın bir başka tarafına gidiyorsun, orada hakikaten sosyal müze halinde kültürler var ve hepimiz bunu görünce heyecanlanıyoruz, hemen fotoğraf makinaalrımıza sarılıyoruz. Turist olarak tüketmeye çalışıyoruz. O zengilik güzellik neyi getiriyor? Tek doğru yok, kültürün de tek doğrusu yok. Yani her kültür kendi içerisinde doğru. Bne doğuya gittikçe o eski antik kültürlenden kalan miraslarla birlikte dünyanın ne kadar zengin olduğunu gördüm ve o yüzden doğudan beslendim. Dayatılanla değil de kültürün yaratıcısıyla buluşmak beni heyecanlandırdı.

Bundan sonraki projelerde de doğunun izlerini mi göreceğiz?

Evet! Kitap da öyle, ikinci senaryom da öyle... Doğulu kadınlar benim Tanrıçalarım. Bu bizim ülkemizde de öyle başka ülkelerde de böyle. En fazla kendini değiştirmek isteyen, dinamizm ve enerji taşıyan insanlar onlar. Biz burada onları kötü aksanlarıyla görüp maganda diye dalga geçiyoruz ama o insanlar hayata karşı, kültüre karşı, sanata karşı o kadar iştahlı, o kadar aktifler ki şaşırıyorsunuz. Batman’a gidiyorsun bir parkı var, gece yarısı ikide kızlar rock müzik yapıyorlar. Orası değişmiş ama biz hâlâ onları farklı görüyoruz malesef.

Türkiye’den hem yazar, hem belgeselci, hem yönetmen hem de kadın olmak nasıl?

Beni var olan trendler hiç ilgilendirmiyor. Ben yolda olmayı seviyorum. Arkamda merkezi, ışıklı caddeleri dönüp gitmek beni çok mutlu ediyor. Gittikçe de yeni bir şey keşfediyorsun ve yeni bir şehre dönüyorsun. Merkezin dışına çıkmayı seviyorum.

Bu yolculukta karşılaştığınız zorluklar neler?

Aslına bakarsan yazmakta çok bir zorluk yok. En kolayı bana yazarlık gibi geliyor, çünkü yazarken sen ve sensin. Gerçi her işin marketing aşamasında zorluk var. Filmi ise geniş bir toplulukla yapıyorsun ve küçük bir ülke ile muhattap oluyorsun. Bu ülkede ne kadar sorun varsa o kadar sorunu sen de yaşıyorsun. Ben bu filmi yaparken inanılmaz bir savaş verdim. Filmi çekerken abartmıyorum, öldüm! Burnumdan kanlar akarak bitirdim. Çok zor bir savaş oldu bu film, iki yıl sürdü çekimler. Bunun çeşitli nedenleri vardı. Yola çıktığım insanlar pek sorumluluklarını yerine getiremediler. Bütün yük bende kaldı. Bu da savaşı çok şiddetlendirdi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder