17 Nisan 2009 Cuma

Soul Sendikası eylemlerine devam ediyor


BERFİN VARIŞLI
Yıl 2002, Belçika’nın devlet televizyonu VRT’de muhabirlik yapan Dirk Vermeiren “aşığı olduğum şehir” dediği İstanbul’da Türkçe öğrenmek için bir dil okuluna kayıt yaptırırken, doldurduğu kayıt formlarının hayatını değiştireceğini, iki aylık bir dil okulunda Türkçe öğrenmek için geldiği İstanbul’da Afrikan-Amerikan müziğinin gelişimi için gerçekleştirdiği çalışmalarında bir anlamda yoldaşı olan Amerikalı Ansel Mullins’le tanışıp, Türklere soul müziği sevdirmek için çaba harcayacağını kuşkusuz düşünmemişti.
Programcılarının ücret almadan gerçekleştirdikleri yayınları dinleyenlerle buluşturan Açık Radyo’da 3 mayıstan beri cumartesi geceleri “Soul Sendikası” program yapan ikili, kısa sürede beklediklerinden daha büyük ilgi görmüş ve Türkçe yaptıkları yayınları Ankara’da Radyo ODTÜ ve İzmir’de 9 Eylül Üniversitesi’nin yayın yaptığı Radyo 9 Eylül’de yayınlanmaya başlamış. Bu ilginç ikilinin tek bir amacı var, Türkiye’de Afrikan-Amerikan müziğini sevdirmek.
Programın ismi “Soul Sendikası” olunca akla gelen ilk soru “Bu programda hani az da olsa siyasi bir şeyler işleniyor mu” oluyor ama Dirk’ün cevabı kesin ve net: “Hayır biz politikayla ilgilenmiyoruz. Aksine politikayı sıkıcı buluyoruz. Biz iyi müzik yapmak istiyoruz. Yapmak istediğimiz bir başka şey de Soul müziğini seven insanları bir araya getirmek. Sendika kelimesini bu nedenle seçtik.”
BELÇİKALI DİRK VE AMERİKALI ANSEL *
Belçika’nın ikinci büyük kenti olan Antwrep’te hayatını sürdürdüğü mahalledeki Türkler ve onların yaşayış tarzları, örf ve adetleri hatta yemekleri, Dirk’ün Türk kültürüyle ilgilenmesine neden olmuş. “1990’larda Belçika’da gittikçe güçlenen milliyetçilik akımı gün geçtikçe canımı sıkmaya başlamıştı. Göçmenlere ikinci sınıf muamele yapılıyordu ve bu göçmenler arasında Türkler de vardı” diyen Dirk, yabancılarla beraber yaşamanın kendisine çok şey kattığını belirtiyor. Hayatını kazandığı mesleği gazeteciliği kullanarak göçmenlerin sorunları üzerine gitmek isteyen Dirk Vermeiren, gazetesini ulaştırmak istediği komşularının çoğunun onlar için çıkardığı gazeteye rağbet etmediklerini fark etmiş. Biraz sorup soruşturduktan sonra da dünyanın dört bir yanından gelen komşularının Flemenkçe’ye hakim olmadıkları için gazetede yazanları anlamadıklarını öğrenmiş ve dolayısıyla da Dirk’ün kapı kapı dolaşarak bedava dağıttığı gazeteye rağbet etmemelerinin nedenini anlamış. Bu gazete asıl amacına ulaşamamış olsa da onu göçmen komşularına yakınlaştırmaya yetmiş.
Daha çok Türk komşularından etkilendiğini ifade eden Dirk bir gün bir komşusunun “Sen artık bizden oldun ama bir tek dilimizi öğrenmen lazım. Türkiye’de iki ayda Türkçe öğrenirsin” demesi üzerine atmamış uçağa ve İstanbul’un yolunu tutmuş. “Önce Türklere âşık oldum daha sonra da İstanbul’a” diyen Dirk, kısa sürede adapte olduğu İstanbul’a gün geçtikçe tutkuyla bağlanmış.
New Orleans’lı Ansel ise ailesi ve okulu arasında devam eden hayatının tek düzeliğinden sıkılıp, yaşamını tümden değiştirecek bir karar vermek istemiş. O sıralar Ortadoğu kültürüne merak saldığını anlatan Ansel, Türk kültürü ile ilgili kitaplar okuduğunu ve okudukça da İstanbul ve Türklere karşı merakının gittikçe arttığını belirtiyor ve bir gün turist olarak geldiği İstanbul’a arkadaşı Dirk gibi âşık olduğunu ve burada altı yılını geçirdiğini anlatıyor. Katıldıkları Türkçe derslerinin yanı sıra beraber vakit de geçiren Dirk ve Ansel, bir süre sonra ortak tutkularının sadece İstanbul olmadığını anlarlar. Soul müziğinin bir tür hayat felsefesi olduğunu anlatan ikili ilk başlarda birbirlerinden cd alışverişi yaptıklarını, sonra da büyüyen arşivlerini daha geniş kitlelere ulaştırmak istediklerini söylüyor.
“Ben eskide yaşayan bir adamım, eski plakları dinlemekten zevk alıyorum” diyen Dirk, birlikte radyo programı yapma fikrinin kendiliğinden oluştuğunu, Belçika’da da bir süre radyo programcılığı yaptığı için deneyiminin ona büyük kolaylık sağladığını anlatırken, radyoculuk konusunda hiç deneyimi olmayan Ansel’in doğuştan yetenekli bir insan olduğunu ve kısa sürede ‘işin inceliklerini kaptığını’ anlatıyor.
“YAYINDAN BİR KÂRIMIZ YOK” *
Zamanlarının büyük bir kısmını yayınladıkları programa ayıran Dirk ve Ansel, radyoculuktan para kazanamamaktan yakınmıyor aksine çalıştıkları radyonun bu kuralının onlar için tercih sebebi olduğunu anlatıyorlar. “Normalde bir radyo programcısının para kazanması ve yayınlarını devam ettirebilmesi için reklam bulması gerekiyor. Bu da çok stres verici bir şey. Biz para almadan bu işi yaptığımız için rahat ve huzurlu bir şekilde ve tabi zevkle işimize devam ediyoruz” diyor. İyi güzel de hayatlarını nasıl kazandıklarını sorduğumuzda ise Dirk, VRT’nin İstanbul temsilciliği görevinden her ay sabir bir geliri olduğunu, Ansel ise tadilat işleriyle ilgili bir şirkette çalıştığını ve ailesinin de ona destek olduğunu anlatıyor. Yaptıkları işin onlara manevi haz verdiği konusunda hemfikir olan Dirk ve Ansel, daha önce hiç bilmedikleri ancak tanıdıktan sonra da kopamadıkları bir ülkede hem de o ülke insanlarının konuştuğu dilde yayın yapmanın tarif edilemez bir duygu olduğunu ve hele ki hayatlarının bir parçası olan soul müzik sevgisini yaymak için gönüllü çalışmanın kendilerini mutlu ettiklerini belirtiyor. Radyo programlarının yanı sıra arkadaşlarının verdiği partilerde DJ’lik de yaptıklarını anlatan Ansel, Ankara ve İstanbul’da bir çok hayır işine de imza attıklarını belirtiyor. Son olarak toplum gönüllüsü bir arkadaşının girişimiyle İstanbul’da yaşayan ve hastalığı nedeniyle yardıma muhtaç olan bir Afrikalı mültecinin hastane masraflarını karşılamak için özel bir parti verdiklerini belirten Ansel, bu gibi organizasyonlarda bulunmaktan mutlu olduğunu ifade etti.
SÖZLERİN ÖNEMİ YOK ÖNEMLİ OLAN MELODİ *
Söz konusu müzik olunca sözler ikinci planda kalıyor. Müziğin evrenselliği de işte burada. “Örneğin tek kelimesini bile anlamadığım Çince bir şarkı da ilgimi çekebilir. Önemli olan melodinin kulağıma hoş gelmesi” diyen Dirk, müziğin bir duygu işi olduğunu, dinleyenleri başka âlemlere sürükleyen melodilerin bir sihri olduğundan bahsediyor. Soul müziğin daha çok aşk sözcükleriyle süslü bir müzik olduğunu hatırlatan Ansel, soul müziğin tıpkı pop müzik gibi ortalama insanların müziği olduğunu, toplumun “creme de la creme” tabakasının bu tür müzikle ilgilenmediğini hatırlatarak kimi zaman şarkılarda toplumsal konulardan tutun da siyasete kadar birçok konunun işlendiğini anlatıyor. “Soul müzik oldukça basit ve akılda kalan bir müzik türüdür, tıpkı pop müzik gibi. Soul’ gönül vermek için üst düzey bir müzik bilgisine sahip olmanız gerekmiyor. Belki de soul’u çekici yapan yanı da bu!”
“KLASİK MÜZİK SIKICI, HALK MÜZİĞİ İLGİNÇ” *
Dirk ve Ansel’in Türk müziği ile ilgili sorularımıza verdiği cevaplar da hayli ilginç…Klasik Türk müziğini sıkıcı bulan ikili tam bir Türk halk müziği tutkunu olduklarını anlattılar bize. Vakit bulduklarında Taksim’deki türkü barlara gidip, orada hoşça vakit geçirdiklerini anlatan Ansel, fasıl restoranlarında insanların hep bir ağızdan aynı şarkıyı söylemesinin oldukça ilginç ve müzik adına bir başarı olduğunu belirtiyor. Dirk de onu doğrularcasına “Örneğin Belçika’da böyle bir şeye rastlayamazsınız. Aslında dünyanın çoğu yerinde böyle bir şey yoktur. Bildiğim kadarıyla bir tek İrlanda publarında insanlar hep bir ağızdan şarkı söyleyerek eğleniyor. Bu müthiş bir şey. Bu geleneğinize bayılıyorum!” yorumunu yapıyor.

Gittikçe daha fazla insanın dikkatini çektikleri için mutlu olduklarını söyleyen Ansel, hayranlarıyla görüştüklerini, facebook’ta kurdukları ‘Soul Sendikası’ adlı grup sayesinde onlarla iletişim halinde olduklarını ve sevenlerinden gelen eleştirileri değerlendirdiklerini belirtiyor.

Programlarını daha çok gençlerin dinlediğini anlatan Ansel yakın zamanda Eskişehir’li dinleyenleriyle buluşacaklarını müjdeliyor. Gençlerin programlarına artan ilgisinin heyecan verici olduğunu belirten Dirk ise, toplumun farklı kesimlerinden gençlere hitap etmekten büyük mutluluk duyduklarını belirtiyor. Bu arada ikilinin Belçika’daki ailesi ve sevenleri de programları internetten takip ediyor.


En büyük hayallerinin Türkiye’deki soul’a ilgi duyanların sayısını artırmak olduğunu anlatan Dirk ve Ansel, kaçıranlar için http://www.soulsendikasi.com/ adlı internet sitelerinde programa başladıkları günden bugüne kadar gerçekleştirdikleri programların kayıtlarını meraklılarına sunuyor.

Daha önce Belçika’da birçok radyoda müzik programı yaptığını belirten Dirk Vermeiren, o programlarında da soul ağırlıklı müziklere yer verdiğini anlatıyor.Ahmet Ertegün ve Arif Mardin’in Türkiye’nin yetiştirdiği büyük müzisyenler olduğunu belirten Vermeiren’in Ahmet ertegün’le ilgili bir anısı da var. “Müzik devrimcisi” olarak nitelendirdiği duayen Ahmet Ertegün’e her zaman saygı duyduğunu ifade eden Vermeiren, lise yıllarında henüz 18 yaşındayken Belçika Devlet Radyosu VRT’de stajyer olarak görev aldığı programının büyük bölümünü Ahmet Ertegün’ün yapımcılığını üstlendiği Ray Charles’ın 1950’lerde müzik dünyasını kasıp kavuran Pure Genius: The Complete Atlantic Recordings’tan seçtiğini anlattı. Hep eski dönem müziğine ilgi duyduğunu anlatan Vermeiren, 2006 yazında hayranı olduğu Ahmet Ertegün’le tanıştığını ifade ediyor. “Ahmet Ertegün’le tanışmak, o ve ailesiyle bir akşam yemeği yemek çok keyifliydi. O akşam Ahmet Bey’i gördüğüm son akşam oldu çünkü Ahmet Bey o gecenin sabahı Amerika’ya gitti ve maalesef orada yaşamını yitirdi” diyen Vermeiren, Ertegün’le tanışmanın onun için unutulmaz bir deneyim olduğunu ve Ertegün’ün çalışma arkadaşı Ansel Mullins’le yaptığı programları dinlemesini çok istediğini ancak bunun mümkün olmadığını anlatıyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder