17 Nisan 2009 Cuma

Montmarte'ın anartistleri: Bohemler (TARAF Pazar)



BERFİN VARIŞLI
“Sanat ne kadar soylu, büyük, basit ve güzelse sanatçı o kadar küçük, küçümsenen, reddedilendir ” diye başlıyor Dan Franck’ın son romanı Bohemler. Paris’i anlatıyor kitap, daha doğrusu MontMarte’ı ve tabi MontMarte’ın değişmez sakinleri bohemlerini… Paris’in içinde olmasına rağmen Paris’ten ayrıdır MontMarte, tıpkı yavrusunu kucaklayan bir ana gibi yukarıdan, en tepeden kucaklar Paris’i. Bembeyaz zarif kilisesi Sacre-Couer ile bir bütündür MontMarte, kilise tarafından kutsanmışçasına tepeden ve biraz da kibirli bakar dünyaya…
Dan Franck bohemleri MontMarte tepesinin anartistleri olarak tasvir ediyor. Anarşist ve artist kelimelerinin birleşimi olan bu kelime belki de bohemleri en iyi ifade eden kelimedir zira bohemler toplum düzenine zıt yaşarlar. Hepimizin başını ağrıtan gündelik işlerle uğraşmazlar. İşte bu yüzden çoğu zaman toplumdan dışlanırlar.
Marjinaldirler, toplumdan soyut yaşarlar ama yapıtlarıyla topluma ışık tutarlar. Eserleri en şaşaalı, milyon dolarların zikredildiği açık artırmalarda alıcı bulsa da, ya da kristal bardak, gümüş çatal bıçaklarla servis yapılan pahalı avizelerle süslü salonlarda tartışılsa da onlar böyle bir yaşamdan uzaktırlar. Kimi zaman derme çatma bir kulübede, kimi zaman Seine nehrinin kıyısında kimi zaman da bir barda sabahlarlar. Toplum bir yandan onları dışlarken bir yandan da yapıtlarını alkışlar. Onlar ise bütün bu ikiyüzlülükten uzak kendi bildikleri gibi yaşamaya devam ederler. Tevazu olmazsa olmazlarıdır.
Onlar şairdir, ressamdır, yazardır. Kimseye bir şeyleri beğendirmek değildir amaçları. Onlar sanat üretir, Franck’ın dediği gibi “sanatçı her şeyden önce sanat yapıtı üreten” değil midir? Picasso’nun mavi iş tulumlarından, Modigliani’nin başı boş yaşamından ya da Breton ve Aragon’un ortada bir neden yokken çıkardıkları bitmek tükenmek bilmeyen kavgalarından kime ne?
MONTMARTE, MONTPARNASSE VE SAVAŞ
Dan Franck’ın Bohemler’i “Monmarte’ın Makisi” adlı bölümle başlıyor. Bu bölümle Franck önce Montmarte’ı tanıtıyor okuyucuya. Montmarte ve Montparnesse tepeciklerinin birbirlerine nasıl nazire yaparcasına karşılıklı süzüldüklerinden bahsediyor. Sonra söz Seine ırmağına geliyor, “Modern sanatın bütün tarihinin Seine ırmağına akışı”nı tasvir ediyor. Küçücük bir köy olan Montmarte’ın sanata kattıklarını anlatıyor, katacakları hakkında da ipucu veriyor. Daha sonra Montparnasse giriyor tabloya. “Orada ressamdan çok edebiyatçı yaşardı” diyor Franck ve başlıyor anlatmaya. Seine’in öbür kıyısında kalan Montparnasse’ın 20. yüzyılın başlarında ahırların, ineklerin, keçilerin krallığı olduğunu, daha sonra peşi sıra açılan sanat akademilerinin Montparnasse’ın havasını bir anda değiştirdiğinden söz ediyor. Daha sonra konu bir anda Gustave Eiffel imzasını taşıyan La Ruche’e geliyor Çiçekler Yolu, Aşk Yolu ve Üç Silahşörler Yolu’nu da peşine takarak.
Franck’ın rehberliğinde Montmarte ve Montparnasse’ta yaptığınız huzurlu gezinti, Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle sekteye uğruyor; 28 temmuzda Avusturya-Macaristan Sırbistan’a savaş açtıktan sonra tüm dünyayı kasıp kavuran savaş sonrasında 1 ağustos günü Fransa’da seferberlik ilan edilmiş ve bu bozulan bu politik atmosfer herkesi olduğu kadar bohemleri de derinlemesine etkilemişti. Eskiden insanın içini ısıtan müzik nağmeleri yükselen cafeler ve barlardan artık savaş çığlıkları yükselir olmuş, gelecekte kazanılacak olan zafer şimdiden kutlanılmaya başlanmıştı. Dönem Alman karşıtlığı dönemiydi. Sokaklarda “Berlin’e!” naraları yankılanıyordu ve bu durum Montmarte’ın bohem ruhuna hiç uymuyordu. Savaş montmarte anartistlerinin yapıtlarına da yansımıştı. Apollinaire Öldüren Şair’de Picasso’nun ağır toplar gizlediğini yazıyordu, ve bu ağır toplar Picasso’nun eline hiç yakışmıyordu…
MONTMARTE’TA BİR GEZİNTİ
Kitabı okurken sabahın erken saatlerinden itibaren Montmarte’ın hemen hemen her köşesinde kurulu tezgâhlarda, dumanı üstünde sıcacık leziz krepler geliyor akıllara. Ya da gün batmadan başlanan enfes Fransız şarapları eşliğinde yapılan sohbetler…İşte Dan Franck da Bohemler kitabında Montmarte’ın büyülü atmosferini, Montmarte’ın ev sahiplerini anlatarak okuyucularının gözler önüne seriyor. Kimine göre bir sefalet kimine göre kendilerine has bir lüks içinde yaşayan bohemlerin hayatlarını en ince ayrıntısına kadar anlatıyor bize Franck. Kimler yok ki kitapta? Picasso’dan Matisse’ye; Apollinaire’den Max Jacob’a, Tristan Tzara’dan Kiki’ye, Braque’tan Breton’a, Diego Rivera’dan Utrillo’ya, Modigliani’den Man Ray’e, sanata yön vermiş nice bohemin aşkları, dostlukları kimi zaman da kıskançlıkları kısacası hayatlarından kesitlerle bezeli bir kitap Dan Franck’ın Bohemler’i. Öyleyse Paris’i Paris yapan her şey bu kitapta dersek sanırız mübalağa yapmış olmayız.
İsmail Yerguz’un dolaysız anlatımıyla Türkçe’ye çevrilen kitap Sel Yayıncılık tarafından Türkiye’deki okurlara ulaştırıldı. Tanıtım yazısında da değinildiği gibi Bohemler, modern sanatın doğum sürecini merak edenlerin ve bu süreci edebiyat tadında okumak isteyenlerin başucu kitabı olmaya aday bir kitap.

1 yorum:

  1. Ya Berfin tekrar mrb sana ya bütün yaılarını okuyorum bu kadar yakın akrabayken neden tanışmadık hiç anlayamıyorum ne kadar çok geliştirmişsin kendini öyle.Çok sevindim sana.Yengemle dayımın ellerinden öpüyorum.En içten dileklerimle sana saygılar sunuyorum.Hoşçakal..

    YanıtlaSil