17 Nisan 2009 Cuma

Cristine Rodero Söyleşisi (TARAF Pazar)


Bir Magnum Sanatçısı


Milli Reasürans Sanat Galerisi Cervantes Enstitüsü’nün işbirliğiyle “Kuşaklararası Geçiş” adında bir fotoğraf sergisi düzenledi. 4-27 Şubat tarihleri arasında açık olacak sergide, dünyanın dört bir yanından fotoğrafçıların eserleri meraklılarıyla buluşuyor. Sergiye katılan sanatçılardan Magnum fotoğrafçısı Cristina Garcia Rodero ile konuştuk

Öncelikle Türkiye’ye hoş geldiniz…Bu ilk gelişiniz mi?
Hayır, Türkiye’ye ilk ziyaretimi 1972 yılında gerçekleştirdim. Bu ikinci gelişim.
Yine İstanbul’a mı gelmiştiniz?
Evet, Complutense Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi mezunları olarak İstanbul’a bir gezi düzenlemiştik. Bu vesileyle güzel ülkenizi görme şansım olmuştu.
Peki, o ziyaretinizde hiç fotoğraf çektiniz mi?
O zamanlar oldukça amatördüm birkaç tane de olsa fotoğrafım var tabii. Ahşap evlerle dolu bir mahalleyi gezdiğimi hatırlıyorum. İspanya’dan çok farklı bir yerdi bu nedenle çok etkilenmiştim. O daracık sokakla ilgili ilginç bir anım var. Bir kadın evinin camından sarkmış aşağı bakıyordu. Çok çok güzel bir kadındı. Onun fotoğrafını çekmek istediğimde geri kaçıyordu. Onun haricindeki mahallenin diğer hanımları ise saçlarını tarayıp, fotoğraflarını çekmem için birbirleriyle yarışıyordu. Ancak benim isteğim o kadının fotoğrafını çekmekti. Sonunda kadını ikna ettim ve fotoğrafını çektim. Çok neşeli bir andı.
Siz dünyanın en önemli fotoğraf ajanslarından Magnum’a üye olan bir fotoğrafçısınız. Bildiğim kadarıyla oldukça zor aşamalardan geçtikten sonra bu kuruma başvurular kabul ediliyor ve hali hazırda Magnum üyesi bir Türk fotoğrafçı yok. Örneğin Magnum serüveniniz nasıl başladı?
Benim için Magnum üyesi olmak bilgelerle çevrili olmak anlamına geliyor. Aynı zamanda biliyorum ki ben ölünce, 50 yıl sonra dahi çalışmalarım kaybolmayacak, yaşayacak ve güvendiğim insanların ellerinde sergilenecek. Bir fotoğrafçı arkadaşımın teşvikiyle Magnum’a başvurdum. Kendimi bir basın fotoğrafçısı olarak görmediğim için ilk başlarda çok da ümitli değildim. İlk elemeleri geçtim. 2007 yılında adaylığım kabul edildi. Önümüzdeki mayıs ayında da son aşamayı vereceğim. Magnum’dan biraz bahsedecek olursak çünkü insanlar Magnum’u pek fazla tanımıyor. Magnum dünyanın dört bir yanından üyeleri olan bir fotoğraf ajansı. İki senede bir Magnum üyeleri ve adayları bir araya gelerek toplantılar düzenliyoruz. Bu toplantılarda daha çok fotoğrafçılıkla ilgili konuşuyoruz, öne çıkan yeni teknikleri ve metotları tartışıp bilgi paylaşımı yapıyoruz. Bu yılki toplantı Londra’da yapıldı. Bundan sonraki toplantı da ABD’de yapılacak.
Haiti’den Endonezya’ya, Macaristan’dan Meksika’ya dünyanın dört bir yanını gezmiş bir fotoğrafçısınız. Bundan sonraki durak neresi olacak?
Bu soruya şimdilik net bir cevap veremiyorum. Unu da söyleyeyim, daha gitmediğim bir çok ülke var. Örneğin İran bunların başında geliyor. Asya ve Afrika da görmek istediğim ülkelerdir. Ancak şu da bir gerçek ki yaşlanıyorum ve elimi çabuk tutmam lazım. Çok fazla vaktim kalmadı malesef. Şmdi patlama noktasındayım. Bu yüden değneğe düşmeden çekebildiğim kadar çok fotoğraf çekmek ve gezebildiğim kadar yer gezmek istiyorum.
Tam tersine oldukça enerjik ve genç görünüyorsunuz...
Teşekkür ederim. O zaman şöyle diyelim, bedenen yaşlıyım evet ancak ruhen çok gencim.
Fotoğraf çekerken olmazsa olmazlarınız var mı?
Bir kere fotoğrafını çektiğim kişiye ya da nesleye yakın olmalıyım. Onun sesini, nefesini ve kokusunu duymalıyım. Benim bir sözüm var, eğer kötü bir fotoğraf çektiysen bunun nedeni objene yeterince yaklaşmamış olmandır. Bu gerçekliği yakalamak için şarttır.
Gerçekliği yakalamak adına hiç tehlike yaşadınız mı?
Bunu en son yaptığım çalışmada yaşadım. Endonezya’da bir doğa tanrıçası için yapılan bir ritüel vardır. Bu ritüelde insanlar kendi etraflarında hızla dönerek transa giriyorlar. Daha gerçekçi fotoğraf çekebilmek ve o anı yaşamak için dönen insanlara çok yaklaştım ve trans halinde delice dönen insanların tekmeleri vücuduma isabet etti.
1974’ten bu yana dünyayı geziyorsunuz. Eminim zihninizde o gezilerden kalan binlerce anı vardır. Bunlardan birini bizimle paylaşır mısınız?
Tabii, hâlâ dün gibi hatırladığım binlerce an var aklımda. Genellikle insanların yaşadıkları acı ve üzüntüleri hatırlarım hep. Tabi bunun yanı sıra, insanların mutluluk anları da hep aklımda kalır. Mesela, Hindistan’daki Holi Şenliği bunlardan biri. Hindistanlılar Holi şenlikleriyle baharın gelişini kutlarlar. Milyonlarca insandan bahsediyorum. O şenlikte doğayı ve aşkı çok derinden hissedebiliyorsunuz. Şenlikte bir renk cümbüşü yaşanıyor adeta. Sarının, morun, yeşilin fuşyanın her tonu bir duygusal patlama gibi gözler önüne seriliyor. Yaşam patlaması gibi bir duyguya kapılıyorsunuz o şenliklerde. Kadınların erkeklerin gömleklerini yırttığı, dansların edildiği, insanların birbirinin üstüne kovalarca su boşalttığı anlar bu anlar. Bu festival kadın ve erkeğin temas edebileceği, buna uygun bir festival de aynı zamanda. Holi Şenliklerini bu nedenle hiç unutamam.
Hindistan’ın yanı sıra, Kosova’yı da hiç unutamıyorum. İnsanların acıları, oluşturulan adeta yaratılan nefret çok etkiliyor insanı.
Sizin bir de kitabınız var. Adı Saklı İspanya. Bu kitapta o tarihe kadar ürettiğiniz eserlerinizi sanatseverlerle buluşturdunuz…
Bu eser beni muhabir ve fotoğrafçı olarak tanımlayan bir eserdir. Resim eğitimimi yeni tamamladığım 1972 yılında bu çalışmaya başladım. Amacım İspanya’nın bilinmeyenlerini ortaya çıkarmaktı. Ancak farklı etnik ve dinî toplulukların festivallerine katıldıktan sonra sadece bu festivalleri konu almanın daha iyi bir fikir olduğuna karar verdim. İspanyada her yıl yüzlerce festival yapılıyor.
Yüzlerce festival mi?
Evet, her şehirde yılda dört festival yapıldığını düşünürsek çok da abartmış sayılmam. Ancak, bu festivaller malesef ne yurt dışında ne de yurt içinde tanınıyor. Bunun nedenini anlamıyorum. Benim fotoğraf çekmeye başladığım dönemde, 1970’lerin başlarını kastediyorum, hükümet İspanya’ya farklı bir imaj vermek istemişti ve turist çekecek festivaller desteklenmeye başlandı.
Sen Fermin festivali gibi festivaller mi mesela?
Aynen öyle. Oysa ki Sen Fermin’in yanı sıra bizim yüzlerce festivalimiz var ve bu festivaller 500 yıllık bir geleneğe dayanıyor. Ancak hükümet bunları öne çıkarmak istemedi.
Neden? Biraz daha açar mısınız?
O yıllardaki devlet geleneğine aykırıydı bu törenler. Hükümet daha yumuşak ve tekil bir İspanya istiyorudu. En azından dışa böyle görünmeyi tercih ediyorlardı. Bu farklılıklar bir anlamda göz ardı edildi.
1975 yılında ölen diktatör Franco’nun izleri diyebilir miyiz bu duruma?
Evet aynen öyle!
O dönemlerde bir anlamda özgürlüğünüz kısıtlandı ozaman...
Benim yaptığımı yapmak için deli olmak lazım! İki vidası eksik bir fotoğrafçıyım ben! Şaka bir yana akıntıya karşı kürek çekmeyi seviyorum ve bunu da yaptım. Benimülkem zor zamanlardan geçti. Diktatörlüğün sanata getirdiği felaketlerden birincisi; İspanya dış dünya ile ilişkisini kesti. Bu ekonomimize büyük sekte vurdu. Savaş döneminden yeni çıkmıştık. Yeniden yapılanmak için paraya ihtiyaç vardı ancak bize yardım edecek kimse yoktu. Bunun dışında ülke çapında birçok aydın rejimin baskılarına dayanamayıp ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.
Peki, hiç sansürlendiğiniz oldu mu?
Bir keresinde kendi sanürümü kendim yaptım.
Nasıl yani?
Çok modern bir dergide bazı fotoğraflarım yayınlanmak istenmedi ve geri çevrildi. Dergini adını vermekte birsakına yok; adı Nueva Lente idi ve 1970’lerde çıkan bir dergiydi... Geri çevirilme gerekçesi olarak bana fotoğraflarınızda çıplaklığı “aşırı bir biçimde” kullanmışsınız denildi. Ben de çok sinirlendim. Eve geldim. Fotoğraflarım üzeride bir gece boyunca çalışarak kendi sansürümü kendim yaptım.Hani o bilinen basit siyah şeritlerden bahsediyorum. Ancak sansürlü fotoğrafları dergiye göndermek yerine arşivime koydum. Tabii ki bir daha da o dergiyle çalışmadım!
Türk fotoğraf sanatçıları hakkında bilginiz var mı?
Ara Güler’i tanıyorum. Kişisel olarak da tanışmışlığım var. İnanılmaz işler yapıyor. Onun dışında ne yazık ki çok fazla bir fikrim yok. Keşke Cervantes Enstitüsü’nün katkılarıyla gerçekleştirilen bu sergi gibi, İstanbul’a bir tur düzenlense ve böylece türk fotoğrafı da bu ayede tanınmış olsa. Türkiye’ye her yıl yüzbinlerced turiat geliyor ancak yurt dışında Türk fotoğrafıyla ilgili kimse pek fazla bir şey bilmiyor. Kültürünüzü daha çok tanıtmanız lazım. İspanyolca’da bir deyim var; Dağ Muhammed’e gitmiyorsa Muhammed dağa gelir. Aslına bakarsanız önünüzde çok büyük bir fırsat var. İstanbul Avrupa Kültür başkenti seçildi ve gelecek sene bu fırsatı çok iyi değerlendirmelisiniz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder