17 Nisan 2009 Cuma

Akira Kurosawa: İmparator (TARAF Pazar, )



Derleyen: Berfin Varışlı
Onun setinde her şey mükemmel olmalıydı. Gerçeğine en yakın görüntüyü yakalayabilmek için en az üç kamera ve ülkenin en deneyimli deyim yerindeyse işinin piri kameramanları görev almalı, oyuncular yeteneklerinin son damlasına kadar kullanıp hep ‘en iyi’yi başarmalıydı. Neden mi? Çünkü İmparator böyle istiyordu. Yaptığı her işin hakkını vermek istiyordu ve amacına ulaşmak için de her yolu mubah sayıyordu; dişe diş kana kan…Zaten İmparator lakabı da mükemmeliyetçiliğinden ileri gelmiyor muydu?
Fırça darbeleriyle film yapan Akira Kurosawa…Doğup büyüdüğü Japonya’da hak ettiği yere bir türlü gelememiş, tüm dünyanın ayakta alkışladığı dahi yönetmen ve ressam. Japonlar kıymetini bilemedi ancak o bir gecede Japon sinemasını tüm dünyaya tanıtmayı bildi. 1951 yılıydı, Raşomon/Rashomon Hollywood başta olmak üzere Batı’nın sinema otoritelerinin dikkatini çekmeyi başardı. Aynı yıl Raşomon Venedik Film Festivali’nde Altın Ayı ödülüne layık görülecekti. Raşomon onun için bir dönüm noktasıydı. Artık sinema adına attığı her adım Batı’daki sinema otoriteleri tarafından dikkatle takip ediliyor, ve kimi zaman filmleri Batılı meslektaşlarına ilham kaynağı oluyordu. Kimi meslektaşları da filmlerinde barındırdığı Batı’ya ait öğeler, özellikler oyuncularından beklediği oyunculuk stili nedeniyle sert eleştirilere maruz kalıyordu. Ancak o bu eleştirilere kulak asmadan yoluna devam ediyor, ‘en iyisini’ ortaya çıkarma amacından taviz vermiyordu. Peş peşe gösterime giren Yedi Samuray/ Seven Samuray (1954), Yaşamak/Ikiru (1952) ve Koruyucu/Yojimbo (1961) filmleri ABD’li meslektaşları tarafından aslına sadık kalınarak yeniden yorumlanıyordu. 1960’da John Sturges Yedi Samuray’ı kendi yorumuyla tekrar yorumlamış ve Yedi Silahşörler/Magnificent Seven’i ortaya çıkarmıştı. 1964’te de Martin Ritt Raşomon’u kendi yorumuyla harmanlayıp Öfke/Outrage’ye hayat vermiş, Sergio Leone da Koruyucu’yu temel alarak Bir Avuç Dolar İçin/A Fistful of Dollars’i beyazperdeye taşımıştı. Koruyucu 1996’da da Walter Hill imzasıyla Son Adam/Last Man Standing olarak üçüncü kez karşımıza çıkacaktı.
O ise dünya klasiklerinden esinlendiğini gizlemiyor, göğsünü gere gere çocukluğundan beri aşığı olduğu Dostoyevski, Shakespeare ve Maxim Gorki’ nin yapıtlarına ilham kaynağı olduğunu her seferinde açıklıyordu. Örneğin Kanlı Taht/Throne of Blood (1957) Macbeth’i, Ran (1985) ise Kral Lear’ı temel alırken, 1960’da gösterime giren Kötüler İyi Uyur/ The Bad Sleep Well Hamlet’le paralellik gösteriyordu.
[
Marjinal sinema tekniğiyle hep farklıydı Kurosawa. Filmindeki sahneler onun için bir tablodan farksızdı. Tıpkı bir tabloyu seyreder gibi oyuncularını belli bir mesafeden izler, yönetir; kameraları da alışılmışın çok uzağına yerleştirirdi. Böylece oyuncuların gerçeğe daha yakın bir performans kaydedeceklerine inanırdı. Aklında yer eden sahnelerin eskizlerini çizmekten de geri durmazdı Kurosawa.
Sahneleri tek seferde çekmeyi tercih ederdi. Defalarca tekrarlanan sahnelerin gerçekliğini kaybettiğinden yakınırdı hep. Oyuncularının da bu konuda özenli olmasını beklerdi. Onun için film çekmek bir ibadetti ve o kostümünden ışığına kadar filmin her detayı üzerine kafa yorar, ter döker ve sonunda film bitip izleyiciyle buluşunca rahata ererdi. Bundan yıllar önce Japon filmleri üzerine sayısız kitap yazan Donald Richie ile yaptığı bir mülakatta, Richie’ye “Sanırım bütün filmlerimin ortak bir içeriği var. Bir film yapmadan önce oturup düşünüyorum; ‘neden insanlar beraberken daha mutlu olamıyorlar?’ diye...İşte bütün filmlerimin içeriği oluşturan soru bu...”
Filmin kusursuz olması konusunda ne kadar sertse, oynucularına karşı tavırları da bir o kadar yumuşaktı. Yıllardır asistanlığını yapan Shiro Miroya, Kurosawa’nın hayata gözlerini yumduğu yıl olan 1998’de New York Times’a büyük ustayla ilgili verdiği bir mülakatta, “Gerçekten çok ilginçti. ‘Yağmuru istediğim gibi yağdıramadınız’ diye bağıran adam oyuncularına gelince o kadar kibardı ki, inanılır gibi değil…” Hal böyle olunca oyuncuları da Kurosawa’ya gün geçtikçe daha büyük saygı duyuyor, sadakatleri gün geçtikçe artıyordu. Kuşkusuz Kurosawa’nın en sadık oyuncusu Toshiro Mifune’dü. 1948-1965 yılları arasında çektiği 17 filmde rol alan Mifune 1965’te gösterime giren Red Beard filminde Kurosawa’yı yalnız bırakmış ve ikilinin arasına kara kedi girmişti. O tarihten sonra Mifune bir daha Kurosawa işmzalı hiçbir filmde boy göstermemişti. Kurosawa da 1965’ten sonra deyim yerindeyse sinemaya küsmüş, önündeki 28 yıl boyunca sadece altı film yaparak hayranlarını bir bakıma hayal kırıklığına uğratmıştı. Yine de kariyerinin en iyi filmleri arasında gösterilen Ran (1985) ve Kagemusha (1980) bu yıllarda izleyiciyle buluşmuştu. Usta’nın son iki filmi Ağustosta Rapsodi/ Rhapsody in August (1990) ve Madadayo (1993) her ne kadar eski filmleri kadar ilgi görmese de Kurosawa’nın Hollywood yönetmenleri üzerindeki etkisi devam etmekteydi. Kurosawa 1998’de hayata gözlerini yumduğunda Amerikan film endüstrisi tarafından en çok taklit edilen yönetmen olarak tarihe geçti.
Kurosawa’dan yönetmenlikle ilgili kısa notlar
(Kurbağa Yağı Satıcısı kitabından)
Sinemaya özgü bir güzellik vardır. Bu güzellik ancak bir filmle ifade edilebilir ve iyi bir film çalışmasında bu güzelliği hissedersiniz.
......
Bir yönetmenin görevleri, oyuncuların yönlendirilmesi, kamera, seslendirme, dekor, müzik montaj ve dublaj aşamalarının tamamını kapsar. Sonunda bütün bu fonksiyonlar yönetmenin elinde toplanır.
.......
Ben provalara oyuncuların soyunma odalarında başlarım. Önce replikler, sonra yavaş yavaş hareketlere geçerim, fakat bu provaları başından itibaren kostümlü ve makyajlı yaparım. Daha sonra her şeyi sette tekrar ettiririm.
…….
Bir oyuncunun yapabileceği en kötü şey, biryerlerde kameranın olduğunu bilmesidir. Çoğu zaman oyuncu “Motor” sesini duyunca gerginleşir ve doğal hareket etme yeteneğini büyük ölçüde kaybeder. Oyuncunun bilinçaltındaki bu gerilim, dışarıdan bakınca hemen fark edilir. Onun için daima karşınızda oynayan insanla konuşun derim.
……..
Ben çoğu zaman bir sahnenin çekiminde birden fazla kamera kullanırım. Bu alışkanlığım Yedi Samuray filminin çekimi sırasında başlamıştı. Çünkü eşkiyaların bardaktan boşanırcasına bir yağmur altında köye saldırdıkları sırada, sahnede neler olacağını anlamak olası değildi. Geleneksel yöntemlere göre tek kamerayla çekmeye kalksaydım, aynı hareketin bir daha olup olamayacağını garanti edemezdim.
Bir film yönetmeye başladığım andan itibaren sadece müziği değil, aynı zamanda ses efektlerini de düşünmeye başlarım. Çekimlere başlamadan önce nerede nasıl bir müzik ya da ses efekti istediğimi planlarım.
……..
Bana sorarsanız, renkli fimlerdeki ışık, siyah beyaz filmlerdeki gibi olmalı. Renkler o kadar canlı olmasa da, gölgelerin ortaya çıkması ayrı bir güzellik verecektir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder